Damarlarımızdaki Almanlar.

Ergenekon'da Alman vakıflarının listesi istendi
Ergenekon davasında mahkeme heyeti, Başbakan Erdoğan'ın da gündeme getirdiği, Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Vakıflarının listesini istemeye hükmetti
Mahkeme Heyeti, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü aracılığıyla Alman Federal Almanya Adalet Bakanlığı’na yazı yazılarak, Leipheim Eyaletinde ’Ergenekon Tuerksport Und’ isimli bir dernek olup olmadığı, faaliyetlerinin halen devam edip etmediği ile yöneticilerinin kimler olduğu hususunda ayrıntılı bilgi verilmesini istedi.
ALMAN VAKIFLARIN LİSTESİ İSTENDİ
Mahkeme heyeti, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden 1990’dan Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Vakıflarının listesini istemeye hükmetti. Mahkeme ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğünden Heinrich Böll veya Heinrich Böll Stiftung isminde vakıf var ise bu vakfın gelir gider tablosunu istemeye karar verdi. İçişleri Bakanlığı Dernekler Başkanlığına yazı yazılmasına karar veren mahkeme heyeti, Türkiye’de Heinrcih Böll isimli bir Alman derneğin faaliyetlerinin olup olmadığının sorulmasına, varsa 1990 yılından bu güne kadar olan dönemdeki gelir giderlerini gösteren tabloların ve dernekler masasındaki dosyasının örneğinin istenilmesine karar verdi.
Karlıbel’in beyanlarında geçen tutuksuz sanıklardan Taner Ünal’a bir ödemenin yapıldığı iddiasıyla ilgili olarak da mahkeme heyeti, Ünal’a bir ödeme yapılıp yapılmadığının da Gümüşsuyundaki Heinrich Böll Stiftung derneğinden sorulamasına kararlaştırdı.Mahkeme heyeti, yine bu derneğin Noel Baba derneğine yapmış olduğu bir ödemenin olup olmadığının da aynı yerden sorulmasına karar verdi. Mahkeme heyeti, Alman Kiliseler Birliğine yazı yazılmasına karar veren mahkeme 2000-2001-2002-2003-2004-2005-2006 yıllarına ait raporların birer örneğinin gönderilmesi istedi. Daha önce tanık olarak mahkemede dinlenen Talip Doğan Karlıbel, Türkiye’deki Alman Vakıfları ile bazı Ergenekon sanıkları arasında arasında bağlantı olduğu ileri sürmüştü.
İŞTE O ALMAN DERNEĞİNİN MARİFETLERİ
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
http://www.tr.boell.org/
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Konferans
Kürt Meselesinin Çözümüne İlişkin Algılar, Aktörler ve Süreç

7-8 Aralık 2012
Yer: City Hotel Ankara
Turan Güneş Bulvarı No: 19 Yıldız-Çankaya- Ankara
Kürt ve Türk kamuoyunda kopuş hissinin gittikçe belirginleşmeye başladığı ve Kürt meselesinin çözümünde siyasetin ciddi anlamda tıkanıklık yaşadığı bir dönemdeyiz. Konu ile ilgili olarak birçok toplantı, araştırma ve görüşmeler yapılmasına rağmen sorunların çözüme kavuşturulmasında mesafe alınamadığına şahit oluyoruz.
Böylesine kritik bir dönemde Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü ve Heinrich Böll Stiftung Derneği olarak Kürt meselesini farklı yönleriyle ele alan ve uluslararası deneyimlerden de yararlanacağımız bu toplantıyı düzenlemenin gerekli olduğunu düşündük. Bu konferansta Kürt ve Türk kamuoyundaki algı farkları ve kopuş hissi, çözüm sürecinde müdahil olan aktörlerin özellikle siyasetçilerin bu süreçteki rolleri ve sorumlulukları, çözümün koşulları, çatışmaların sonlandırılması, müzakere ve diyalog yöntemleri, medyanın çözümdeki rolü gibi konular üzerinde durulacaktır.
Yaşam – Algı – Kopuş
Kürt meselesinde ana taleplerin uluslararası standartlara uygun bir şekilde yerine getirilmemesinde Türk kamuoyunun hassasiyetlerinin göz önünde bulundurulduğu sıkça vurgulanıyor. Ancak Kürt kamuoyunun hassasiyetleri, bölgede yaşanan çatışma ortamının neden olduğu toplumsal enkazlar gerek medya gerek siyasetçiler tarafından görülmüyor ya da dile getirilmiyor. Bu panelde bölgede “gündelik” yaşanan sorunların doğrudan deneyimlere dayalı olarak aktarılmasına ve medyada yansımayanların güncel tartışmalara nasıl dahil edilebileceğine odaklanılacak.
Toplumsal Adalet ve Barışın Tesisi ya da Geçiş Dönemi Adaleti
Uzun süren savaş ve çatışma ortamlarının yarattığı toplumsal ve siyasal tahribatı ele almak üzere geliştirilen ve adaletin yeniden tesisine yönelik resmi ve hukuki süreçlerin yeterince güçlü bir toplumsal karşılık bulamadığı durumlardan hareketle, daha çok mağdur ve toplum temelli adalet ve barış mekanizmalarına ağırlık veren çalışmalar, geçiş dönemi adaleti ve bilhassa onarıcı adalet başlığı altında literatürde yer almaktadır. Adalet duygusunu yitirmiş insanların ve toplumların barış sürecinde aktif rol oynamalarını sağlamak ve demokratik kamusal alanlar yaratmak üzere geliştirilen, söz konusu topluma özgü mağduriyetlerin izini sürmeyi, özgün barış ve adalet mefhumlarını gün ışığına çıkarmayı amaçlayan bu tür çalışmalar Türkiye’de barışa giden yolu inşa etme sürecinde ihmal edilemeyecek derecede önemlidir. Mağduriyetlerin telafisine, hakikatlerin araştırılmasına ve adaletin sağlanmasına ilişkin farklı beklentiler, bizzat mağdur bireylere ve topluluklara söz hakkı verilmeden açığa çıkamayacak ve resmi kanallar arasında yürütülen müzakerelere katkı sağlayamayacaktır. Söz konusu kaygılar ışığında düzenlenen bu panelde, mağdurların deneyimlerini, barış sürecine katılmaya yönelik istek ve beklentilerini ve adaletin yeniden tesisine ilişkin görüşlerini inceleyen çalışmaların, toplantının temel çerçevesi içinde tartışılması planlanmaktadır.
Kürt Meselesinin Çözümünde Siyasal Partilerin Rolü:
Türkiye’nin politik, sosyal, kültürel ve toplumsal ihtiyaçlara cevap vermekten uzak olan Anayasası tartışılmaya devam ederken, “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nu oluşturan siyasi partilerin özellikle anayasa tartışmalarının merkezinde duran Kürt meselesine yaklaşımları yeni bir anayasa yapma sürecinin zorluklarına işaret ediyor. Yeni yurttaşlık tanımı, anadili, yerel yönetimler modeli tartışmaların odağını oluşturuyor. Kürt meselesinin çözümünde önemli bir rol oynayacak olan Anayasa değişikliklerinin yanı sıra devlet ve PKK arasındaki müzakerelere karşı siyasal partilerin tutumu da bir diğer önemli tıkanıklık nedeni. Bu süreçte siyasi partiler tabanları ile ters düşmemek, (Türk) kamuoyunun tepkisini çekmemek gibi sebeplerle bu konularda çekimser davranıyor. Bu durum ise Kürt Meselesinin diyaloga dayalı çözümünde siyasal partilerin bir tıkanıklık yaşamasına neden oluyor. Bu panelde söz konusu siyasal tıkanıklığın aşabilmesi için neler yapılabilir sorusuna cevap aranacak.
