• BIST 77.898
  • Altın 128,241
  • Dolar 2,9840
  • Euro 3,3058
  • Adana : 35 °C
  • İzmir : 38 °C
  • Ankara : 32 °C

Haşhaşiler ve Hasan SABBAH

18.04.2014 11:07
Talat Özyürek / Yazar

Talat Özyürek / Yazar

 

           Öncelikle şunu söylemeliyim ki; geçmişte yaşamış bazı kişilerle çeteler, günümüzde hayatını sürdüren kişiler ve örgütlerle benzerlikler gösterebilir. Bu, aynı sürecin tekrar yaşanmaya başlandığı anlamına gelmez ki tarihsel süreci bu güne aynen uyarlamak ve bu anlamda teşbihler yapmak hem adaletsizce hem de sofistikçe olabilir. Bu zaruri açıklamadan sonra Hasan Sabbah (haşhaşin) örgütlenmesine gelebiliriz.

            Mizariler, Fatimiler ve Şia kolu ebu cafer sadık’ın oğlu musa kazım’ı tanıdılar. Önce biat ettiler kendine fakat büyük oğlu ismaile inanan biat edenlerden ona izfeten adlandırılan mısır fatimilerinin andogtrine ettikleri Dailer vasıtası ile oluşan bir mezhep. Bunun içinde birde nizari kolu var, haşhaşilik bu kola dayanır. (Hasan Sabbah efsanesinin yayılmasının ana kaynağı İtalyan gezgin ve korsan Marko Polo’ dur.)   1090 yılının eylül ayında şii (ali’ye yandaş olanlar) bir din adamı olan Hasan Sabbah ezoterik ve batini örgütü Haşhaşileri kuran ve liderliğini yaptığı dini tarikat ve siyasi bir örgütün başıdır. Önce İran daha sonra da Suriyeye yayılmışlardır. Tarihin kaydettiği en planlı programlı ve gizemli terörist başlarından biridir. 1034-1124 yılları arasında yaşamıştır. Bir dönem Nizamülmülk emrinde Selçuklular ( islam dünyasına yaptığı hizmeti hiçbir devlet yapmamıştır.) devletinde devlet hizmetine girmiş, devleti tanımış, yanlılar edinmiş sonrasında ise isyan edip, Alamut dağına çekilmiş, dağın tepesine inşaa ettiği kaleyi de âlemin ilk “terör merkezi” ne dönüştürmüştür. Gençlerin dini hislerini istismar ederek çeşitli vaadlerle bünyesine katmıştır. Bir çoğunu da cenneti vaad ederek kullanmıştır. Kimini propagandist, kimini diplomat, kimini de terörist olarak eğitmiştir. Bunları yaparken ilk istikameti Selçuklular olmuştur. Devletin içine yerleştirdiği yandaşları vasıtası ile devleti içten içe kemirmeye başladı. Önce teknokratlar işin farkında olamadılar. Devlette görev almak isteyen gençlerin “dindar” görüntüsüne kandılar. Halbuki bunlar devlet hiyerarşisinin emrinde değil, Alamutun emrinde çalışıyorlardı. bir süre sonra bu gerçek ortaya çıkacak ve parelel yapı deşifre olacaktı. böylece savaşım hem sertleşecek hemde alenen yapılmaya başlanacaktı ki nitekim öylede  oldu. örgütte fazlasıyla düzen ve katı hiyerarşi hakimdi.gruplar halinde hareket ediliyor, her grup liderine gözü kapalı itaat ediyorlardı. fakat devlet içindeki uzantılar fark edilince H.SABBAH’ın tesiri kırılmaya başladı. etkisinin kırıldığının farkına varınca da müridlerince dini psikoloji içinde suikastlere başladılar. suikastlerdeki ana doneleri zehirdi. müridleri üzerindeki etkisi o kadar fazlaydı ki konukları geldiği zaman müridlerinin kendisine olan bağlılıklarını göstermek için rastgele birini çağırır, kendisini kalenin tepesinden uçuruma atmasını isterdi. tabi ki bu istek sorgulanmadan uygulanırdı, haşhaşilik tarihte hiç görülmemiş askeri siyasi yöntem geliştirmişlerdi, propagandayı siyasi ve taktik olarak kullanıp bir yandan da yandaşlarının sayısını artırıyorlardı. bu aynı zamanda bir güç gösterisi olup bu gücün karşısında kimsenin duramayacağı itikati iyiden iyiye yayılıyordu ki süreç içerisinde bunun hiç de böyle olmadığı görüldü. Nitekim gücünü milletten almayan hiçbir gücün egemen olamayacağı anlaşıldı.  Anlaşılmasına da devletin pek çok göz bebeği (nizamülmülk) suikastlerle şehit edildi. Nihayetinde Hasan Sabbah gerisinde güçlü bir silahlı örgüt ve “KORKU İMPARATORLUĞU” bırakarak 1124 yılında öldü. Fakat örgüt ta ki Moğol istilasına kadar ayakta kalmaya çalışsa da nihayet Hülagü Han “terörist üretim merkezi” olarak yıllar boyu faaliyet gösteren Alamut kalesini 1256 yılında yerle yeksan etti.

“fitne gizli kaldığı ölçüde etkili olur”

“geçmişin gölgesi uzun olur”

“Hasan Sabbah yalçın bir kalenin tepesinde yaşaya bir adam, kartal yuvası bir kalede oturuyor. Alamut kalesinde kralları deviren kendince adalet dağıtan dehşet bir adam, zamanın birinde Selçuklu hükümdarı sultan Selahattin Hasan Sabbahın peşine kendi avcılarını göndermiş, Hasan Sabbahın kellesini istemiş. Gel zaman git zaman Hasan Sabbahın elçisi sultana gitmiş.

 -Sultanım size bir lafım olacak.. Sultan söyle demiş. Fakat bu kalabalıkta olmaz deyince elçi, sultan kalabalığı göndermiş. Elçi bu korumalarda gitsin lafım sana deyince, sultan merak içerisinde korumaları da göndermiş. O zaman elçi sultanın yanındaki 2 kölemene bakıp demiş ki; onları da gönder. Sultan onları göndermem onlar benim oğullarım, en çok onlara güvenirim, biz üçümüz biriz, hadi söyle yahut git demiş. O zaman elçi o iki kölemen korumaya dönüp, size kılıçlarınızı çekin ve hükümdara kıyın desem ne yaparsınız.. 2 kölemen tereddüt etmeden elçiye emrin olur demiş. Bunun üzerine elçi arkasına dahi bakmadan çıkıp gitmiş. Ertesi gün sultan selahattin, Hasan Sabbahın arkasına yolladığı kelle avcılarını geri çağırmış.   

   Bu yazıda yeni bir şey söyleyip söylemediğimin takdirini sizlere bırakıyorum. Umarım bu güne dek bildiklerinizin üstüne ufacık da olsa bir bilgi eklemişimdir.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Adana Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim