• BIST 109.068
  • Altın 144,631
  • Dolar 3,4965
  • Euro 4,1104
  • Adana : 33 °C
  • İzmir : 30 °C
  • Ankara : 28 °C

Bakan Çeliğin Değerlendirmesi!

01.10.2013 16:15
Bakan Çeliğin Değerlendirmesi!
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kanal 24 televizyonunda yayınlanan ‘Moderatör Gece’ programının konuğu oldu.
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kanal 24 televizyonunda yayınlanan ‘Moderatör Gece’ programının konuğu oldu.
 
Ankara temsilcisi Yaşar Taşkın Koç’un sorularını yanıtlayan Bakan Çelik, demokratikleşme paketi ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.
 
Demokratikleşme paketinin toplumsal mühendisliği Türkiye’nin gündeminden ebediyen kaldırdığını söyleyen Bakan Çelik, anadilde propagandadan başörtüsüne, seçim barajından andımıza kadar paketin merak edilen birçok başlığını detaylarıyla anlattı. 
 
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ KİMLİK SİYASETİNDEN UZAK GENEL BİR TÜRKİYE STRATEJİSİDİR
 
Demokratikleşme bir süreçtir. Ak Parti ise kendi var oluşunu demokratikleşmeyle özdeşleştirmiş bir partidir. Yani Ak Parti’nin siyasi parti olarak varlığı, demokratikleşmenin devamıyla paralellik arz ediyor. İktidara geliş sürecinde ve iktidarda kaldığı müddet boyunca oyunu artırmasının, sayısal ve siyasi meşruiyetini artırmasının esası budur.
 
Bir partinin iktidara gelmesi için iktidara alternatif bir kültürel hegemonya kurması gerektiği, iktidara geldikten sonra da bu kültürel meşruiyeti ve kültürel derinliği artırması gerektiği söylenir.
 
Ak Parti’de siyasal bir kültür oluşturuyor.
 
O da şudur: “Bütün toplum için demokrasi stratejisi”
 
Bir paket açıklandığında burada şu da olmalıydı, bu da olmalıydı, öteki de olmalıydı, beriki de olmalıydı denilir hep. Ak Parti herhangi bir etnik grubun bütün içindeki en makul kesiminden, en radikal kesime kadar bütün bir talep silsilesini tatbik etmek üzere bir paket çıkarmıyor. Ya da herhangi bir dini grup veya bir sosyal grup için çıkarmıyor.
 
El-Cezire’den, CNN’e, BBC’ye, Rus televizyonunu Fransız 24’e kadar birçok yeri dinledim. Bazısı başörtüsü meselesini öne çıkarıyor, bazısı Roman meselesini, bazısı da Kürt meselesini öne çıkarıyor.
 
Bizim bakış açımız bu değil. Biz kimlik siyaseti yapanlara saygı duyarız ama biz kimlik siyaseti yapmıyoruz.
 
Bizim açımızdan demokratikleşme genel bir Türkiye stratejisidir. Türkiye’deki belli bir etnik grubun taleplerini karşılama stratejisi değildir; belli bir dini grubun taleplerini karşılama stratejisi değildir; genel bir Türkiye stratejisidir.
 
Burada da temel kod, temel şifre şudur: Toplumsal taleplerin siyasi temsile dönüşmesi.
 
Bakın bundan bir, iki ay evvel aşılamaz gözüken mesele ana dilde eğitimdi. Şimdi bugün itibariyle özel okullarda bu mümkün oldu.
 
Bazı gazeteci arkadaşlar Başbakanımızın açıklamasından hemen sonra ayaküstü sohbet ederken şu niye yok, bu niye yok, diye söyleniyordu. Bunların niye yok olduğunu sorabilmemiz bile bu demokratikleşme zemini sayesinde mümkün olmuştur.
 
Geçmişte bunların yokluğunu bile soramayacak durumdaydık. Çünkü demokrasi yoktu. Adı üstünde Demosun Kratosu. Demos dediğimiz şey farklı toplumsal kesimlerin dışlanmış talepleri. Ve bunlar peyderpey koşulların oluşmasıyla, mutabakatın oluşmasıysa, rızanın oluşmasıyla, şartların olgunlaşmasıyla demokratik sistemin ve siyasal sistemin meşruiyeti içerisinde yerine getiriliyor.
 
