Hem kanserle, hem cehaletle savaşıyor

Emekli Öğretmen Suzan Önal, bir yandan pençesine düştüğü hastalıkla yaşam savaşı verirken, bir yandan da iyi bir eğitimcinin nasıl mücadeleci ve ilkeli olması gerektiğini, Yazarımız Melahat Karataş’a anlattı. Hala evinde öğrencilerini sınava hazırlayan Önal, “Her zaman öğretmenden çok öğrencilerime, anne olmak istedim. Ben onların kalplerinde ve yüreklerinde yaşamak istedim. Benim kanser hastası olmamın en önemli nedenlerinden biri de, öğrencilerimin ailevi sorunları ve ülkemin görünmeyen gizli eksikleri ve problemleriydi. Anne baba arasındaki iletişim kopukluğu, kadına verilen eksik değer, kadının horlanması, bütün bunlar çocuklardaki mutsuzlukların sebebi" şeklinde konuştu.
Suzan Önal: Hastalığımdan çok ülkemin gidişatı beni üzüyor
Her geçen gün Türkiye'nin eğitimde karanlığa sürüklendiğini belirten Emekli Öğretmen Suzan Önal, sınav sisteminin de son derece yanlış olduğuna, Gazetemiz Yazarı Melahat Karataş’ın sorularını yanıtlarken açıklık getirdi.
Melahat Karataş: Bize kendinizden bahseder misiniz, Suzan Önal kimdir? Nasıl bir öğretmenlik hayatı olmuştur?
Suzan Önal: 1955 yılında Eskişehir’in küçük bir kasabasında dünyaya geldim. Çerkez bir ailenin çocuğuyum. Memleketimi, ülkemi, mesleğimi çok seviyorum. Kendim gibi bir öğretmenle evliyim, iki çocuk annesiyim. 35 yıllık öğretmenlik hayatımda en çok ilkem, Atatürk İlkeleri oldu. İyi ki Atatürkçü bir ailenin çocuğuyum, bundan gurur duyuyorum. Mesleğim boyunca hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmadan, öğrencilerime Atatürk İlke ve İnkılaplarını, eşitlik ve doğruluk yolunda her şeyi, yüreğimi gererek anlattım. Binlerce öğrenciyle, bayrak taşıdığıma inanıyorum. Gazi Ortaokuluna öğretmen olarak atandığımda 24 yaşımdaydım. Bu okula resmi olarak atanan, ilk öğretmen benim. Gazi Ortaokulundaki bir tarihin başlangıcıyım aslında. Öğretmenlik yaptığım sürece ne hayatımda, ne mesleğimde hiç hata yapmamaya özen gösterdim. Hep göründüğüm gibi olmaya çalıştım. Ancak küçük bir ikazla bir ders çıkışı, emekli olmaya karar verdim. Öğrencilerimle büyük hazırlıklar yaşadım, sürekli sınava öğrenci hazırladım. Fakat sınava hazırladığım öğrenciyi, hiçbir zaman para olarak görmedim. Her zaman başkalarının çok altında ücretle ders verdim. Sınava hazırladığım bu öğrencilerden, binde bir fire çıkmıştır. Yani bu işi hep helal yaptım, helal kazandım. Ancak sınava hazırlanan öğrenciye, duygusal olarak hep acıdım ve üzüldüm. Çünkü onlar çocukluklarını yaşamadan, sınavın arkasında koşuyorlar neye koştuklarını bilmeden. Üniversite kazanıyorlar, Anadolu Lisesi, Fen Lisesi kazanıyorlar, ama sonuç hüsran. Örneğin benim iki çocuğum, Üniversite bitirdi. Yurt dışında okudu, yabancı dilleri var. Ama böyle bir diplomanın, 1000 TL’ye çalışması hazmedilecek bir şey olmadığı için, çocuklarımdan biri galeri açtı. Araba alıp satıyor. Diğeri de, araba yıkıyor. Bunlar Türkiye’deki eğitilmiş insanların hak ettikleri yerler değil. Ülkemizde dürüst olmanın, iyi eğitim almanın bedeli bu olmamalı.
