• BIST 108.615
  • Altın 145,126
  • Dolar 3,4955
  • Euro 4,1321
  • Adana : 28 °C
  • İzmir : 29 °C
  • Ankara : 24 °C

AK Parti ve Adana Siyaseti 3

18.10.2013 18:23
AK Parti ve Adana Siyaseti 3
Yıkılıp dur bu cihân sanma ki bizde düzeledevlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele işimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele

Yıkılıp dur bu cihân sanma ki bizde düzele
devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele 
şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele 
işimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele

                                            (Üçüncü Mustafa)

 Mithat Cemal’in ‘Üç İstanbul’ romanının kahramanı Adnan’ın çalışma ofisi İttihatçıların politik kulis mekânıdır.  İktidar İstanbul payitahtından Ankara meclisine dönünce, Adnan evinde Ankara’dan bir türlü gelmeyen çağrıyı bekleyip durur; iç içini yer. Artık politik esnaf için yeni umut, yeni ikbal kaynağı Ankara’dır. Gelin görün ki Ankara’dan ittihatçılara bu çağrı bir türlü gelmez. Bekleşip dururlar… Lobiler, Paşa Hazretlerine yakın isimlerle kafa kol ilişkileri gırla gider. Devir değişir, siyasetin servet birikimiyle ilişkisi değişmez.  

 Yakup Kadri’nin Ankara ve Panorama eserlerindeki dünyasında Ankara bir Paris bir Londra gibi olacaktır. Yeni rejim Hoca Tahsin’in yıllar önce yazdığı;

“Paris’e git hey efendi akl-ü fikrin var ise/ Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e”

 Dizeleri ile Fransızı kıskanır. Karşı atak hayallerde Ankara Paris olması gereken şehirdir. Bu hayaller ütopik olmadan öteye geçmez. Yakup Kadri’nin Ankara ve Panorama eserlerinde anlattıklarına göre bunun sebebi, 1930’lu yılların başında Ankara’yı kasıp kavuran ve siyasetten beslenen arsa spekülatörleridir. Ankara bu yüzden bir “Avrupa şehri” gibi olmaz, köşe dönmecilere, arsa spekülatörlerine, rüşvet alan bürokratlara kurban edilir. “Yaban” romanında Yakup Kadri hor gördüğü Anadolu’nun tepelerini birer ura benzetir. Ama asıl urların coğrafyada değil, insanda olduğunu çok geçmeden tecrübe eder.

Niyazi Berkes’in ‘Unutulan Yıllar’da anlattığına göre Ankara idealisttir. Değişim dönüşüm politikaları esastır. Bu yüzden Ankara bir millet yaratmak, ideallere uymayanları da yok etmek ister. Yönetmek mümkün olmadığındaysa baskı altına alır.  Müştemilatı tas tamam olan, gıcır gıcır Ankara Halkevi açılmıştır. Bir gün yanlışlıkla halktan, kılıksız biri halkevine girer. Bunu gören halkevi müdürü ortalığı velveleye verir. Halkevi çalışanlarına öncelikle adamı derhal dışarı atmalarını söyler. Bir daha avamı, kılığı kıyafeti düzgün olmayanları halkevine almamalarını tembihler. Yeni rejimde kılık kıyafet son derece önemlidir. Kimlik göstergesidir. Kimlik Ankara’nın en temel kriteridir. Toplumun büyük kesimi kimliğinden ötürü dışlanırken, uygun olanların önde gidenleri kültürel, sosyal ve ekonomik sermayeyi paylaşmaya davet edilir. Bu yüzden Cumhuriyet döneminde siyaset Türkiye’de yaşayanlar için varoluşsal bir hal alır. Kimliğine sahip çıkma ve özgürleşme arzusu, kültürel, ekonomik ve siyasal sermaye edinme çabasıyla iç içe geçer.

Ayşe Buğra’nın Türkiye’de zenginliğin daha çok devlet eliyle nasıl oluşturulduğunun hikâyesini uzun uzadıya anlattıklarını ise köşeye almam mümkün görünmüyor.  Kısaca Ayşe Buğra’ya göre: Türkiye’nin önde gelen zenginleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devletin sunduğu ucuz kredi ve sanayi girdisi imkânları, devlet ihaleleri ve korumacı politikalar ile servetlerini kazanmışlardır. Devlet eliyle zenginleşenlerin boynu, zenginliği bahşeden devlet karşısında bu yüzden kıldan ince olmuştur hep. Türkiye’de burjuvazi bundan sebep etliye sütlüye de pek karışmamış, bazı liberallerin ve solcuların kendilerinden bekledikleri sınıfsal rollerini oynayamamıştır. Çıkarlarını meslek örgütleri aracılığıyla savunmak yerine, hükümet yetkilileriyle teke tek ve yüz yüze ilişkiler temelinde iş görmeyi seçmişlerdir.

Bazı araştırmalarda ise Türkiye’de üretimin daha çok “kobiler” aracılığıyla gerçekleştirildiği, “Anadolu Kaplanlarının” kendi sermayelerine ve emeklerine dayanarak zenginlik ürettiği belirtilmiştir. Bu söylem çevreden gelen aktörlerce de devlet eliyle zenginleşenlere dönük bir eleştiri olarak ve ürettikleri siyasetin meşrulaştırılması için bir araç olarak kullanılmıştır. Fakat Türkiye’de siyasetin bu yapısal özelliği kısa zamanda yeni siyasal aktörlerin dejenerasyonunu da beraberinde getirmiştir.  Bu yapısal bozukluğun “kobilerin” iddia edilen üretim potansiyellerini yok etmesi ve onları da ifsat etmesi muhtemeldir. Benzer bir durum kültürel sermayenin dağıtımında da kendini göstermektedir. Üniversiteler, basın, kültürel kurumlar ve üst düzey bürokratik konumlar Liyakatsiz Politika eliyle dizayn edilmekte, liyakatin yerini çarçabuk nepotizm almaktadır. Bu durum, Weber’in deyişiyle ‘politikayla yaşayanların’ sayısının artmasının, dolayısıyla siyasete ilginin en büyük sebeplerinden biridir. Tarihi perspektif hali hazırdaki Adana siyasal durum için oldukça öğretici ipuçlarını veriyor.

Weber’in tanımıyla siyaset ‘devletler ya da devlet içindeki gruplar arasında gücü paylaşmaya ya da gücün dağılımını etkilemeye çalışmak’ demektir. Bu açıdan bakıldığında anlatmaya çalıştıklarım ilk anda siyasetin tanımına uygun görünmektedir. Bürokratik pozisyonların birer arpalık olarak düşünülmesi Avrupa’da da birçok ülke için de söz konusu olmuştur. Lakin Weber bu sürecin meşru kabul edilebilmesinin modern dönemde ancak yasalara uygunlukla mümkün olabileceğini belirtir. Zaten ona göre rasyonaliteye dayalı modernitenin dayatmaları bunu kaçınılmaz kılmaktadır. Bu yüzden siyasal görevler ve yönetsel görevler ayrımı ortaya çıkmış, uzmanlaşma ve liyakat modern dönemde ön plana geçmiştir. Aksi takdirde yozlaşma ve israf toplumu kemirecektir.

Ne var ki, Türkiye’de yasalar ve kurumlar çoğunlukla kültürel, ekonomik ve sosyal sermayenin belli kesimlerin elinde toplanmasına yönelik dizayn edilmiştir. Bu yüzden aktörler değişse de siyasetin işlevi ve insanların eylemleri pek değişmemektedir. Sonuç olarak zenginlik, siyasal konumlar ve kültürel sermaye uzun bir süredir siyaset eliyle dağıtılmaktadır. Siyasetten bağımsız davranabilen bir entelektüel kesimin oluşamaması da bununla ilişkilidir.  Bu minvalde köşeleri tutmuş medya maydanozlarının aday adaylarına iltifatlarını zekâ güçlerinin organik durumuyla izaha muhtaç kalır.  Sivil toplum teorisyeni olarak kabul edilen, İtalyan Gramsci’nin gözünde aydınları ‘organik’ olmaya mecbur bırakmakta veya ‘aydın’ sıfatını kazanmayı organikleşerek almaktadır. Kamu yönetiminde “administrative evil” denilen yapısal bozukluk budur. Kavram, örgütlenme biçimi bozuk olduğunda, örgüt içindeki insanın bozulmasının da kaçınılmaz olduğuna işaret eder. Yani “Administrative evil”in mümeyyiz vasfı kötü olanı doğallaştırması, yaygınlaştırması ve toplumsallaştırmasıdır.(devam edeceğiz)

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
taner
19 Ekim 2013 Cumartesi 14:12
14:12
harika bir yazı
Diğer Haberler
  • Devlet Bahçeli ifadeye çağrıldı13 Temmuz 2016 Çarşamba 11:03
  • Mustafa Sarıgül hastaneye kaldırıldı06 Temmuz 2016 Çarşamba 12:19
  • Uyuşturucu operasyonu HDP'yi rahatsız etti02 Temmuz 2016 Cumartesi 21:19
  • 'Türkiye nereye gidiyor' tedirginliği!28 Haziran 2016 Salı 14:00
  • Başbakan'dan Rusya açıklaması: Gerekirse tazminat vereceğiz28 Haziran 2016 Salı 09:59
  • Başbakan Binali Yıldırım'dan İsrail açıklaması27 Haziran 2016 Pazartesi 15:57
  • 5 soruda MHP'deki kurultay krizi26 Haziran 2016 Pazar 12:33
  • Adana'dan Bahçeli'ye açık destek23 Haziran 2016 Perşembe 16:16
  • Sözlü'ye iade-i ziyaret23 Haziran 2016 Perşembe 16:02
  • Yılmaz: Paralel üçgen tanımam!23 Haziran 2016 Perşembe 11:50
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Adana Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Yazılımı: CM Bilişim