Çalıyor ama çalışıyor yolsuzluk kamuya ihanettir!

Buraya kadar devletlerin yıkılmasının yedi nedenine kabaca bakmıştık Bu bölümde 8. Nedene kuş bakışı bakılacaktır.
Sekizinci Neden: Toplanan vergilerin, halkın ihtiyaçları için kullanılmasından çok devleti yönetenlerin lüks yaşantıları için harcanması…
VEREN EL KUTSAL, ALAN EL HIRSIZSA?
Yüce Peygamberimiz “Veren el alan elden üstündür” derken olanaklarını paylaşanların kutsallığını işaret eder. Devlet yönetimimiz ise “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” diyerek, vergi toplamadaki en temel ilkeyi dile getirir.
Her iki anlayışta, karşılıklı yardımı değil, paylaşmayı önerir. Her ikisi de insanları minnet duygusu ile teslim almayan onurlu bir paylaşımın ifadesidir.
Ancak, “Alan El”in aldıklarını veya “kazancın vergisini toplayan” görevlilerinin liyakati, en az bunların paylaşılma nedeni kadar kutsal olmalıdır.
Her ikisi de insanlık adına alınmış bir emanettir ve her ikisi de emanete ihaneti kaldıramayacak kadar kutsaldır.
Önce veren el’in verdiklerini alanların ahlakını konuşalım.
BAĞIŞ; SOYGUNUN TİNSEL KILIFI
Her köşe başında, mahallelerin kuytu sokaklarında yuvalanmış, bilmem ne tarikatı adına para toplayanların bu ülkeye yaptıkları yıkımın araştırılması henüz yapılmamıştır.
O ne olduğu belli olmayan sadece ve sadece içinde “Kur’an” ve “İslam” kavramları geçtiği için çocukların teslim edildiği o karanlık yapılar, maalesef, taptaze beyinleri alıp, nasıl işlemez hale getirdikleri hepimizin tanık olduğu ama rakamlara dökülmemiş bir gerçekliktir.
SÖMÜREN SINIFIN DOĞUŞU
Konumuz Türk Devletlerinin Yıkılışlarının önce genel nedenlerini kabaca işlemek sonra da her devletin yıkılış nedenlerini kendi durumuna göre irdelemekti. Tarikatlar ve din adamları denince Roma İmparatorluğu’nda yaşanan yıkımı görmemek mümkün değildir.
Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi eserinde bu konuyu detayı ile işlemiştir.
Hıristiyanlık Roma Devletinin dini olmak için yaklaşık 300 yıl mücadele vermiştir. Bu mücadele içinde insanlığa örnek teşkil edecek kadar adaletli olanları da mevcut, şeytanı aratacak kadar günahkâr olanları da…
Devleti ele geçirme eylemleri içerisinde her türlü erdemi barındırdığı kadar, her türlü, ihanet, yalan, hile ve entrikayı da barındırmıştır. Hakkı’da haksızlığı da yapan din adamları olmuştur.
Ki bu çalışmaları Vatikan: Para ve Kan İmparatorluğu” kitabımda yeteri kadar incelemiştim. Bu çalışmalar sonunda, Katolik Hıristiyanlık, Roma’nın devlet dini sayılma ayrıcalığını elde etmeyi başarmıştır.
Bu başarı ardından bütün dünyanın görüp görebileceği en büyük insan ve kültür kıyımını da beraberinde getirmiştir. Siz televizyonlarda IŞİD’in o tarihi değerlerle balyoz ve çekiçlerle vurduğuna bakmayın, Hıristiyanlık, İskenderiye başta olmak üzere, Antakya, Anadolu ve Afrika ve Avrupa’nın birçok yerinde daha acımasızını yapmıştır.
İnsanlık tarihinin gördüğü en şiddetli kültür kıyımı unvanı Roma’nın Hıristiyan papazlarına aittir.

