“Ben kayıp bir zamanın peşindeyim”

Cengis T. Asiltürk, Adanalı bir yönetmen. Yüksek Eğitimini Ankara’da, akademik kariyerini İstanbul’da yapmasına karşın Adana’dan hiç kopmayan bir sinemacı! Her yazdığında, her çeketiğinde hatta hayallerinde Adana’dan izler var. Cengis T. Asiltürk’ün ilk uzun metraj filmi “Albatrosun Yolculuğu” İstanbul ve Ankara’nın ardından 15 Kasım’da Adana’da gala yapacak. Çukurova’nın bu sıradışı yönetmenini Adana Medya okurlarının yakından tanımasını istedik.
ROMANCI VE YÖNETMEN OLARAK SÖZ EDELİM SİZDEN
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Ben dört yaşındayken okuma-yazma öğrendim. Günün birinde roman yazacağımı ve film çekeceğimi sanırım o günlerde de biliyordum. Bunda, kuşkusuz içine doğduğum ailenin büyük rolü var. İlk kitabım lise ikinci sınıf öğrencisiyken basılmıştı. Öğretmenlerin verdiği cesaretle; on beş yaşında birisi için epey iyi sayılabilir, sokakta şair gibi yürüyebilmek için (daha sonraki yıllarda) başarılı bulmadığım şiirlerden oluşan bir kitabım yayınlanmıştı. Ova Yayınları hayır dememişti. Lisede, evet ya lisede! Yazdıklarını şiir zannetmek kolaydır o yaşlarda... Kendini şair diye tanıtmak da... Öyle bir yanılsama, öyle bir hata içindeydim. İkinci şiir kitabım İsyan Çiçeği basıldığında üniversite öğrencisiydim. On yedi yaşında ilk kısa filmimi çekerken, “Tamam, başlıyor” diye düşündüğümü anımsıyorum. İnkılap Yayınları Roman Ödülü’nü alarak basılan Sırlanmış Zamanın Gölgesinde adlı romanım epey ilgi çekti. Muleta adlı romanım yakında çıkıyor.
SİNEMA SERÜVENİ NASIL BAŞLADI?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Deliler gibi film izleyen biriydim. Arı Sineması’ndan çıkıp Sun Sineması’na koşarak kim bilir kaç filme yetişmiştim, ama sinema hakkında bir fikrim yoktu. Belki de vardı! Yaş on altı. Borsa Lisesindeyim... Okula giderken, bulvarda bir film afişi gördüm. Şehrimizi ödüllendirmek isteyenler, Breathless (Nefes Nefese) filmini getirmiş. 400 darbeyi gerçekleştirdim, yani okulu kırdım. Filmi tercih etmiştim. Filmi bir haftada on yedi defa üst üste izledim. Bazı günler üç seans iki suare! Büyüleyici rüyalarda yaşıyordum. Hayatım, bir sinema salonuna hapsedilmiş o filmdeki yaşantılara aitti adeta. Dışarıdaki hayat tüm derinliğini yitirmişti. O halde sinema hakkında bir fikrim vardı. Sonra şirkete mal getiren bir geminin Mersin Limanı’na yanaştığını öğrendiğim an beynimi bir kurt oymaya başladı. Sevkiyatı organize etmek üzere yola çıktığımızda, Adana-Mersin yolunda aklımda tek şey vardı: O gemiye atlayıp, okyanusun öbür tarafına, Amerika’ya gidip film çekmek! Hollywood filmlerine bayılıyordum. Tamam! Öyle de; kamera nedir, oyuncu kimdir, set neresidir, senaryo nasıl bir şeydir, kurgu işin neresinde? Amerika'ya giden gemiler kıtanın neresine gidiyor? Hollywood ne tarafa düşer? Hiçbir fikrim yok! Peki, nasıl olacak o iş? Durgunlaştım. Arabayı kullanan dayım, ara sıra göz ucuyla bakıyor! Mallar TIR’a yüklenirken, gemiye girip saklandım! Nefes bile almıyorum çuvalların arasında. Beni bulup kıyıya bıraktılar! Gemi çekip gitti. Geminin arkasından bakarken, deliler gibi ağlamaya başladım. O puslu manzarayı anımsadıkça halen içim ağlar.