Melahat Karataş: Uzun zamandır çocuklar TEOG sınavına hazırlandı. Bu sınavla ilgili bilgi verir misiniz?
Suzan Önal: TEOK Sınavı, Ortaokul öğrencilerinin başarılarını ölçmeye yönelik bir sınav. Bir eğitimci olarak, ben bunun objektif bir değerlendirme olduğuna inanmıyorum. Çünkü yıllardır sınavlara öğrenci hazırlıyorum. Bir öğrencinin koskoca bir yılda hazırlandığı şey, 1 saat gibi, 2 saat gibi, kısa bir sürede değerlendirmeye objektif bakılamaz. Bu çocuklar Ortaokul seviyesinde her dönem, iki TEOK yaşıyor. Bu TEOK’lar okul ortalamalarıyla birlikte, bu çocuğa bir başarı notu oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak bu başarıda objektif değil. Çünkü köy okullarındaki çocukların ortalamaları, hep en yüksek dereceden geliyor. Kaldı ki oradaki eğitimle, bizim buradaki bir Gazi Okulundaki çocuğun eğitimi arasında, dünyalar kadar fark var. Fakat o çocuğun ortalaması en yüksek değerden alınırken, buradaki çocuk objektif değerlendirmeye girdiği için, ortalaması düşük oluyor. Bir kere burada büyük bir haksızlık yaşıyor çocuk. İkinci büyük yanlış ise, çocuğun çok kısa bir sürede, test ortamında değerlendirilmesi. Buda objektif değil bana göre.
Melahat Karataş: TEOK Sınavının çocuklara artısı ve eksisi neler?
Suzan Önal: Bu sınavın çocuklara bir getirisinin olduğuna hiç inanmıyorum. Ama götürüsü çok fazla. Bir kere çocuğun üzerinde çok büyük bir aile baskı var. Okulda öğretmen baskısı, not ortalama baskısı var. Çocuk eve gitmekten ürküyor, okula gelmekten ürküyor. Oysa ev ve okul çocuğun yaşam alanı. İkisinden de yılıyor. Anne sürekli çocuğa, kaç soru çözdün? Oysaki çocuk çözmek istemiyor, yanlışlarıyla yüzleşmek istemiyor. Her veli çocuğuna özel ders aldırma imkanına sahip değil, özel ders almayan çocukların çok büyük eksikleri çıkıyor. Yani her veli 1 saatine 70 bin verip, özel ders aldıramıyor. Öyle ise eğitimde bir yanlışlık söz konusu.
Melahat Karataş: Sizin çocuklarınızda bu tür sınavlardan geçti. Neler hissetmiştiniz?
Suzan Önal: Benim çocuklarım bu sınava girerken de aynı üzüntüyü yaşadım. Özellikle küçük oğlumu Anadolu Lisesi sınavına hazırlarken, sabahtan öğlene kadar ders çalıştırıp, bu süre içinde tuvalete dahi yalnızca bir kere gitmesine izin veriyordum. Eğitimci olarak bu yanlışı bende yaptım. Çünkü sistemin çarkında hepimiz birlikte dönüyoruz. Ben öğretmenim diye bir şey değişmiyor, bu yanlış çarkta hep birlikte döndük. Sınava hazırlanmamız çok zor oldu. Evet iyi bir Anadolu Lisesi kazandı benim çocuğum, ama sonuçta ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Bu nedenle ben sınava olan güvenimi kaybettim. Güvenimi kaybettiğim içinde, çocukların çocukluklarını böyle bir sınavın arkasında harcamalarına çok üzülüyorum. Ayrıca doğru bulmuyorum.
Melahat Karataş: Eğitimin bu sınavla, yani TEOK’la objektif değerlendirme yaptığına inanıyor musunuz?