Roma’yı ele geçiren Hıristiyanlık, önceki aydınlık yüzünü bırakıp, karanlık yüzü ile ortalığa çıkmaya başlamıştır. Şu an Türkiye’de olduğu gibi. Gerçekte Hıristiyanlığın ulvi inançları, cebine ve iktidar hırsına düşkün din adamlarınca farklı yorumlanmaya başlanmış ve karanlık bir sınıf oluşmuştur.
Manastırları mesken edinen sözde inanırlar, kendilerini Teslis’in kurtarıcı inancına adamışlardır. Ama küçük bir ayrıntı var… Din adamları Roma İmparatorundan elde ettikleri ayrıcalığa göre askerlikten muaftılar. Ayrıca Manastırda olan birinin çalışmasına gerek yoktu, çünkü çevrede yaşayanlardan öylesine bağışlar toplanıyordu ki, manastırda olanların çalışmasına gerek yoktu.
Ve en önemli ayrıcalık; Uluslararası anlaşmalara göre savaş esnasında Manastırların korunma ayrıcalıkları vardı. Roma’da istila ettiği manastıra giremezdi, Roma’ya gelen düşman da manastıra giremezdi.
İşte Manastır yaşamının bu ayrıcalığı, çalışmaktan kaçan, tembel, beceriksiz ve ülkesini savunmayacak kadar korkak ve ilkesiz ne kadar adam varsa Kendilerini İsa’nın öğretilerine adayarak, toplumun emeğini sömüren “sülük” bir sınıf oluşturdular.
Şimdi bakıyorum da hiçbir şey üretmeyen, ekonomiye katkısı olmayan bir sınıf oluşmuyor mu sizce? Ne üretip de hayatlarını sürdürüyorlar. Köylünün, kasabalının, tarikat üyelerinin bağışları ile geçinen, hatta zengin olanlar da araştırılmamıştır.
Farkında olmadan –veya olarak- sülük bir sınıf yetişmektedir.
Veren el, verdiklerinin nereye gittiğini denetlemediği ve sorgulamadığı için bence sorumludur… Veren el, yanlış yapmaktadır. Üretmeyen sömürücü bir sınıfın oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
Tarikat mensuplarının otoritesi halkın fakirliği üzerine yükselmiştir.

VERGİ;
Verginin kutsallığı Pagan dönemden kalmadır ve özünde tanrılara verilen armağanları içerir.
Bu gün sosyal devlet için en olmazsa olmaz kurumlardan biridir. Hem bir devlette yaşayıp hem de vergilere karşı olmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Devletin vergi almasının hukuki, ahlaki birçok temeli vardır. Devlet varsa vergi olacaktır. Vergi hukuku ve verginin adil toplanması gibi konulara girmeyeceğim. Konumuz, toplanan vergilerin harcanması ile ilgilidir.
Vergi, kamu kaynağıdır. Halkın, yöneticisine adil olarak kullanmak üzere teslim ettiği emanettir. Bu emaneti, hiçbir yönetici babasının parası gibi harcayamaz. Nitekim bir kişi babasının parasını bile sorumsuz ve denetimsiz olarak harcayamaz. Sonunda babasına veya çevresine hesap vermesi gerekir.
HESAP VERMEK ERDEMDİR…
Hesap Verebilme Erdemi: Kamu yönetimi literatüründe son dönemlerle en fazla kullanılan kavramlardan birinin “hesap verebilirlik” olduğu söylenebilir. Kavramsal açıdan ele alındığında hesap verebilirliğin literatürde benzer şekillerde tanımlandığı görülmektedir. Bu tanımlamalara göre hesap verebilirlik, herhangi bir kişi ya da grubun, yerine getirdiği eylem ve işlemlerden dolayı, kendisi dışında yer alan başka bir kişi ya da gruba açıklama yapması veya cevap vermesi anlamını taşımaktadır
Hesap verebilirlik, sorumluluk, denetim ve şeffaflık gibi birçok kavramla ilişkilidir. Kavramsal olarak hesap verebilirlik ile sözü edilen bu kavramlar birbirlerinden farklı anlamları içerseler de çoğu zaman bu kavramların birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan terimler olduğunu söyleyebiliriz.