Ama bu paketin bir özelliği var Başbakanımızın da söylediği gibi bu ilk değil, sonda değil. Bundan sonra da devam edecek.
 
TÜRKİYE’DE EN TABU MESELELER ARTIK ÖZGÜVEN VE MUTABAKATLA HALLEDİLİYOR
 
Türkiye yılların tabusu, geçmişte siyasal sistemi sakatlamış, meşruiyetini tahrip ve tarumar etmiş, darbelere zemin oluşturmuş en tabu meseleleri halletme konusunda müthiş bir özgüven sahibi olduğunu ve bunu toplumun genel mutabakatıyla oluşturduğunu gördü.
 
Siyasete dışarıdan müdahalelerin oluşturduğu girişim dönemleri bu tip yüksek bir ilgiyle karşılanıyordu çok kısa bir zaman önce. Ancak artık Türkiye demokrasi paketlerini bütün bir idrakiyle, unsurlarıyla takip eder duruma gelmiş bulunuyor.
 
DEMOKRATİKLEŞMEYİ SEÇİM PAKETİ OLARAK GÖRENLERDEN FARKLI BİR DEMOKRASİ ALGISINA SAHİBİZ
 
BDP yapısı gereği toplum siyaseti yapmayan, toplum siyaseti yapmaya muktedir olmayan bir partidir. BDP belli bir siyasal radikalizm içerisinde kendisinin ortaya koyduğu birtakım talepler silsilesini, temsil ettiğini iddia ettiği etnik grubun tümünün talepleri gibi sunmak şeklinde bir yanlış tutum sergiliyor. Onu da bütün Türkiye’nin demokratikleşme meselesinin merkezi, omurgası ve ekseni haline getirmeye çalışıyor.
 
Demokratikleşmeyi bir Türkiye projesi olarak algılama meselesinde büyük bir algı sorunuyla karşı karşıyayız demektir bu.
 
Eğer BDP bu demokratikleşme paketini bugün gelinen nokta da belli bir omurga olarak değerlendirmeyip de, bunu bir seçim paketi olarak değerlendiriyorsa, o zaman demokrasiye bakışta çok temel bir ayrılığımız var demektir.
 
Biz demokrasiye bütün toplum kesimlerinin toplumsal ve siyasi standartlarının yükselmesi, kendi toplumsal taleplerinin siyasal temsile, devlette bir temsile dönüşme meselesi olarak bakıyoruz. Onlarsa demokrasiye bir ideoloji meselesi olarak bakıyorlar demektir.
 
Demokrasiyi anlamakla, demokrasiyi konumlandırma bakımından temel bir ayrılığımız vardır. Bununla ilgili olarak iki, üç ay evveline kadar BDP içindeki temel mesele ana dilde eğitim konusunda nasıl bir tutum sergileneceğiydi.
 
BDP’nin 10 yıl içerisinde belli zaman dilimlerinde önüne koyduğu kırmızıçizgilere bakın. Bu olmazsa Türkiye demokrasi gelmez dediği her mesele de adım atılmıştır. O adım atıldıktan sonra bu olmazsa demokrasi Türkiye’ye gelmez diyenler o geleni küçümsemiş, yeni bir başlık açmaya çalışmışlardır.
 
Demokrasiyi kendi siyasal alanlarına tahkim etmek için bir enstrüman olarak kullanmaya çalışıyorlar.
 
Biz de diyoruz ki: Demokrasi, demokratikleşme hiçbir siyasal partinin, siyasal cemaatin, siyasal unsurun ya da siyasal parçanın kendi siyasal alanını tahkim etmek, kendi siyasal alanına güç devşirmek için kullanılabileceği bir araç değildir.
 
Demokrasi bütün bir toplum için zemin, meşruiyet ve olgunluk üreten bir zemindir. Dolayısıyla, bizim bakış açımız bu tip indirgemeci bakış açılarından uzaktır.
 