Suzan Önal: Kesinlikle hayır. Çünkü bir yılda öğrenilen şey, 1 saatte yapılan test uygulamayla değerlendirilemez. Çocuğun o anki ruh hali ne? Bunu sorgulamak lazım. Veli baskısı var, öğretmen baskısı var, toplumsal baskı var. Hele velinin hocalara ve özel derslere verdiği paranın baskısı çok ağır. Veli çocuğa hep parayla konuşuyor, “sana şu kadar ders parası verdim, sana şu kadar kurs parası verdim” kendi penceresinden velide haklı. Çünkü çok zor şartlarda böyle bir bütçe oluşturuyor aileler. Dolayısıyla, bu saydıklarım arka arkaya çocuğa tokat gibi oluyor.
Melahat Karataş: Sınav sözcüğü çocukta ne gibi duygular yaratır?
Suzan Önal: Benim derse gelen öğrencilerimle iletişimim çok güzel. Bunun sebebi, ben sınavı her zaman tiye alıyorum. Çocuğa ders çalıştırıyorum, fakat çalıştırırken de şunu söylüyorum, “Ben sana elektrik problemi öğretirken, bu problemin 55 yıllık hayatımda bana hiçbir faydası olmadı. Ama sistem bunu getirmişse, ben bunu üzülerek sana öğretiyorum” diyerek çocukları hayata karşı motive ediyorum. Bana göre çocuklara önce hayatı sevmeyi öğretmeliyiz.
Melahat Karataş: Veliler bu sınavları önemsemekte haklı mı?
Suzan Önal: Veli kendi penceresinden baktığında haklı. Sanıyor ki çocuğu bu sınavı kazandığında, diğer sınavı da kazandığında, üniversiteden diplomayı aldığında, gerçekten bir şey olacak. Ama bu gün toplumda üniversite mezunlarının yüzde 70’inden fazlası, ayda 1000 TL’ye çalışıyor. Bir ayda bu parayla bir genç, ne yapabilir sorarım sizlere? Hiçbir şey yapamaz. Keşke bundan 25 yıl önce bende çocuklarımı çırak olarak bir yerlere verseydim, birer sanatları olurdu en azından. Bakın şimdi ne eşimle benim, nede çocuklarımın emeklerinin, günümüz eğitim koşullarında hiçbir kıymeti ve önemi yok. Bunu görmek hem bir anne olarak, hem de bir öğretmen olarak beni derinden yaralıyor.
Melahat Karataş: Sınavlara öğrenci hazırlayan bir tecrübe olarak, sınavın öz eleştirisini yaparmısınız?
Suzan Önal: Öncelikle sınavda sistem bana göre yanlış. Neden derseniz, çocuklar branş eğitim almıyorlar. Bizim çocuklarımız Avrupa'daki gibi branş eğitimi almış olsa, mesela salyangozun dolaşım sistemi diyoruz, falanca eğrelti otunun kromozom sayısı diyoruz. Eğrelti otunun kromozom sayısının bir çocuğa getirisi olacağına inanmıyorum. Eğrelti otunun kromozom sayısından bana ne, ya da çocuğuma ne. Eğer ki benim öğrencim Genetik Mühendisi olacaksa, bu kromozom sayısını bilsin. Ama, şu anda bunu bilmesinin bir faydasının olacağına inanmıyorum. Onun için eğitim önce branşlaşmalı. Benim ülkemde de, Avrupa’daki gibi branş eğitim sistemi isterim ve adil olmalı. Yani öğrencinin not ortalaması, öğretmenin vicdanıyla değerlendirilmeli. Akılcı değerlendirilmeli, öğrencinin hakkı olan şekilde değerlendirilmeli. Yoksa tanıdık aracılar ile ortalama notu yükseltilmemeli. Ya da köydeki öğrenci gibi, kafadan 100 puan verilmemeli öğrenciye.
Melahat Karataş: Yılların birikim ve tecrübesine sahip bir öğretmen olarak, şu anki eğitim sistemine bakış açınız nedir?