KISA FİLM ÇALIŞMALARINIZ DA OLDU SANIRIM
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Sanırım benim hiç kısa filmim yok! O başka bir format. Benim “kısa” filmlerim, uzun filmlerin kısaltılmış halidir. Dünyanın birçok festivalinde gösterildi onlar. Özgürlük Tutkusu, Esrime, Komik Ölüler Ülkesi, Ateşe Pervane Olan Kelebekler, Düş Akıntıları... Bu filmler, VHS kasetlerde iyi korunamadıkları için bugün adeta izlenemez halde.
BİRAZ DA TRT YILLARINIZDAN SÖZ EDER MİSİNİZ?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: TRT Drama Programları Müdürlüğünde on yıl kadar çalıştım. Bu sırada Ömer Kavur, Tülay Eratalay, Cafer Özgül gibi yönetmenlere asistanlık yaptım. Orada uzunlu-kısalı birçok televizyon filmi çektim. Dramalardan Sorumlu TRT1 koordinatörlüğü gibi önemsediğim görevlerde bulundum. Film çekmek için İstanbul’da olmam gerekiyordu, TRT’den istifa ettim.
KENDİNİZİ SANATÇI/AUTEUR BİR YÖNETMEN OLARAK MI, İŞİNİN UZMANI YÖNETMEN OLARAK MI GÖRÜYORSUNUZ?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Yönetmenlik payesi önemli değil benim için. Film çekiyorum. Re roman yazmak gibi benim için. Hikâye anlatmak istiyorum, anlatıyorum. Doğru kurulmuş bir film, bir filmden ibaret değildir. O hayatın tüm kurallarıyla örüldüğü için, hayatın tüm görüngülerini kendi içinde gösterir. Bunu bazen gizleyerek (izleyicinin imgesel yolla kendi zihninde kurmasına yol açarak) yapar. Yönetmenin “doğru” bir film kurabilmesi için, tüm egolarından arınmış olarak (burası karışık biraz; belki de tam tersine tüm egolarıyla işe kalkışarak) ortaya çıkması, yani hikâyeyi, duyguyu, atmosferi, oyuncuları, dolayısıyla filmini layığınca yönetmesi gerekir. Böyle bir yönetmenlik, sistemi çalıştırabilme becerisini, kolektif bilinci, kolektif çalışabilme esnekliğini gerektirir; uzun vadeli düşünmeyi zorunlu kılar. Bu tarzda çalışmak, son kertede kolektif çalışma becerisinden ayrışır, yönetmeni yalnızlaştırır. Paylaşılamaz ve sorgulanamaz olan işte bu yalnızlıktır. Bir yönetmenin ödün vermemesi gereken de, işte bu prensip olmalıdır. Çünkü yönetmenliğin sorgulanacağı tek mecra, onun filmde gözlenebilecek yaratıcılığıdır.
ALBATROSUN YOLCULUĞU FİLMİNİN SENARYOSU NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Senaryoyu yazarken; Dostoyevski, Salih Bolat, Çehov, Camus, Panait Istrati, Marquez, Sait Faik Abasıyanık gibi yazarların eserlerinden yararlandım. Onların soluğunu içimde hissettim. Filmin temel amacı; hikâyeyi görsel öncelikli anlatmaktı. Daha doğru bir tanımla, hikâyeyi izleyicilere yaşatmaktı.
ALBATROSUN YOLCULUĞU’NUN HİKAYESİ
Hikâye çok önemli! Anlatacak, duygu(lar) yaratacak bir hikâyeniz ya da bir fikriniz yoksa zaten film çekmezsiniz. Öykü ‘bizatihi elde var bir’ olmalı. Çok iyi bir hikâye yakalamış değilseniz film çekmemelisiniz. Tabi ki onun nasıl anlatıldığı, yani filmin biçimsel düzleminin nasıl kurulduğu da önemli? Biçimi nasıl kuracağım? Son yıllarda sinema izleyicilerinin de biçime hak ettiği değeri vermeye başladığını görüyoruz. Kamera rejisiyle kurgusal sahneyi kıyaslayan bir izleyici oluştu. Film; dili olan, dolayısıyla kurulmuş yapıdır. Başlı başına bir serüvendir. “Filmin sonunda ne olacak?” Âşıklar ayrılsa ne olur, birleşse ne olur? Kaçak yakayı kurtarsa ne olur, yakalansa ne olur? İki sonuç da dünyanın sonu değil! O halde, filmde ne olacağı kadar, nasıl olacağı, yani serüvenin süreci de önemli. Ben, “bir Şey söylemek” istediğim için film çekiyorum, roman yazıyorum. Hikâye anlatmak benim varlık nedenim... Derslerimde de, bilgiyi bir hikâye içinden geçirerek anlatırım. Albatrosun Yolculuğu, durumu ajite etmeyen, her anı titizlikle kurulmuş, son derece insani, ama biraz da iç acıtıcı bir film. Bu filmde mutsuz âşıkların, sahtekârlıkların, kanun kaçaklarının, yaşamın kıyısına tutunmuş kişilerin, yolculuk sevdalısı savruk insanların serüvenleri şiirsel bir sinema dili ve panoromik görüntülerle anlatılmaktadır. Her filmde resim önemlidir, ama bu filmde çok daha önemli. Görünürde (yüzeyde) anlatılan hikâyenin altında (derin-yapıda) toplumun şairlere zalim ve paranoyak bakışı sorgulanmakta.
YÖNETMEN İÇİN ANLATICI MI DEMEK İSTİYORSUNUZ?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Yönetmen denen kişi, Walter Benjamin’in de önemini vurguladığı çağdaş hikâye anlatıcısı değil mi? Say ki, Nikolay Leskov kalemi bırakmış ve film çekiyor... Neyse işte!
NİÇİN EDEBİYAT UYARLAMASI
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Sinema ile birçok sanat arasında ilişki kuruldu, bu konuda değerli çalışmalar ortaya çıktı. Tamam, neredeyse her sanat ile sinema arasında eğreti de olsa bu ilişki kurulabilir. Sinemanın şiir ve romanla bağları öteki sanatlarla kıyaslanamayacak kadar güçlü. Sinema, biçimsel düzlemde şiirle neredeyse aynı yolu izler; öyküsel düzlemde ise romanla ilişkisi sıkıdır. Hatta ondan bağımsız olamazmış gibi görünür. Edebiyat uyarlaması zordur, ancak estetik ya da atmosfer açısından avantajları da azımsanamaz bunun. Bu nedenle roman-film benim için önemli. Salt senaryo kuru kalıyor, ne yaparsanız yapınız. Roman yazılan kalem ile film çekilen kameranın yakınlığı da biliniyor.
SANAT VE ENDÜSTRİ FİLMLERİ HAKKINDA NELER SÖYLERSİNİZ?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Sinema pahalı bir alandır. Bu nedenle kimi filmlerin ekonomik bir değer olarak ortaya çıkması, dolayısıyla izleyiciye ulaşması gerekir. Buna herkes saygı duymalı. Çorap, tuğla ya da benzeri bir eşya üretip satmakla film üretip satmak arasında fark görmüyorum. Endüstri filmlerinde her kültür düzeyinden insanın anlayacağı ve içinde yaşatabileceği bir hikâye çizgisi oluşturulmaya çabalanır. Senaryo yazılırken, öyküsel düzlemde izlenmesi ve anlaşılması kolay bir örgü oluşturmaya özellikle dikkat edilir.