Çatışma Çözümleri ve Müzakere
Hükümet, Kürt meselesinin PKK’nın silah bırakmasıyla çözülebileceğini düşünüyor. PKK ise esasen şiddeti benimsemediğini, ama Kürt meselesinin kamuoyunun gündemine taşınmasında başka araçlarının da olmadığını belirtiyor. Bu oturumda, Kürt meselesinin çözümünde diyalog ve müzakerenin rolü, benzer diyalog süreçlerini yaşamış olan ülkelerin deneyimlerinden yararlanılarak tartışmaya açılacaktır.
Bu konferansta amacımız, yukarıda sözü edilen konuların derinlemesine tartışılabilmesini sağlamak ve Türkiye’de barışa yönelik atılacak adımlara katkı sunmaktır.
Program:
07 Aralık 2012, Cuma
09.30-09.45 Kayıt
09.45-10.00 Açılış Konuşmaları
Necdet İpekyüz, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü
Ulrike Dufner, Heinrich Böll Stiftung Derneği
10.00-12.30 Birinci Panel: Yaşam ve Algılar
Türkiye’de Kürt Olmak
Özlem Öztürk, Toplumsal Duyarlılık Derneği
90’lardan Bugüne Bölgede Kürt Gençlerinin Deneyimleri
Rojin Canan Akın, Yazar
Bölgede Çatışma ve Kadın
Zozan Özgökçe, VAKAD
Moderatör: Nurcan Baysal, DİSA
12.30-14.00 Ara
14.00-17.00 İkinci Panel: Toplumsal Adalet ve Barışın Tesisi
Adalete Çağrı: Siyasal Arkadaşlık
Nesrin Uçarlar, Araştırmacı
Geçiş Dönemi Adaletinde Hatırlamanın Önemi: Hafıza Merkezi
Özgür Sevgi Göral, Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi
Değişen Algılar ve Sivil Toplumun Rolü
Ayşe Betül Çelik, Sabancı Üniversitesi
Moderatör: Yılmaz Ensaroğlu, SETA Vakfı
08 Aralık 2012, Cumartesi
10.00-12.30 Üçüncü Panel: Kürt Meselesi ve Çözüm Perspektifleri
AK Parti, Orhan Atalay, Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Üyesi
BDP, Sırrı Süreyya Önder, Anayasa Komisyon Üyesi
CHP, Atilla Kart, Anayasa Komisyon Üyesi (teyit bekleniyor)
Moderatör: Cengiz Çandar, Gazeteci
12.30-14.00 Ara
14.00-17.00 Dördüncü Panel: Çatışma Çözümleri ve Müzakere
Demokratik Müzakere Yöntemleri
Didem Akyel Collinsworth, Uluslararası Kriz Grubu
Temas Grubu ve Diyalog
Şahismail Bedirhanoğlu, GÜNSİAD
İrlanda Örneği
Angela Mickley, Potsdam Üniversitesi
Moderator: Mithat Sancar, Ankara Üniversitesi
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Dış ve Güvenlik Politikası

Ülkeler ve kültürlerarası köprüler kurmak için çalışıyoruz…
Heinrich Böll Stiftung Derneği olarak; Türkiye-AB arasında ve Türkiye’nin bulunduğu bölge için dış politika anlamında yapıcı bir rol üstlenmesi için politikalar oluşturmak üzere katkı sunmaya çalışıyoruz. HBSD, sivil toplum, siyaset, medya ve bilim çevreleri arasında diyalog olanakları yaratarak çeşitli sorunlar ve güncel durumlar karşısında karşılıklı anlayışın artırılmasını hedefleyen çalışmalar yürütüyoruz. Türkiye’nin Kafkasya ve Ortadoğu’daki cinsiyet adaletli itilaf yönetimi konusunda yapıcı bir rol üstlenmesine yönelik girişimlerde bulunuyoruz.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Uluslararası Konferans
Türkiye’nin Dış Siyasetini Çözmek

3-4 Aralık 2011 Elite World Hotel / Şehit Muhtar Caddesi No.42 Taksim İstanbul
Daha önceki toplantılarda Türkiye’nin dış siyaseti, komşu ülkelerle ilişkileri değerlendirildi; Türkiye hükümetinin dış politikasının başarılı olup olmadığı tartışıldı. Türkiye’nin dış politika alanındaki adımlarına ilişkin farklı bakış açılarıyla yazılmış makale, yorum ve analizlere internet sayfamızda ulaşabilirsiniz (www.tr.boell.org).
Türkiye, AB üye adayı ve NATO üyesı olmanın dışında dış politika alanında son yıllarda birçok girişimde bulundu. Bütün dünyada olduğu gibi, dış politika alanındaki bu girişimler komşu ülkelerdeki “Arap Baharı”ndan ve direnişten etkilendi. Bu yeni gelişmeler Türkiye’nin dış, özellikle de ‘komşularla sıfır sorun politikası’ için zorluklar getirmiştir.
Uluslararası konferansımızda hem Türkiye’nin dış politika alanında attığı yeni adımlarını ve çok kutuplu yeni dünya düzeninde artan önemini değerlendirmek, hem de bölgesel dinamiklerin ve gelişmelerin Türkiye’ye etkisini tartışmak istiyoruz.
Konferansımız, Türkiye’nin dış politikası konusunda uzman bilim insanları, sivil toplum temsilcileri ve politikacıları bir araya getirecek. Konferans sırasında paneller ve yuvarlak masa toplantıları düzenleyerek çok boyutlu bir tartışma ve fikir alışverişine zemin hazırlamak istiyoruz. Paneller daha geniş bir kitleye hitap ederken, çeşitli konuları ele alan yuvarlak masa toplantıları uzmanlar arasında detaylı fikir alışverişlerine fırsat verecek.
Konferans ve yuvarlak masa toplantıları sırasında Türkçe, İngilizce (bazen de Rusça ve Almanca) eşzamanlı çeviri yapılacak. Konferans ve yuvarlak masala toplantılarına katılmak için lütfen buradan ulaşabileceğiniz katılımcı formunu doldurunuz.(göndereceğiniz form için herhangi bir teyid mesajı gönderilmeyecektir)
Hep birlikte ilginç ve verimli tartışmalar yaşayacağımızı umuyor sizleri konferansımıza davet ediyoruz.