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ SİYASAL ALANI REKABETE AÇIYOR
 
Bir iktidar partisi düşünün. Üstelik bu iktidar partisi içeriden ve dışarıdan bir kara propagandaya maruz kalıyor. Tek adam, tek parti rejiminden, başka hayat tarzlarına saygı  duymamaktan bahsediliyor.
 
Bu paketin merkez unsurlarından bir tanesi siyasal alanın genişletilmesine dönük olarak, çok partili hayata geçişimizden sonra ki en büyük devrimlerden bir tanesi olmasıdır. 

Siyasal parti kurmayı kolaylaştırıyorsunuz. Dolayısıyla iktidar partisi şunu söylüyor: Ben büyük bir özgüven içerisinde siyasal alanı, iktidar partisi olduğum halde kendi iktidarıma yarayacak şekilde eğip bükmek ya da bu statükoyu korumak yerine siyasal alanı  rekabete açıyorum, daha çok parti kurulsun diyorum. Hazine yardımı konusunda o partilerin siyasal alan içerisinde maddi olarak da hayatta kalabilecekleri ve rekabet edebilecekleri bir imkan sunuluyor.
 
Çok partili hayata geçişimizden bu yana siyasal alanı tahkim etmek, siyasal alana güç vermek, enerji vermek, siyasal alanı rekabete açmak ve çoğulculaştırmak konusunda atılmış en önemli adımlardan bir tanesidir.
 
FARKLI KİMLİKLERİN ÖZGÜRLEŞMESİ VE İFADE ÖZGÜRLÜKLERİ AÇISINDAN BUNUN BİR KAZANIM OLARAK GÖRÜLMESİ GEREKİR
 
Çözüm sürecini bir dayatma unsuru olarak kullanan bizim tarafımız değil; tam tersine iki de bir şu şartlar yerine gelmezse çözüm süreci akamete uğrar, silahlı unsurların Türkiye’den çekilmesi durur, yeniden eskiye dönülür diyerek demokrasiye karşı, demokratikleşmeye karşı ilkeli bir tutum takınmayan, ilkesiz bir tutum takınanlardır.
 
Burada sadece belli bir partinin yaptığı bir şey söz konusu değildir. Diğer bir başka parti de aynı şekilde sürekli olarak Türkiye’ye bölünme korkusu, parçalanma korkusu pompalayarak o da çözüm sürecine dönük birtakım tartışmalar söz konusu olduğunda bunu bir dayatma unsuru olarak kullanmaya çalışıyor.
 
Bir tanesi, çözüm süreci tartışmalarıyla demokrasi ilişkilendirildiğinde bunu kendi siyasal alanını tahkim etmek üzere bir dayatma olarak kullanmaya çalışıyor.
 
Mesela Kürt vatandaşlarımızın, farklı kimliklerin daha çok özgürleşmesi, farklı kimliklerin kendini daha çok ifade edeceği alan bulmasıysa mesele bunun bir kazanım olarak görülmesi gerekir.
 
Eğer bu bir kazanım olarak görülmüyor da, BDP bunu bir seçim stratejisi olarak görüyorsa o zaman şu noktaya varırız: BDP’nin demokratikleşmeyle kurduğu ilişkin ilkeli bir ilişki değildir. BDP’nin demokratikleşmeden anladığı Kürtlerin ya da Kürt kimliğinin özgürleşmesi, daha çok kendini ifade eder hale gelmesi, belli bir zemin bulması da değildir. Kendi siyasal organizasyonun ve o siyasal organizasyonun arkasındaki örgütlenmenin nasıl daha çok güç devşireceğiyle alakalı bir ilişki kuruyordur ki, bu zaten demokrasiyle ilkesiz bir ilişki kurmaktır. Demokrasinin doğasına aykırı bir durumdur bu.
 
MHP ise PKK meselesini çekin aldığınızda topluma söyleyebildiği hiçbir şey yoktur. Bu toplumda gençlerin ve çocukların daha iyi bir eğitim alması, topluma daha iyi bir sağlık hizmeti verilmesi için 2023’e ilerlerken, nasıl bir Türkiye vizyonunun ortaya çıkacağı konusunda ya da toplumun taleplerinin siyaset ve devlet düzeyinde nasıl konumlandırılacağı konusunda bir perspektife, bir vizyona sahip midir?
 
Sahip değildir. Tam tersine ortaya koyulan vizyonu PKK’yla gayri ahlaki bir biçimde özdeşleştirerek sabote etme peşindedir.
 
O sebeple, demokratikleşme meselesini başka bir alanla özdeşleştirerek gölgelemeye çalışıyorlar. Aslında demokratikleşmeye karşı çıkmaya, açıktan bunu ifade etmeye gücü yetmiyor. Çünkü bunun bir toplumsal meşruiyeti olmadığını görüyorlar.
 
SİYASAL ALANDA TOPLUMUN HER BİR FERDİNİ ÖZNE HALİNE GETİRMELİYİZ
 
Seçim barajı konusunda seçenekli bir yapının toplumun önüne konulması bile AK Parti’nin, Hükümetin ne kadar özgüven içerisinde hareket ettiğini gösteriyor.
 
Her siyasi parti konjonktürel olarak bugün bulunduğu durumu ebediyen sürecekmiş gibi görüp, sürekli bunu güncel bir düzenleme olarak önümüze getirmiştir. Yani meseleye sistemik ve bir vizyon temelinde bakılmamıştır. Güncel ve sadece konjonktürel temelde bakılmıştır.
 
Türkiye’deki seçim sistemiyle ilgili temel meselemiz şudur: Toplumun iradesinin siyasi alana nasıl daha çok yansıyabileceğiyle ilgili bir sistem arayışındayız Türkiye’ye.
 
Bir sistemi ortaya koyarsınız, bu sistem size daha çok oy getirir ama bu gelen oy tek başına sayısal meşruiyet sağlasa da siyasal meşruiyet konusunda ileri de başka sıkıntılar çıkartır.
 
O zaman ne yapmak gerekiyor? Yapılması gereken şudur: Her siyasal partinin toplumun kılcal damarlarına doğru ilerlediği, toplumsal derinleşmesinin olabildiğince arttığı bir sistemi nasıl buluruz? Şimdi biz burada çok özgüvenli bir şekilde şunu söylüyoruz: Daraltılmış bölge ya da dar bölge sistemi. Yani her bir milletvekilinin toplumun en kılcal damarından yetki ve meşruiyet alarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geleceği bir sistem. Buyurun tartışalım böyle mi olsun, daraltılmış mı olsun, dar bölge mi olsun, yoksa mevcut durum mu devam etsin?
 
Çünkü mevcut durumu eleştirenler, mevcut durumun sadece ve sadece siyasal alandaki sayısal durumunu düzenlemeye dönük olarak bir taktik geliştiriyorlar. Biz de burada diyoruz ki, sadece siyasal sistemin hangi partinin ne kadar milletvekili kazanacağıyla ilgili sayısal durumunu düzenlemek, toplumsal meşruiyeti artırmaz.
 
Bugün yapılması gereken şey, toplumsal meşruiyetin ve toplumsal olgunlaşmanın daha çok artırılmasına dönük bir vizyon üretmektir. Onun da yolu şudur: Toplumu siyasetin içine nasıl daha çok katacağız. Toplumdaki her bir ferdi siyasal sistemin şekillenmesinde ve yönlenmesinde nasıl özne haline getireceğiz?
 
Yoksa herkesin aldığı total oyların, ürettiği milletvekili sayısının değiştirilmesi suretiyle partiler arasında birtakım milletvekili sayısı değiştirmek, toplum siyaset ilişkisini doğru okumak anlamına gelmez.
 
O sadece siyaseti siyasi partilerin profesyonel uğraşı, bir meslek faaliyeti haline getirip kendi aralarında bir faaliyete dönüştürür.
 
Buradaki koyulan üç seçenekli vizyon şunu öneriyor: Mesele sadece sayısal alanın düzenlenmesiyle mevcut durumda olabilir. Ama gelin toplumun her bir ferdini en uçta kalmış, kılcal damarın en ucundaki ferdini siyasetin doğrudan öznesi haline getirelim. Siyasal alanda hepsi özne olsun, siyasal alan toplumun hiçbir ferdini, toplumdaki hiçbir dinamiği nesneleştiremesin. O zaman buyurun dar bölge mi, daraltılmış bölge mi? Yani belli bir bölge içerisinde tek tek her ferdin Meclis’e gönderdiği kişi üzerindeki tasarruf hakkı o kişiyi adresleme konusunda, o kişiyi siyasal bir dinamik haline getirme konusunda yetkisini artıralım.
 
TOPLUMSAL İRADE VE SİYASAL SİSTEM HER TÜRLÜ HAYAT TARZININ GARANTÖRÜDÜR
 
Türkiye sadece demokratikleşme konusunda bir adım atmıyor. Türkiye çağdaş dünya içerisinde bir ayıptan kurtuluyor.
 
Meseleyi sadece başörtüsü meselesi olarak da okumayalım. O açıklamanın önünde ve arkasında şöyle bir bağlam var: Türkiye’nin geldiği nokta da siyasal sistem ve toplumsal irade her türlü hayat tarzının garantörüdür. Bunu garantiye almak önemlidir.
 
Türkiye’de maalesef toplumsal barışımızı en çok zedeleyen meselelerden bir tanesi kim gücü ele geçirirse bir başkasının hayat tarzını şekillendirme konusunda maalesef özensiz davranabilir.
 
Bir başka tarzın alındığı kararların başkasının hayat tarzına ne tür negatif sonuçları olacağı konusunda özensizlikler ortaya çıkabiliyor.
 
Gelin öyle bir sistem kuralım ve öyle bir irade oluşturalım ki, biz bu iradeyi oluşturduğumuzda bir daha bunu kimse geriye çeviremesin.
 
O zaman şöyle bir şey çıkar: Hiç kimse bir diğerinin hayat tarzını baskılama üzerinden kendisine bir toplumsal iktidar alanı yaratamaz.
 
O zaman da şu olur: Toplumdaki bütün dinamikler doğal olarak iktidar alanını paylaşacağı için, işte toplumsal barış dediğimiz şey ve toplumsal taleplerin siyasal sisteme dönüşmesi ve devlet düzeninde karşılık bulması çok temel bir unsur olarak önümüze çıkar.
 
Buradaki temel kavram şudur: Meseleye negatif özgürlük olarak mı bakıyorsunuz, pozitif özgürlük olarak mı bakıyorsunuz?
 
Negatif özgürlük; toplumsal talepler karşısında devletin sürekli olarak kısıtlayıcı davranması, sürekli olarak devletin veren durumuna gelmesi; pozitif özgürlük ise toplumdaki irade adına, toplumun genel demokratikleşme, daha özgür, daha çağdaş ve karşılıklı oydaşmaya dayanan bir yaşam biçimi kurması konusunda devletin alanının daralması, toplumun alanın genişlemesi, yani sivil toplumun alanının artması, resmi toplumun yetkisinin azalmasıdır.
 
İşte burada diyoruz ki: Toplumdaki hayat tarzları, bu hayat tarzlarının temsil ettiği sembollerin yasaklanmasına son verilmesi, burada sivil toplumu ana unsur haline getirip sivil toplumun özgürlük alanını ve yetki alanını genişletirken, resmi toplumun, yani devlet dediğimiz mekanizmayı oluşturan karar vericilerin bunun üzerinde bir yasaklama hakkının olmaması ya da bu yetkiyi kullananların toplumdaki belli bir yaşam tarzını bir diğeri aleyhine desteklememesi, bir diğerini ötekileştirmemesi gibi bir sonuç ortaya çıkar.
 
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ TOPLUMSAL MÜHENDİSLİĞE SON VERMİŞTİR
 
Bir tek insanoğlunun sahip olduğu bir iletişim aracıdır yazı. Siz düşündüğünüzü ancak sınırlı sembollerle ifade edebiliyorsanız, yazının belli sembollerinin yasaklanmasına son verilmesi bile başlı başına bir perspektiftir.
 
Nitekim farklı dil ve lehçelerde propagandanın yapılabilmesi, kişinin en rahat hissettiği şekilde kendi propagandasını, siyasi ideolojisini, fikrini anlatabilmesi meselesidir bu. 

Düne kadar devletin belli bir toplum mühendisliği tanımında koyduğu tüm yasakların ortadan kalkmasıdır. Bu paketin manşete çıkmalıdır. Bu paketle birlikte toplumsal mühendislik meselesi ebediyen Türkiye’nin gündeminden kalkmıştır.
 
DEVLET EBEVEYN YERİNE GEÇEMEZ, HER SABAH ÇOCUKLARA TEK TİP BİR FORMAT ÇEKEMEZ
 
Devlet ebeveyn yerine geçemez. Çocukların hayatlarını, zihinlerini şekillendirme konusunda her sabah çocuklara tek tip bir format çekemez. Bu Sovyetik bir uygulama ve maalesef fevkalade de sıkıntılı. Bizzat toplumsal mühendisliği, devletin mühendislik faaliyetini, devletin vatandaşlarını formatlamasını çocukların düzeyine indirgemiş bir tutumdur.
 
ÇOCUKLARI TORNA MAKİNESİNDEN ÇIKMIŞÇASINA EŞİTLEMEYE ÇALIŞMAK TOPLUMUN GELECEĞİYLE İLGİLİ EN BÜYÜK SIKINTILARDANDIR
 
Toplumun çok parçalı olduğu, yeni devletin kurulduğu zamanlarda bu tip işler yapılıyordu. Artık toplumun çoğulcu karaktere büründüğü, bireyin geliştiği bir dünyada bu tip çocukları torna makinesinden çıkmış gibi eşitlemeye çalışmak, yukarıdan aşağıya onlara bir dünya görüşü ve davranış biçimi giydirmeye çalışmak, bu toplumun geleceğiyle ilgili en büyük sıkıntılardan birini oluşturur.
 
Ne istiyoruz? 
 
Daha yaratıcı, dünyadaki rekabete açık ve başka fikirlere saygılı, kendi içerisinde kendi fikirleriyle beraber başkalarının fikirlerini belli bir özgürlük ortamı içerisinde makul karşılayan, onu bir çoğulculuk ve zenginlik olarak gören nesil istiyoruz. 
 
Buradan baktığımızda, bu başlı başına Türkiye’nin ulaşmak istediği çoğulcu ve özgür toplum yapısına dönük bir suikast teşebbüsü gibi bir şey oluyor. Yani yukarıdan aşağıya tek tip bir şey giydirmeye çalışıyorsunuz.
 
MOR GABRİEL ONLARIN HAKKIYSA, BU HAKKIN İADE EDİLMESİ GEREKİYORDU
 
Birtakım derin devlet operasyonlarıyla bu ülkedeki azınlıkların, gayrimüslim vatandaşların ellerinden, başkalarının da bir sürü hakkı hukuku alınmış ve bu zaman zaman devlet gücü, devlet yetkisi taşıyanlar tarafından sistematik hale getirilmiş.
 
Türkiye bununla birlikte sadece bir siyasal hakkı, sadece bir ekonomik hakkı iade etmiyor. Aynı zamanda Türkiye, geçmişte yapılmış bu gayriahlaki uygulamaları tümüyle gündeminden çıkarıyor.
 
Bu, iktidarımız tarafından bir ahlaki tutumun gereği olarak da yapılıyor. Bu bir ilkesel tutumun gereği olarak da yapılıyor.
 
 Mor Gabriel’in hikayesini, diğer adıyla Deyrulumur’un hikayesini bir dinlesiniz…
 
Resmen vatandaşlarımızın elinden, kendilerinin kutsal bildiği bir bölgenin, çeşitli operasyonlarla zaman içerisinde alınması gibi bir tablo ortaya çıkmış.
 
Daha sonra giderek karmaşık, hukuki olarak içinden çıkılmaz hale gelmiş. Eğer hukuki süreçleri bekleseniz, bu belki on yıllar boyunca yine çözülmeyecek bir şeydi.
 
Ama burası madem onların hakkıdır, bu hakkın iade edilmesi, sürüncemede bırakılmaması gerekiyordu.
 
Bu, 6-7 Eylül olaylarından itibaren siyasi tarihimizin önemli bir boyutudur. Bunun içerisinde servet transferi var. Bunun içerisinde gayrimüslim azınlıkların bu ülkede, yani vatan bildikleri bu topraklardan sistematik olarak başka ülkelere sürülmesi var. Bu ülkede devletin birtakım unsurlarının, yukarıdan aşağıya tek tip toplum oluşturmak için belli etnik ve dini gruplara karşı düşmanca faaliyetleri var. Bu tüm bunları ortadan kaldıran bir uygulamadır. Dolayısıyla, Mor Gabriel konusundaki tutum çok net bir tutumdur.
 
ROMANLARIN VARLIKLARINA ANLAM VEREN KÜLTÜRLERİNİ GELİŞTİREBİLMELERİ İÇİN ZEMİN OLUŞTURULUYOR
 
Sarkozy zamanını hatırlayın. En önemli gündem maddelerinden bir tanesi, bugün de bir ülkede gerçekleşiyor. Romanların o ülkelerden sürülmesi, Romanların uğradığı zulüm, en önemlisi yurtsuzlaştırılmaları tarihin çok dramatik bir tarafıdır.  Koskoca bir dünyada belli bir grup, yurtsuz hale getirilmiştir. Bunun da ötesinde aşağılanmıştır, ötekileştirilmiştir.
 
İnsan olmanın hak ettiği saygı gereği, halen Avrupa’da, Avrupa Birliği’ne üye ülkeler içerisinde olumsuz davranışlara muhatap kalan bu insanlara karşı Türkiye Cumhuriyeti, ahlaki ve siyasi olarak insan onuruna yakışır bir şekilde onların haklarını iade ediyor, bir enstitü kuruyor.
 
Romanların sadece varlıklarını değil, aynı zamanda o varlıklarına anlam veren kültürlerini de geliştirebilmeleri için bir zemin oluşturuyor.
 
Onun da ötesinde, aşağılanan, ötekileştirilen ve dışlanan bu insanlara, devlet eliyle konut yapılıyor. İnsan haysiyetine yakışır, hakları olan bir yaşam sürebilmeleri, bir gelecek kurabilmeleri için zemin oluşturuluyor.
 
TOPLUMSAL TALEPLERİN SİYASAL DÜZEYDE DAHA ÇOK TEMSİL EDİLDİĞİ GÜNLERİ HEP BERABER GÖRECEĞİZ
 
Pakette, Alevilerle ilgili bir madde ya da başlık olmaması, bu konuyu ne iptal etme ne de erteleme anlamına geliyor. Süreç devam ediyor.
 
İki ay evvel ve bundan önce paket çıktığında da “Ana dilde eğitim niye yok” denilmişti.
 
Bundan sonraki pakette olacak diye de şu andan bağlayıcı bir şey söylemek söz konusu değil. Fakat toplumsal algı olgunlaşıyor, belli şeyler yerli yerine oturuyor.
 
Aslında herkes, yani her etnik grubun, her dini grubun, her meslek grubunun içerisinde veya her kimliğin içerisindeki makul insanlar gidişatın pozitif olduğunu, kendilerine dokunan tarafı da olduğunu, toplam atmosferin temiz havayla doldurduğunu, Türkiye’nin toplam atmosferine oksijen pompaladığını görüyor.
 
Dolayısıyla, burada çeşitli kesimlere dokunan, çeşitli kesimlere temas eden uygulamalar ortaya çıkıyor. Bundan sonra da, farklı kesimlere bugün belki gündemimizde olmayan başka toplumsal dinamiklere dönük olarak da Türkiye bu sürecini devam ettiriyor.
 
Bugün ortaya bir şey çıkmıştır. Daha aşılamaz denilen birçok tabu bu şekilde, büyük bir özgüven içerisinde ve Türkiye’nin ana gündemine oturacak bir biçimde, bana göre Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin manşeti olabilecek bir biçimde gündemimize giriyorsa, bundan sonra Türkiye’deki her türlü dışlanmışlık, ötekileştirme ve her türlü mağduriyet için, sonrası için umutsuz olmak doğru bir tutum olmaz.
 
Bundan sonrası için daha umutlu olacağız. Türkiye’nin demokrasisi olgunlaştıkça, Türkiye’nin siyasal sistemi olgunlaştıkça, toplumsal taleplerin siyasal düzeyde daha çok temsil edildiği günleri hep beraber göreceğiz.
 