Kimi filmlerin “sanat filmi” adı altında bilinçsizce küçümsendiği ya da bilinçsizce yüceltildiği bir gerçek. Bu filmlerde, herkesin keyifle izleyeceği bir öykü üstte akıp giderken, alt-metinde estetik bir değer, farklı bir anlatım gerçekleştirilmesi amaç edinilebilir. Her kesimden izleyicinin kayıtsız kalamayacağı film evreni kurmak bana hep mümkün görünmüştür. Dmytryk’in sözünü anımsıyorum: “Otuz yıllık sinemacıyım; bir hikâye iyi anlatıldığında anlamayan izleyiciye hiç tanık olmadım.” Bilindiği gibi, film-yapı her şeyden önce zihinsel süreçtir. Onun kendine özgü kuruluşu vardır. Dil iyi kurulduğunda, iyi bir senaryonun iyi bir film olmaması için hiçbir engel yoktur.
Doğan Gülbasar: Farklı bir bakış açsı bu? Bu felsefeniz, Albatrosun Yolculuğu filminize nasıl yansıdı?
FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI, BU FELSEFENİZ ALBATROSUN YOLCUĞU FİLMİNE NASIL YANSIDI?
CENGİS TEMUÇİN ASİLTÜRK: Yüksek Lisans ve Doktora tezimi sinema dili üzerine hazırlarken de, Ömer Kavur, Tülay Eratalay, Cafer Özgül gibi önemsediğim yönetmenlere yardımcılık ederken de, kendi filmlerimi (TRT için ya da başka kurumlar için) çekerken de, sinemanın bu özgün anlatım dilinin ileriye götürülebilir olduğu gerçeğiyle yüz yüze geldim. Özel filmler yapabileceğim inancını bende bu süreç oluşturdu. 1991-2007 yılları arasında çektiğim kısa filmler ve TRT için çektiğim uzunlu-kısalı televizyon filmleri de, bu arzumu pekiştirdi. Roman yazılacaksa onun roman diliyle, şiir yazılacaksa onun şiir diliyle, öykü yazılacaksa onun öykü diliyle yazılmasının; resmin, resim diliyle yapılmasının gerekli olması gibi, filmler de öncelikle sinema diliyle kurulmalıydı. Bu nedenle, yönetmenlerin bir tek çekimin dahi hesabını vermesi gerektiğine inandım. Bu hem etik açıdan, hem görüntüyle bir hikâyeyi yaşatma açısından böyle olmalıydı. Sinema, öyküyü izleyiciye sinemanın diliyle yaşatmalıydı; çünkü sinema görüntüyle hikâye anlatma, dahası görüntüyle hikâyeyi yaşatma sanatıydı.
Albatrosun Yolculuğu filmi bu bilinçle yazılmış ve yapılmıştır.
“Ben kayıp bir zamanın peşindeyim... Saatlerin kadranında gösterilemez olan yaşanmamış ya da unutulmuş bir zaman bu...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Amza’dan Vali Demirtaş’a ziyaretSri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Paaker Mohideen Amza, Vali Mahmut Demirtaş’ı makamında ziyaret etti.
Efkan Ala: 8 bin 113 kişi tutuklandıİçişleri Bakanı Efkan Ala, darbe girişimi soruşturmasında gözaltı ve tutuklama rakamlarını açıkladı
Korgeneral Yılmaz ve Tümgeneral Darendeli tutuklandıDiyarbakır’da darbe girişimi ile ilgili başlatılan soruşturma çerçevesine gözaltına alınan 7’nci Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz ve 2’nci Birleştirilmiş Hava Harekat Merkezi Komutanı Tümgeneral Atilla Darendeli tutuklandı.Haber Yazılımı: CM Bilişim




.20160727090929.jpg)