Ulrike Dufner & Christian Eichenmüller
Program aşağıdaki gibidir:
03 Aralık 2011, Cumartesi
9:00 Açılış
Ralf Fücks, Heinrich-Böll-Stiftung e.V., Eş başkanı, Almanya
9:30 Ana Konuşma:
Yeni Dünya Düzeninde Türkiye
Soli Özel, Kadir Has Üniversitesi, Türkiye
10:00 Açık Panel
Türkiye, Avrupa Birliği ve ABD
Birinci Bölüm: Türkiye ile Avrupa Birliği
Kolaylaştırıcı: Joost Lagendijk, İstanbul Politikalar Merkezi, Türkiye
Manuel Sarrazin, Alman Federal Meclisi Milletvekili, Almanya
Fuat Keyman, İstanbul Politikalar Merkezi, Türkiye
François Naucodie, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu
11:15 Çay molası
11:30 İkinci Bölüm: Türkiye – ABD İlişkileri
Kolaylaştırıcı: Jens Siegert, Heinrich-Böll-Stiftung Moskova Ofis Temsilcisi, Rusya
Morton Abramowitz, Türkiye eski ABD Büyükelçisi, ABD
Ilter Turan, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Türkiye
12:45 Öğle Yemeği
14:00 Yuvarlak Masa Toplantıları
Yuvarlak Masa Toplantısı A.1
Tarihle Yüzleşmek
Kolaylaştırıcı: Wolfgang Klotz, Heinrich-Böll-Stiftung, Güney Doğu Avrupa Ofisi Temsilcisi, Sırbistan
Dennis Gratz, Saraybosna Üniversitesi, Bosna-Hersek
Mithat Sancar, Ankara Üniversitesi, Türkiye
Arsenij Roginskij, Memorial, Rusya
Yuvarlak Masa Toplantısı A.2
İran ve Türkiye: Birbirine rakip iki bölgesel güç ve Batı’nın bölgeye bakışı
Kolaylaştırıcı: Gregor Enste, Heinrich-Böll-Stiftung e.V., Uluslararası ve Güvenlik Politikaları Bölümü Başkanı
Walter Posch, Alman Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Enstitüsü– SWP, Almanya
Bahman Nirumand, Yazar ve Gazeteci, Almanya
Yuvarlak Masa Toplantısı A.3
Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Rolü
Kolaylaştırıcı: Claude Weinber, Heinrich Böll Stiftung Brüksel Ofisi Temsilcisi
Abdullah Al-Saidi, Uluslararası Barış Enstitüsü, ABD
Mustafa Aydın, Kadir Has Üniversitesi, Rektörü, Türkiye
Dimitar Bechev, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi, Bulgaristan
17:30 Kokteyl
Pazar, 04.12.2011
9:30 Açık Oturum
Türkiye ve Orta Doğu’nun Yeni Gerçekleri
Kolaylaştırıcı: Ulrike Dufner, Heinrich-Böll-Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi
Claudia Roth, Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı, Almanya
Abdel Monem Said Aly, Başkan, Al-Ahram Siyasal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi, Mısır
Oded Eran, Ulusal Güvenlik Araştırma Enstitüsü Müdürü, İsrail
Akif Çağatay Kılıç, Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye (tbc)
12:00 Öğle Yemeği
13:00 Yuvarlak Masa Toplantıları
Yuvarlak Masa Toplantısı B.1
Dış Politika = Ekonomik Çıkar?
Kolaylaştırıcı: İpek İlkkaracan, İstanbul Teknik Üniversitesi, Türkiye
Mohamad Chatah, Lübnan Cumhuriyeti, eski Finans Bakanı ve Başbakan’ın eski Danışmanı
Ziya Öniş, Koç Üniversitesi, Türkiye
Mehmet Karlı, Oxford Üniversitesi, Birleşik Krallık
Yuvarlak Masa Toplantısı B.2
Yurtdışında Türkiye algısı – Uluslararası kültürel üretim ve yansımaları
Kolaylaştırıcı: Çiğdem Mater, Ermenistan Türkiye Sinema Platformu Koordinatör, Türkiye
Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Türkiye
Serhan Ada, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Türkiye
Helena Nassif, Westminster Üniversitesi, Birleşik Krallık
Yuvarlak Masa Toplantısı B.3
Boru Hatları ve Siyaset
Kolaylaştırıcı: Oğuz Türkyılmaz, Dünya Enerji Konseyi, Türk Milli Komitesi
Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye
Necdet Pamir, Enerji Politikalar Komitesi Başkanı; Petrol Mühendisleri Odası, Türkiye
Ahmet Kasım Han, Kadir Has Üniversitesi, Türkiye
Manana Kochladze, Yeşil Alternatif, Gürcistan
16:00 Yuvarlak Masa Toplantılarının Sonuçları
Wolfgang Klotz, Heinrich-Böll-Stiftung, Güney-Doğu Avrupa Ofisi Temsilcisi, Sırbistan
Gregor Enste, Heinrich-Böll-Stiftung, Dış ve Güvenlik Politikaları Bölümü Başkanı, Almanya
Claude Weinber, Heinrich-Böll-Stiftung, Brüksel Ofisi Temsilcisi
Sebastian Gräfe, Heinrich-Böll-Stiftung, Washington Ofisi, ABD Çiğdem Mater, Ermenistan Türkiye Sinema Platformu Koordinatör, Türkiye
Oğuz Türkyılmaz, Dünya Enerji Konseyi, Türk Milli Komitesi Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye
17:30 Kapanış
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Panel
Ermeni Soykırımı ve Alman Kamuoyu
- Soykırım konusu Türkiye’deki sivil toplum çevrelerinde giderek artan oranda tartışılıyor olsa da, bu durum resmi politika için geçerli değil. Türkiye tarihinin bu kısmıyla ilgilenmek isteyen bilimadamları ve yazarlar, cezai takibatı ve itibarlarının kamusal alanda yerle bir edilmesini göze almak zorunda. Heinrich Böll Stiftung Derneği 22 Eylül 2011 Türkiye saati 21:00'de Berlin'de Almanya, Ermenistan ve Türkiye’den konuklarla Almanya’nın Ermeni Soykırımı konusunda gösterdiği tavrı tartışacak. Tartışma paneli sitemizden canlı yayınlanmıştır. devamı»
http://www.youtube.com/watch?v=RgGFmun1evs&feature=youtu.be
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Etkinlik Raporu
Mağrip ve Maşrık ülkelerindeki ayaklanmalar ve Türkiye’ye etkileri

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği 19 Mart 2011 tarihinde Arap ve Kuzey Afrika ülkelerindeki dönüşüm hareketlerinin Türkiye’ye etkileriyle ilgili bir yuvarlak masa toplantısı düzenledi. Etkinlik ofisimizin, Türkiye’nin dış politikasını ve bu politikanın yeni dünya düzenindeki yerini mercek altına alan dış politika programının bir parçası.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki yaşanan kırılmayı anlamaya yönelik yaklaşımlar
Öncelikle şunu tespit etmeliyiz: Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri öngörmek mümkün değildi. Ancak bir şeylerin değişeceği önceden de tahmin edilebiliyordu.
Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Dr. Fulya Atacan, bu durumu İstanbul’da beklenen depreme, yani herkesin olacağını bildiği, ama tam olarak ne zaman olacağını bilmediği büyük depreme benzetti.
İstanbul Kadir Has Üniversitesi’nden Doçent Dr. Soli Özel ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmaları açıklarken, tek tek bir dizi olayla ilgili uzun vadeli gelişmelerin etkileşimine değindi:
- Internet sayesinde yeni küresel networkler ve bugüne değin bilim insanlarının gerektiğince anlayamadığı ve analizlerine dahil etmediği farklılaşmış düşünceler gelişti.
- Orta Doğu 1989’dan sonra dünyanın çoğu bölgesinin aksine, küreselleşmeye bağlı olarak gelişen reform sürecine direndi. Reformların on yıllardır gerçekleşmemesinin sorumlularından biri de, iktidarlarından vazgeçmeyen devlet başkanlarıydı. Bu başkanların yerini kimin alacağıyla ilgili bir krizin patlak vereceği ise, beklenen bir durumdu.
- Bu ülkelerdeki demografik gelişmeleri ve özellikle de genç toplumları göz ardı etmek mümkün değil. Güncel gelişmelerde ifadesini bulan nesillerarası bir çatışmadan söz etmek kesinlikle mümkün.
Soli Özel bölgedeki bir dizi önemli olayı şöyle sıraladı:
- 2002 tarihli BM Arap İnsani Kalkınma Raporu ve bunu takip eden dört rapor Arap dünyasının yüzüne kendi durumu hakkında korkunç bir ayna tuttu. Aynada görünen, bu ülkelerde özgürlüklerin, kadın haklarının ve katılımcılığın olmamasıydı. Rapora göre, Arap coğrafyasında yaşayan 300 milyon insanın yarattığı katma değer sadece İspanya’nın seviyesine dahi ulaşamıyor. Bütün Arap coğrafyasındaki kitap üretimi ancak Yunanistan’daki kadar ve bölgedeki kadınların sadece % 50’si okuma yazma biliyor.
- 2003 Irak Savaşı: ABD amaçlarına ulaşamamış olsa da, savaşı takiben Irak’ta seçimler yapıldı ve bir azınlığın toplum üzerindeki iktidarını sona erdiren bir hükümet kuruldu. Bunlar önemli gelişmelerdi ve bir yandan da büyük ağabeyi ABD böylece teşhir edilmiş oldu.
- 2005: Hariri’nin öldürülmesinin, bunu takiben başlayan toplumsal hareket ve bir milyondan fazla insanın katıldığı yürüyüşlerin sonunda Suriye birliklerinin geri çekilmesinin, halkların kendi kaderlerini tayin etmesi bağlamında önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün.
- Mısır’daki 2005 seçimleri ve hükümetin –ABD’nin de baskısıyla-, Müslüman Kardeşler’in parlamentoya girmesine rıza göstermek zorunda kalmasının nedenlerinden biri olan „Kifaya Hareketi“. Bu gelişmeleri Mısır halkının özgürleşmesi yönünde atılmış bir adım olarak değerlendirmek gerekiyor.
- Arap coğrafyasında gerçekleşen en özgür seçim olarak nitelendirebileceğimiz 2006 Mısır seçimleri. Uluslararası camiada onay bulmayan bu seçimler, yine de bu ülkelerin halklarının özgürleşmesi bağlamında yeni bir örnek teşkil ediyor.
- Bir başka önemli husus, Arap rejimlerinin 2006’da Hizbullah’a karşı yürütülen savaşta ve 2008 Gazze Savaşı’nda İsrail’le yakın ilişkiye girmeleri. Böylece insanlar Arap rejimlerinin meşruiyetini sorgulamaya başladı. Bunu Arap halklarının Ahmedinejat ve Edoğan’a gösterdikleri sempatiden de anlamak mümkün.
- Ve nihayet, Mübarek rejiminin 2010 parlamento seçimlerine pervasızca hile karıştırması.
- Soli Özel, önemli bir dönüm noktası olarak da Muhammed Buazizi’nin, şahsına yapılan haksızlıklar karşısında intihar saldırısı yerine kendini yakarak tepki göstermesi olduğunu ifade etti. Böylece, bir muhalefet aracı olarak şiddetin de sembolik olarak sonu gelmiş oldu.
Tunus ve Mısır’daki protestoların, ağırlıklı olarak kentsel bir olgu ve kısmen de nesillerarası çatışmanın ifadesi olduğunu belirten Soli Özel, toplamda yukarıdaki hususların ışığında bakıldığında, bölgedeki rejimlerin halkların yönetime katılma yönündeki baskılarına artık direnemeyeceklerini ifade etti.
Türkiye her zamanki gibi kendiyle meşgul
Marmara Üniversitesi’nden Doçent Yüksel Taşkın yaptığı konuşmada, Tunus ve Mısır’daki gelişmelere Türkiye’den gelen farklı tepkilere yer verdi. Taşkın, Türkiye’de ne laik-Kemalist, ne de muhafazakâr- dinci çevrelerin Orta Doğu’daki gelişmelere gerekli ilgiyi gösterdiğini vurguladı. Basın ve görsel medyanın gelişmelere oldukça gecikmeli olarak yer verdiğini söyleyen Taşkın, bunun arkasında Türkiye’deki yaygın bir ruh halinin yattığını, Türkiye’nin kendini bölgeyi etkileyecek ve değişiklikleri tetikleyebilecek bir „lider güç“ olarak algıladığını, AKP ve partinin önde gelenlerinin de bu ruh halini paylaştıklarını belirtti.
Yapılan konuşmalarda toplamda bölgedeki gelişmelerin Türkiye açısından anlamı tartışıldı. Taşkın, her zaman olduğu gibi gözlerin Türkiye’ye çevrildiğini söyledi. Yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin tek tek ülkeler açısından ne anlama geldiği ikinci plandaydı. Sol basın, yaşananların bir devrim olup olmadığı sorusuna yöneldi. Kemalist çevreler, bu ülkelerde ikinci bir AKP yeşerebileceği endişesini dile getirdi. Bir başka yaklaşım da, İran Devrimi’yle kurulan paralelliklerdi. Bu bağlamda, İslami güçlerin başarı sağlayıp, direnişi ele geçirip geçirmeyeceği sorusu gündeme geldi. Liberal demokratlar ise, post- İslamcı bir dönemin başladığını vurguladı. Hareketin İslamcılar tarafından başlatılmamış ve onlar tarafından yürütülmemiş olması gerçeği, sonuçta farklı düşüncelerin uzlaşabilecekleri bir zemin teşkil etmiş oldu.
Fulya Atacan Mısır’daki protestoları Müslüman Kardeşler değil, büyük oranda seküler – ya da kimi çevrelerin deyişiyle- post-İslami güçlerin başlattığını belirtti. Ama bir taraftan da egemen çevrelerin en önemli muhalefet hareketi olarak kabul ettiği Müslüman Kardeşler’in şu anda gelişmelerden en kârlı çıkan grup olduğu yönündeki endişelerini ve bu nedenle hareketin gelecekte de post- İslami bir hareket olarak nitelendirilmesinin ne derece doğru olacağı konusundaki kuşkularını dile getirdi.
Bir Tabu: Orta Doğu’ya “Türkiye Modeli”
Türkiye’nin rolü ile bağlantılı olarak özellikle Kemalist çevrelerde „Türkiye Modeli“ kavramına kuşkuyla yaklaşılıyor. Bu kavramın ülkede neredeyse bir tabu olduğu ve refleksvari bir tavırla reddedildiği söylenebilir. Özellikle Kemalist çevreler, Türkiye Modeli’nden aslında „ılımlı İslam“ ve „biraz demokrasi“ anlaşıldığını, Orta Doğu’da daha fazla demokrasi olamayacağı, Türkiye de dahil olmak üzere bu coğrafyada ikinci sınıf bir demokrasinin yeterli olacağı düşüncesinin yattığını ve „model“ yaklaşımının sonuçta Türkiye’nin Avrupa değil, bir Orta Doğu ülkesi olarak konumlandırdığını dile getiriyor. Bu şekilde dile getirilen, aslında Türkiye’yle ilgili bir kimlik sorunsalı: Türkiye Avrupa’ya mı, yoksa Arap coğrafyasına mı dahil?