BİRİLERİ BİZİM COĞRAFYAMIZI MEZBAHAYA ÇEVİRMEYE ÇALIŞIYOR
 
Sadece bir hafta içerisinde Peşaver’de bir kiliseye saldırı yapıldı ve 50 kişi öldü. Pazar günü aynı yere yakın bir mevkiye tekrar bir saldırı oldu. Yine 50’ye yakın kişi öldü. Kenya’da Nairobi’de bir örgüt girdi içeriye ve Müslüman olanları dışarı çıkardı, diğer insanları da öldürdü. Nijerya’da Boko İslam diye bir örgütün üstlendiği bir katliam meydana getirildi. Batılı okullara gitmesin diye çocukların da öldürüldüğü bir katliam bu. Erbil’de patlama oldu.
 
Birileri bizim coğrafyamızı mezbahaya çevirmeye çalışıyor. Üstelik bizim mukaddes dinimizin kavramlarını, kutsallarını ve simgelerini kullanarak bunu yapmaya çalışıyor.
 
Biz çok iyi biliyoruz ki, bizim dinimizin bütün kavramları, bütün simgeleri ve bütün sembolleri, bu saldırıları da, bu saldırıları yapanları da, özellikle bunları yaparken bunu İslam adına yaptığını söyleyenleri de lanetliyor.
 
Coğrafyamızı etnik ve mezhebi temelde bir Ortaçağa, bir mezbahaya çevirmeye çalışıyorlar.
 
Türkiye’nin kıymetini bilelim. Türkiye, İslam adına yapılan bu katliamların, İslam adına yapılan bu lanetli işlerin, İslam’la bir ilgisi olmadığını, bunlardan Müslümanların uzak olduğunu gür bir sesle duyuruyor, açık ve net bir biçimde ortaya koyuyor.
 
DEMOKRASİ TECRÜBEMİZİN KIYMETİNİ İYİ BİLELİM
 
Bugünden sonra İslam dünyasının karar vericilerine, kanaat önderlerine düşen entelektüel ve zihinsel açıdan çok önemli bir mesele var.
 
Bu mesele şudur: Bu şekildeki bir katliama imza atan bir insanın, İslam dünyasının bütün kutsalları, simgeleri ve organizasyonlarıyla ebediyen hiçbir ilişkisinin olmadığını, bunların herhangi bir şekilde, sureta bile yakınlık duyulmayacak kadar lanetli işlere imza attıklarını açık bir şekilde ortaya koymak.
 
İnsana saygı göstermeyen ve insan hayatının yüceliğine hürmet etmeyen hiçbir davranışın meşru kabul edilmesi ya da mazur görülmesi ya da şu ya da bu sebeple herhangi bir hafifletici nedenle tanımlanması hiçbir şekilde mümkün değildir.
 
O yüzden bu ülkenin ve bu ülkenin birikiminin, Müslüman bir ülke olarak demokrasi tecrübesinin kıymetini daha &cced
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Necati Şaşmaz da Taksim'de demokrasi nöbetinde21 Temmuz 2016 Perşembe 10:05
  • Adana darbeye karşı tek yumruk oldu21 Temmuz 2016 Perşembe 06:00
  • Büyükşehir projelerine ÇÜ’den teknik destek20 Temmuz 2016 Çarşamba 15:27
  • Adana Demirspor'da toplu imza20 Temmuz 2016 Çarşamba 15:24
  • Demokrasi darbeyi yener ve önler20 Temmuz 2016 Çarşamba 09:31
  • Darbe şehidi polis memuru toprağa verildi19 Temmuz 2016 Salı 20:00
  • 4 pilot adliyeye sevk edildi16 Temmuz 2016 Cumartesi 15:11
  • Halk, darbe girişimindeki askerleri polise teslim ediyor16 Temmuz 2016 Cumartesi 02:16
  • Bahçeli'den Hükümete tam destek16 Temmuz 2016 Cumartesi 01:05
  • Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan'a tazminat ödeyecek14 Temmuz 2016 Perşembe 19:00
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Adana Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Yazılımı: CM Bilişim