Yönetim biçimleri ne olursa olsun bütün modern devletlerde, kamu yöneticilerinden beklenen üç temel görev ve sorumluluk bulunmaktadır:
1. Yasaları ve kamu politikası kararlarını sadakatle ve doğru bir biçimde uygulamak.
2. Yolsuzluk ve yozlaşmayı önlemek.
3. Kamu yararını korumak. (***)
Bunlar akademik anlatımlardır.
Hiç kimse, kurum ve kuruluşun kamu kaynaklarını kendi özel çıkarları için kullanmaya hakkı yoktur. Bunun adına ne derseniz deyin; böyle bir uygulama, yönetim/Yöneticinin halkına ve devletine ihanetidir. Çünkü bu devletin varlığının temel direklerinden biri olan, “güven duygusunu” zedeleyen, yıkan bir uygulamadır.-antik-kenti-uzerine-avm-yapilacak.jpg)
Yolsuzluk, İngilizce ’de “corruption” olarak tek bir kavramla ifade edilmekte; bozulma, çürüme, doğru yoldan sapma anlamına gelmektedir. Yolsuzluk kavramı, rüşvet gibi maddi kazanç için veya parasal olmayan özel çıkarlara (kayırma gibi) yönelik olarak kamusal yetkinin yasadışı kullanımını içeren eylem ve işlemleri ifade etmektedir. Türkçe’ de yolsuzlukla birlikte “yozlaşma” kavramı da kullanılmaktadır. Yozlaşma kavramı, yolsuzluğu, eş-dost akraba ve hizmet kayırmacılığını, etik dışılığı, sorumluluktan kaçmayı, hantallığı ve verimsizliği de içeren daha geniş bir anlama sahiptir. Daha geniş ve şemsiye bir terim olan yozlaşma kavramını tercih etmekle birlikte yolsuzluk kavramını da kullanmaktayız.
Yolsuzluk, özel çıkar için kamu yararına ihanet etmektir. Yolsuzluk, birçok açıdan küresel bir olgudur ve kamu yönetimi sistemlerinin kendilerine verilen görevleri yerine getirme kabiliyetleri önünde ciddi bir engeldir. Birçok ülkede, rüşvet, bahşiş ve kişisel temasların devreye sokulması gibi biçimlerle yolsuzluk kurumsallaşmış durumdadır. Yönetimde yolsuzluk olgusunun bu denli yaygın olmasının en temel nedeni, kamu yöneticilerinin başkalarının taleplerini veya özel çıkarlarını yerine getirebilecek yetkilere ve kaynaklara (onları tahsis edebilme gücüne) sahip olabilmeleriyle ilgilidir.(***)
Yolsuzluk yaparak, devlete saygı duyulmaz. Çünkü yolsuzluk, devletin varlığının temeline dinamit koymaktır.
Yolsuzluk yapılarak, yurttaşın hakkı korunamaz.
Yolsuzluk yapılarak, bütün ülke sathına İmam Hatip Okulları açılamaz.
Yolsuzluk yapılarak, ne teröre karşı durulabilir ne de devletin uluslararası düzeyde bağımsızlığı savunulabilir.
Bir devleti yıkmanın en kolay yolu, devlet yetkisini kullananların yolsuzluğuna göz yumulması ve “çalıyor ama çalışıyor” noktasına getirilmesidir.
Yolsuzluk yapmak veya göz yummak, devleti çökerten en önemli ahlaksızlıkların başında gelir.
5. Bölümde bu konuya devam edeceğiz.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Haber Yazılımı: CM Bilişim







.20160727090929.jpg)