İslamcı-muhafazakâr Ali Bulaç da, Taşkın gibi, bu hareketleri yeni bir politik İslamcı dalganın ve hatta -AKP gibi- daha güçlü hakiki akımların oluşmasına neden olan post- kolonyal bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirdi. Taşkın ise, Bulaç’ın “model” sözcüğünü kullanmadan Türkiye’yi model gösterdiğini söyledi.
Taşkın’a göre, Tunus’taki Nahda Hareketi ve Mısır’daki Vasat Partisi’yle – sonuçta Türkiye’yle değil-AKP arasında paralelliklere işaret ediliyor. İran bağlamında Türkiye’nin sorunlu bir konumda bulunduğunu, Türkiye’nin mümkün olduğunca bu konuda tepki göstermemeye çalıştığını dile getiren Taşkın, İran’daki muhalif harekete uygulanan baskıların Türkiye’de her kesimde göz ardı edildiğini ve muhalefetin yakın olduğu Türkiye’deki seküler çevrelerin ise sustuğunu belirtti.
Taskin bu tabudan kurtulmak gerektiğini ve bir modelden söz etmenin mümkün olduğunu söyledi: Taşkın’a göre örn. İran ve Suriye’de Türkiye’ye yoğun bir ilgi mevcut. Türkiye „sokaktaki insan“ için, içinde yaşadığı toplumdan daha özgür bir toplum ve bir taraftan da Orta Doğu ülkeleri için gösterdiği ekonomik başarı bağlamında da çekici bir ülke; yani Türkiye’nin model olmasından bu ülkeler için de benzer bir ekonomik kalkınma çıkarımı yapılıyor. Taşkın, Türkiye ve komşuları arasında artan turizm ve televizyon yayınlarının da etken olduğu, giderek artan bağlantıları ve yakınlaşmayı da unutmamak gerektiğini belirtti.
Sabancı Üniversitesi’nden Profesör Ahmet Evin’in ise önümüzdeki aylarda Türkiye’nin bölgede aktif bir rol üstleneceği konusundaki kuşkularını dile getirdi. Evin, Türkiye’nin iç politika gündemini bu ülkelerdeki gelişmeler sonunda geri plana iteceğini belirtti. Gazeteci, aktivist Ertuğrul Kürkçü de benzer bir yorum yaparak, Türkiye’de muhalif grupların karşı karşıya geldiği bir durumda uluslararası çevrelerde bir model olarak görülmesinin bir paradoks olduğunu ve ülkenin başkalarının sorunlarıyla ilgilenmektense ülke içindeki sorunlarla ilgilenmesi gerektiğini ve bu yüzden „model“ anlayışının bütünüyle yersiz ve anlamsız olduğunu vurguladı.
”Let’s go East” – Eksen kayması tartışması ne anlama geliyor?
Yüksel Taşkın, Türkiye’nin bir eksen kayması yaşadığı ve Batı’ya sırtını döndüğü iddialarıyla ilgili tartışmalar hususunda, Türkiye’nin Doğu’daki komşularıyla toplumsal ve siyasi bağlarının arttığını, ancak Türk hükümetinin „Neden Şengen benzeri bir sistemi Orta Doğu’daki komşularımızla kurmayalım?“ yaklaşımıyla, bir kimlik sorunundan ziyade, ABD ve AB’yle müzakerelerde elini güçlendirmeyi amaçladığını söyledi. Türkiye’de çok okunan köşe yazarlardan Ece Temelkuran ise, Türkiye’nin „Batı“ ile ilişkisindeki „ikileme“ değinerek şunları söyledi: Türkiye bir yandan yerinin „Batı“ da olmasını istiyor, ama öte yandan da „Batı“ karşısında aşağılık kompleksi var. Oysa Orta Doğu’ya yaklaşımında -kısmen tarihten kaynaklanan, kısmen de ırkçı bir yaklaşımla- bir ağırlığı olduğunu düşünüyor. Hem muhafazakâr çevreler, hem de solcular arasındaki milliyetçilik burada önemli bir rol oynuyor.
„ Standart beden“ ( „One size fits all“) politikasından vazgeçmek gerekiyor
Ahmet Evin bir ülkeden diğerine sıçrayan ayaklanmalar bağlamında küreselleşmenin ve gelişmelerin her ülkede farklı sonuçlar yaratacağının altını çizdiği konuşmasında, ABD ve bir kısım Avrupa ülkesinin bölge ülkeleriyle ilgili bu güne kadar yürüttüğü „one size fits all“ politikasının gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. Evin’e göre, ABD yürüttüğü politikalar sonucunda bölgedeki güvenilirliğini ve gücünü hissedilir ölçüde yitirmiş durumda.
Son olarak Ertuğrul Kürkçü ayaklanmaların artık Arap ülkeleriyle sınırlı olmadığını, Kafkasya’da ve Kürdistan’da da gösterilerin başladığını, Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde dahi sokağa inme düşüncesinin var olduğuna dikkat çekti.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
7-10 Temmuz 2011
ERMENİSTAN VE TÜRKİYE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI ARASINDA DİYALOG
Türkiye ve Ermenistan’daki sivil toplum kuruluşları arasındaki ANİ DİYALOĞU Heinrich Böll Derneği Güney Kafkasya Bölge Ofisi ve Heinrich Böll Derneği Türkiye Temsilciliği arasında ortak bir girişim olup, Ermenistan Kafkasya Enstitüsü ile işbirliği içinde gerçekleştirilmektedir. ANİ DİYALOĞU sırasıyla Ermenistan ve Türkiye’de yılda bir kez düzenlenmektedir. Birinci ANİ DİYALOĞU 14-17 Ekim 2010 tarihleri arasında Erivan’da gerçekleşmiştir.
ANİ DİYALOĞUNUN amacı Türkiye ve Ermenistan’daki sivil toplum kuruluşları arasındaki yakınlaşmayı güçlendirmek ve böylece uzlaşmaya ve karşılıklı bağların devlet düzeyinde normalleştirilmesine katkıda bulunmaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için ANİ DİYALOĞU bir yandan Ermenistan ve Türkiye toplumlarının tarihi mirasın getirdiği yükle başa çıkma çabalarını teşvik ederken diğer yandan da iki ülkenin de sürdürülebilir demokratik kalkınması yönündeki çabaları desteklemektedir. ANİ DİYALOĞU bu alandaki diğer sivil toplum girişimleriyle oluşacak bir sinerjiyi amaçlamaktadır. Ani Diyaloğu Çekirdek Grubu katılımcıları belirlemek, gündemi oluşturmak ve oturumlara başkanlık etmekle görevlidir. Bu grup Türkiye ve Ermenistan yakınlaşması alanında faaliyet gösteren Ermenistan ve Türkiye sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşmaktadır. İkinci ANİ DİYALOĞU Heybeliada’da 7-10 Temmuz 2011 tarihlerinde Ermenistan ve Türkiye’den 20’şer kişi olmak üzere 40 katılımcıyla gerçekleşecektir. Panel oturumları, çalışma grubu toplantıları ve sosyal ve kültürel faaliyetlerden oluşacaktır. ANİ DİYALOĞU’nun ana teması ‘’Ermenistan ve Türkiye’de Toplum ve Devlet’’olacaktır.
ANİ DİYALOĞU 2011 hala güçlü bir merkeziyetçi yönetime sahip iki geçiş ülkesi olan Ermenistan ve Türkiye’de devlet-toplum ilişkisine odaklanacaktır. Her iki ülkenin gündeminde de ‘’devleti toplum müdahalesinden koruyan’’ siyasi sistemlerden bireyi devlet müdahalesinden koruyan ve yurttaşın devlet üzerindeki denetimini garanti altına alan demokratik sistemlere geçiş bulunmaktadır. Ancak hem Türkiye hem de Ermenistan’ın parlamenter yapıları ve seçim sistemleri toplumsal cinsiyet, sosyal gruplar ve azınlıklar açısından yeterli temsil sağlayamamaktadır. Basın özgürlüğü, basında kalite ve çeşitlilik hala sınırlı olup basında mülkiyetin belli gruplarda toplanmasından kaynaklanan bir kısıtlama da söz konusudur. Yerel yönetimler güçsüzdür ve yetki alanları çoğunlukla muğlaktır. Yurttaşların siyasete katılımı düşüktür ve her iki ülkede de özellikle doğal kaynakla ve enerji politikası gibi ulusal çapta önem arz eden alanlarda karar alım süreçlerine sivil toplum kuruluşlarının katılımı önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Öte yandan sivil toplum kuruluşları çeşitli konularda savunuculuk yapmak ve siyasetin yönünü belirlemek konusunda gerekli güçten ve örgütlenme kapasitesinden yoksundur. Ermenistan’da temel güçlük, 70 yıl boyunca ülkeye hâkim olan Sovyet yönetiminin mirasının üstesinden gelmektir. SSCB’nin, Ermenistan’a miras olarak bıraktıkları harap olmuş etkinlikten yoksun bir ekonomi, büyük yolsuzluklar, yetersiz düzeylerde kalan yurttaş girişimi ve sorumluluk duygusu, yönetişim kurumlarına duyulan güven eksikliği, artık var olmayan bir yerel yönetim ve zayıf bir sivil toplumdan ibarettir. 20 yıllık geçiş döneminde Ermenistan demokratik bir yönetişim için gerekli tüm ‘’resmi’’ kurumları ve prosedürleri kurmuştur; ancak gerçekte bütün bu kurum ve prosedürler demokratik standartlara uyma konusunda çoğunlukla başarısız olmuştur. Geçiş döneminin başarı veya başarısızlığı, yeni yapının gerçek anlamda demokratik bir içerikle doldurulup doldurulamayacağına bağlıdır. On yıllardır Türkiye’nin önündeki temel güçlükler Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve bu dönemin Kemalist ilkeleri olan laiklik, milliyetçilik ve otoriter devlet yapısıyla bağlantılıdır. Bunun yanı sıra son 50 yıldan Türkiye’ye, üç askeri darbe ve bir post-modern askeri darbeden bölünmüş bir toplum, temel haklardan hala faydalanamayan etnik ve dini gruplar ve yerel yönetimlerin yetkilerinin sınırlı olduğu merkeziyetçi ve etkinlikten yoksun yönetim yapıları miras kalmıştır. Türkiye’de her ne kadar on yıllarca süregelen bir parlamenter demokrasi için gerekli kurum ve prosedürler bulunsa da bunlar demokratik siyasi sistemin temel kriterlerini karşılama konusunda eksik kalmaktadır. Önümüzdeki aylarda mevcut anayasanın değiştirilmesi ve bu anayasa değişikliği sürecine yurttaşların katılım derecesi Türkiye’nin demokratik bir toplum yapısına geçişi için kilometre taşı niteliğinde olacaktır. Yukarıda belirtilenler ışığında ikinci ANI DİYALOGU Çalışma gruplarının konu başlıkları:
- Yerel yönetim görevi, rolü ve geliştirilmesi
- Seçimler ve temsil
- İfade özgürlüğü ve basının gelişimi
- Yurttaş katılımı
- Çevre ve doğal kaynaklar: sivil toplumun rolü
Her biri en fazla 12 katılımcıdan oluşacak çalışma gruplarının amacı katılımcılar arasında network oluşturmak ve görüş alışverişi olanakları yaratmak, katılımcılar arasında ortak ilgi alanlarını belirlemek ve gelecekteki işbirliği için plan yapmaktır. Panel oturumları gündemdeki konulara odaklanacak ve Çalışma Gruplarının görüş ve önerilerini sunmasına imkan sağlayacaktır. ANI DİYALOGU sırasında tasarlanan ortak projelerin gerçekleştirilmesi katılımcılara bağlı olacak ve düzenleyici kurumlar tarafından üstlenilemeyecektir. Panel oturumları sırasında Ermenice, Türkçe ve İngilizce simültane çeviri yapılacaktır; çalışma grupları oturumlarında ise ardıl çeviri yapılacaktır. Kimler başvurabilir? Başvurular Ermenistan ve Türkiye arasındaki diyalogla ilgilenen ve diğer ülkedeki STK’larla faal bağlar kurmak isteyen tüm sivil toplum aktivistlerine açıktır. Genç başvuru sahiplerinin başvuruları öncelikli olarak değerlendirilecektir.(18-35 yaş arası). Sürecin devamlılığını sağlamak için ikinci ANİ DİYALOG katılımcılarının 1/3’ü birinci ANİ DİYALOG katılımcıları arasından seçilecektir.
Nasıl başvurulur?
Başvuru sahipleri
- Başvuru formunu doldurmalı; (forma www.ani-dialogue.eu sayfasından ulasabilirsiniz)
- ANİ DİYALOĞU ana temasıyla ilgili motivasyonlarını ve ilgilerini belirtmeli;
- Çalışma grubu seçimlerini sebepleriyle birlikte belirtmeli (en fazla iki seçenek olmak üzere) ve çalışma grubuna muhtemel katkılarını ifade etmeliler;
- Panel oturumları ve çalışma gruplarından beklentilerini belirtmeliler.;
- İki referans (kurum veya kişi ve irtibat bilgileri) göstermeliler, referans mektubu gerekli değildir;
- Özgeçmişleri ile ilgili detaylı bilgi vermeliler. (çalışma alanları ve ilgilendikleri çalışma konuları, STK’lardaki rolleri ve mevcut projeleri vs.)
- Başvurular Ermenice, İngilizce veya Türkçe olarak application@ani-dialogue.eu adresine veya yverdioglu@boell-tr.org adresine gönderilmelidir.
Başvurular için son tarih 01.05.2011
Detaylı bilgi için lütfen internet sitemizi ziyaret ediniz. www.ani-dialogue.eu
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Ermenistan ile Türkiye STKları arası
14-18 Ekim 2010 Yerevan
Öyle görünüyor ki Ermenistan ile Türkiye hükümetleri arasındaki ikili ilişkiler yeniden çıkmaz bir yola sapıyor. Sınırların açılması ve diplomatik tanımaya yönelik anlaşma ile sonuçlanacağı umut edilen en son deneme tekrar bir hayalkırıklığına dönüştü. Öbür tarafta, birkaç yıldır Ermenistan ve Türkiye halkları aralarında ağ ve ilişki kurma çabaları karşılıklı anlayışın yükseltilmesine ve ancak iki devletin arasında değil aynı zamanda da iki toplumun arasında olan engellerin kaldırılmasına yönelik diyalog faaliyetinde bulunuyorlar. Kültürel, bilimsel ve sivil alandaki işbirliği çabalarının arttırılması gelecekte devletler seviyesindeki yakınlaşmayı destekleyebilme açısından umut vericidir. Ayrıca, iki hükümet arası olumlu bir iklim oluşturulursa bile, iki toplum arasındaki ilişkilerin de geliştirilmesine ihtiyaç olacaktır.
Kafkas Enstitüsü ile Heinrich Böll Stiftung Derneği Güney Kafkas ve Türkiye ofisleri ile ortaklaşa, Ermenistan ve Türkiye’den gelen sivil toplum örgütleri arasında ANİ DİYALOG süreci girişiminde bulunmaktadır.
Bu diyalog süreci ile karşılıklı anlayışın yükselmesi, karşılıklı önyargıların azalması ve alttan sınırların açılması ve ikili ilişkilerin normale dönüştürülmesi ile ilgili iki hükümete yönelik baskı yaratılması hedeflenmektedir.
Tarihi mirasın iki toplumda ne kadar ağır bir yük olduğunu bilerek, ANİ DİYALOG süreci, bu konuda var olan kaygıların paylaşılmasına yer vermektedir. ANİ DİYALOG sürecini organize edenler, iki toplumun ancak tarihle yüzleşme ile ilgili bir diyalog sürdürmesi konusunda ortak bir ilgisi olmadığını, ayrıca iki ülkenin sürdürebilir ve demokratik bir kalkınmasının güçlendirilmesi ve bu hedefe doğru faaliyette bulunan sivil toplum örgütlerinin desteklenmesinin de ortak bir ilgi ve hedef olduğunu düşünmektedir.
Türkiye ve Ermenistan’lı STK temsilcilerinden oluşan çekirdek grup ile ANİ DİYALOG sürecini organize edenler, ortaklaşa iki ülkeden yirmişer STK temsilcisinin katılımı ile bu süreci başlatmaya karar verdi.
2010 yılı ANİ DİYALOG toplantıları sırasında alttaki çalışma grupları oluşturulacaktır:
v Kültür ve Miras
v Eğitim ve Bilim
v Çevre
v İnsan Hakları ve Demokratikleşme
v Medya ve Gazetecilik
Düzenlenecek açık oturumlar sırasında bölgesel konular, demokratik, ekonomik ve siyasi değişim ve de barış dolu ortak gelecek gibi konular irdelenecektir. Saha gezileri ve Ermenistan’da bulunan uzman veya kurumların ziyaretleri ile bu beş günlük program doldurulacaktır.
ANİ DİYALOG sırasında Ermenice, İngilizce ve Türkçe dillerinde simültane çeviri olacaktır. Bütün katılım masrafları düzenleyiciler tarafından karşılanacaktır.
Kim katılım için başvurabilir?
Başvuru sahipleri
• Sivil toplum kuruluşlarında angaje olmalı
• Türkiye ile Ermenistan arası diyalog ile ilgilenmeli
• STKlar ve partner kuruluşlar Ermenistan-Türkiye sınırının öbür tarafında olanlar ile aktif bir bağın oluşturulması ile ilgilenmeli
18 ile 35 yaş arası olanlar özellikle başvuru konusunda teşvik edilmektedir.
Nasıl başvurulabilir?
Başvuru sahipleri
- Başvuru formunu doldurup
- En fazla 200 kelimelik ve Ermenice/İngilizce veya Türkçe dilinde olan bir motivasyon mektubu ile elektronik posta yoluyla
application@ani-dialogue.eu adresine başvurabilir
25 Ağustos 2010 tarihi en son başvuru tarihidir.
Daha ayrıntılı bilgi için www.ani-dialogue.eu web sayfamıza bakabilirsiniz.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
‘MAVİ MARMARA’NIN ARDINDAN
10.06.2010
‘Mavi Marmara’ saldırısı Orta Doğu ve dünya dengelerini derinden etkileyeceğe benziyor. İsrail’in bu son hukuk dışı davranışının ve neden olduğu ölümlerin yarattığı kriz iyi yönetilmediği takdirde Türkiye-İsrail ilişkilerinde kalıcı hasarlara yol açabilir. Bölgede mevcut gerginlikleri daha da artırabilir.
Ama bölge ve dünya barışı için bir fırsata da dönüşebilir. Başta İsrail olmak üzere bölge aktörlerini uluslararası hukuk ilkelerine uymak dışında bir yol olmadığına ikna edebilir. Hem Araplara hem İsrail’e birbirlerinin karşılıklı yaşam hakkını tanımaktan başka seçenekleri olmadığını gösterebilir. Bir ilk adım olarak İsrail’i Gazze halkının ıstıraplarına son vermeye sevk edebilir (Nitekim İsrail ablukayı hafifleteceğine dair bir ilk işaret vermeye mecbur oldu). Halen donmuş olan Filistin sorununun çözümü yolunda ciddi görüşmelerin başlatılmasını tetikleyebilir.
Olası gelişmelerde baş rollerden biri tabii ki Türkiye’ye ait. Türkiye’nin şimdiye kadarki tutumunu eleştirmek mümkün değil. Türk hükümetinin bir çok uluslu sivil toplum yardım kuruluşunun bir bakıma kendi ülkesiyle özdeşleşmiş savunmasız gemisinin İsrail askerlerince uluslararası sularda zapt edilmesine ve kendi vatandaşlarının katledilmesine kayıtsız kalması düşünülemezdi. Bu tepkisini öncelikle uluslararası platformlarda dile getirmesi ve uluslararası toplumu arkasına almaya özen göstermesi isabetliydi. İnsani değerlerden ve hukuktan güç alan argümanları İsrail’in tüm mazeret yaratma çabalarına kapıyı kapadı.
Başbakan Erdoğan’ın sert söylemi aslında Türkiye’de toplumun bütün kesimlerinde kabaran ve muhalefet partilerinin de körüklediği infialin yansıması. Erdoğan çoğunlukla bu infialin İsrail halkına değil Netanyahu-Liberman hükümetine yönelik olduğunu altını çizmeye gayret etti. Daha da önemlisi İsrail aleyhtarlığının Türkiye’deki Musevi azınlığı olumsuz etkilememesi gereğini sürekli vurguladı. Bunda başarılı da oldu.
Buna karşı Erdoğan’ın İsrail eleştirilerindeki vurguların zaman zaman İslami renklere bürünmesi, söyleminde neredeyse düşman bir ülke için kullanılabilecek terimler yer alması dünyada ve özellikle Batı’da giderek fazla rahatsızlık yaratıyor. ‘Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu?’ sorusu sadece İsrail ve ABD’deki Musevi lobisi veya Bush döneminden kalma neo-con çevrelerinde sorulmuyor.
Türkiye’nin ‘eksen değiştirdiğini’ şimdiden söylemek zor. Artan ekonomik gücünün ve son yıllarda izlediği çok yönlü dış politikasının yükselttiği profilinin Türkiye’nin hareket serbestliğini arttırdığı açık. Şimdiye kadar Ankara’nın Batı ile her zaman aynı paralelde olmayan girişimlerinin çoğunu Batı camiası –bu arada AB- üyelerinin her birinin zaten kendi çıkarlarını kollamak için sahip olduğu serbestlik çerçevesinde görmek mümkün. Türkiye’nin Rusya dahil bütün komşularıyla geliştirdiği yakın ilişkilerin, bölgesel ve bölge dışı atılımlarının rahatsızlık yaratması için neden yok. Hatta, nükleer silahlanmanın önlenmesi konusundaki ilkeli tutumu ve kendi çıkarlarına da zarar verecek bir ambargo uygulanmasını önlemeye çalışmasının meşruluğu ışığında Türkiye’nin İran politikasını dahi Batı karşıtlığı olarak mahkum etmek kolay değil.
Ancak yine de Ankara’nın serbestliğinin Ankara’nın geleneksel Batı aidiyeti temelli denge politikalarının çizdiği bazı sınırları var. Bu sınırlara din ve etnik temelli dış politika gütmemek de dahil, bölgedeki ihtilaflarda geri dönülmeyecek şekilde taraf haline gelmemek de. Bu çerçevede, Türkiye’nin İsrail hükümetinin Gazze’deki gayrı insani politikalarını bazen uluslararası hukuk ve insanlık değerleri ölçütlerinden saparak eleştirmesi, hele hele İsrail’i değişmez hasım ilan etmesi de bu sınırları zorluyor.
Erdoğan hükümetinin dış dünyada çatışma yerine işbirliği kavramını, orman kanunu yerine hukuk ve insani değerleri savunarak kazandığı nüfuz halen bir sınavdan geçiyor. Din ve etnik motifli bir popülizme kurban edilmediği takdirde bu nüfuzu Türkiye’yi bölge barışını gerçekleştirmekte en etkin aktör haline getirir. Aksi halde bizzat Türkiye bölgenin sorunlarının bir parçası haline gelir.
Krizin fırsata dönüşmesinde diğer baş rol tabii ki İsrail’in. Netanyahu hükümetinin bugünkü izolasyonist ve hukuk ve insani değerlere nazaran güvenliğe ödünsüz öncelik veren politikalarını kısa dönemde ve gerekli ölçüde değiştirmesini ve adil ve dengeli bir Orta Doğu barışının önünü açmasını beklemek fazla gerçekçi değil. Ancak halen oluşan uluslararası baskı ve artık Gazze’deki ablukanın sürdürülemez olduğunu da kabul eden ABD’nin kayıtsız şartsız desteğinde açılan gedikler zaman içinde İsrail’in de daha makul politikalara yöneltilebileceği umudunu veriyor. Bu ülkede güvenliğin aslında ancak barış ile sağlanabileceğini anlayan bir muhalefetin sesinin giderek daha gür çıkması bu umudu destekliyor.
Nihayet, bölgedeki iki müttefiki arasında kalmış gözüken ABD’nin belirleyici gücünü ne yönde kullanacağı da son derece önemli. Evet, Mavi Marmara bir yandan ABD’ye İsrail’i uluslararası hukuk ve vicdan gereklerine uymaya yönlendirme cesaretini verdi. Ama diğer yandan Türkiye-İsrail ilişkilerini tamir için yaratıcı çözümler bulma sorumluluğunu da yükledi. Krizin tekrar gündemin ön sıralarına getirdiği Filistin sorununun çözümü için ilgili bütün tarafları masaya oturtabilecek yegane güç de hala ABD. Vaşington’un artık bazı Bush kalıntısı ön yargılardan kurtulup ciddi adımlar atıp atamayacağını göreceğiz.
Temel Iskit, em. Diplomat
‘MAVİ MARMARA’NIN ARDINDAN
- 31 Mayıs 2010 tarihinde Mavi Marmara saldırısı ile Orta Doğu ve Dünya dengelerinin derinden etkilenmesi, bugüne kadarki süreçte ülkelerin, siyasetçilerinin bu durumu yönetme biçimleri ve olası seçeneklerin neler olabileceğine dair em. Diplomat Temel İskit'in değerlendirme makalesine buradan ulaşabilirsiniz. devamı»
- Konuyla ilgili George Gaicaman'in Almanca makalesi için tıklayınız
- Konuyla ilgili Telaviv Üniversitesinde Profesör Dan Jocobson'un Almanca makalesi için tıklayınız
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Rapor
Dünya Bankasının yolsuzlukla mücadele çabaları yolsuzlukla malul mü?
- 2009 yılında Dünya Bankası Bağımsız Değerlendirme Grubu (IEG), kurumun yürüttüğü yardım programlarında dolandırıcılık ve yolsuzluk risklerine dair yetersizlikleri kanıtlarıyla, bugüne kadar benzeri görülmemiş 700 sayfalık bir değerlendirme ile yayınladı. İlgili linkten rapora ve Nancy Alexander, Beatrice Edwards ve Bruce Rich’in konuya ilişikin kaleme aldıkları yazıya ulaşabilirsiniz.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Türkİye İsraİl İLİşkİlerİ
Dr. Brom: İsrail Kürtlere karşı nötr
Roni Alasor – Aknews - Brussels
http://www.aknews.com/tr/aknews/4/118553/
Brüksel, 25 Şubat (AKnews) – İsrailli emekli General Dr. Shlomo Brom, “İsrail’in ne Kürtlere karşı bir pozisyonda olduğunu ve ne de Kürtler’le birlikte başkalarına karşı hareket ettiğini” belirtti.
Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından 23 Şubat 2010’da, Beliçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen bir toplantıda giderek “olumsuz” bir havaya girdiği söylenen Türkiye - İsrail ilişkileri masaya yatırıldı.
Orta Doğu ile ilgilenen çok sayıda uzman, politikacı, diplomat ve analistin katıldığı toplantıda konuşan İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden (INSS) emekli General Dr. Shlomo Brom, “Türkiye - İsrail ilişkilerinin aslında normal olarak devam ettiğini” söyledi.
Asıl sorunun siyasilerin üslubundan kaynaklandığını kaydeden Brom, İsrail’in Türkiye ile askeri ve teknolojik alanlarda hala iyi ilişkiler içinde olduğunu söyledi.
Emekli General Dr. Shlomo Brom, “2002 yılında İslamcı AKP’nin iktidara gelmesinden sonra Türkiye’nin iç ve dış politikalarında radikal gelişmeler yaşandı. Ortaya çıkan bu yeni durum kuşkusuz Türkiye İsrail ilişkilerini de etkiledi” dedi.
AKnews muhabirinin, “Türkiye İsrail ilişkileri özellikle 1990’lı yıllarda oldukça ileri düzeydeydi. Biliyorsunuz o yıllarda Türkiye ile Kürt hareketi arasında ciddi bir savaş vardı. İsrail’in Türk ordusuna verdiği yüksek teknoloji, gelişmiş silahlar ve istihbaratın Kürtlere karşı kullandığına dair yoğun eleşti
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Amza’dan Vali Demirtaş’a ziyaretSri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Paaker Mohideen Amza, Vali Mahmut Demirtaş’ı makamında ziyaret etti.
Efkan Ala: 8 bin 113 kişi tutuklandıİçişleri Bakanı Efkan Ala, darbe girişimi soruşturmasında gözaltı ve tutuklama rakamlarını açıkladı
Korgeneral Yılmaz ve Tümgeneral Darendeli tutuklandıDiyarbakır’da darbe girişimi ile ilgili başlatılan soruşturma çerçevesine gözaltına alınan 7’nci Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz ve 2’nci Birleştirilmiş Hava Harekat Merkezi Komutanı Tümgeneral Atilla Darendeli tutuklandı.Haber Yazılımı: CM Bilişim





.20160727090929.jpg)