Suzan Önal: Sistemde çok arkalardan gelen aksaklıklar var. Birinci ve en büyük aksaklık, “sınav sistemi” Ortaokul öğrencisi sınavla geleceğini oluşturma yaşında değildir. Onun için bu sistem bana göre değiştirilmeli ve branş eğitimine dönülmeli. Eğitimde eşitlik çok önemli bir unsur. Şimdi bakıyorum, İmam Hatipteki öğrenciler daha güzel yerlere geliyor. Bu öğrencilere bir çok haklar tanındı. Oysaki İmam Hatipte okuyan bir öğrenci ile, Fen Lisesinde okuyan bir öğrencinin, illaki eğitimde farklılıkları olması lazım. Bir kere emek farklı, statü farklı, zekaları ve kapasiteleri farklı. Onun için bu öğrencileri aynı kefeye koyup tartmamamız lazım. Siyasetle eğitimi karıştırmamak lazım. Fakat şu an ki eğitim sisteminde, bu hızla eğitimin kalbine kadar dinle karıştırılıp inmiş durumda.
Melahat Karataş: Onkoloji hastasısınız ve tedavi görüyorsunuz. Buna rağmen eğitim hayatınızın merkezi. Nasıl bir aşk sizdeki anlatır mısınız?
Suzan Önal: Bundan 3 yıl önce rahatsızlandım ve çok büyük bir “lenf ameliyatı” oldum. Onkoloji hastasıyım ve o arada emekli olmadım. Bunun sebebi maaşımda fark eden 500 TL değildi. Ben eğitimi, öğretmenliği ve öğrencilerimi hayatım boyunca çok sevdim. Her zaman öğretmenden çok öğrencilerime, anne olmak istedim. Ben onların kalplerinde ve yüreklerinde yaşamak istedim. Benim kanser olmamın en önemli nedenlerinden biri de, öğrencilerimin ailevi sorunları ve ülkemin görünmeyen gizli eksikleri ve problemleriydi. Anne baba arasındaki iletişim kopukluğu, kadına verilen eksik değer, kadının horlanması, bütün bunlar çocuklardaki mutsuzlukların sebebi. Size bir örnek vermek istiyorum; bir öğrencim uzun süre gelmedi, daha sonra geldiğinde kendisiyle konuştuğumda içini açtı. Babasının annesini dövdüğünü, döverken farklı eziyetlerde yaptığını ağlayarak anlattı. Bu çocuğun üzüntüsünü, o yaşlı gözlerini, bir hafta kadar canımda, ciğerimde, yüreğimde yaşadım. O kadar hissederek öğretmenlik yaptım ki, bu hissiyatlı öğretmenlik sürem, bana çok büyük sağlık problemleri yaşattı. Şu an da tekrar, Onkoloji servisinde tedaviye başladım. İkinci kez, Onkoloji öyküm yenilendi. Ama yinede öleceğim saniyeye kadar, öğrencimle birlikte olmak ve ona bir şeyler vermek, en büyük ilkem. Bundan da hiç pişmanlık duymadım.
Rahatsızlandığım günden bu güne kadar, hastalığımı öğrencilerime hissettirmemeye çalıştım. Mesela geçen hafta 20 yıl önce mezun ettiğim bir öğrencimin, hastalandığımı duyup bana gelmesi sebebi ile, birkaç televizyon programına, konuşmacı olarak davet edildiğimde kabul etmedim. Çünkü öğrencilerimin beni saçsız bir şekilde görüp, çok üzüleceklerini düşünerek, bu teklifleri geri çevirdim. Saçımın olmamasından utanmıyorum, bunları aştım zaten. Ama onlar beni böyle görmeye alışık olmadıkları için, çocuklarımı üzmek istemedim. Onlar yalnızca benim öğrencim değil, çocuklarım oldu her zaman.
Melahat Karataş: Bir nefer olarak, kişisel özelliğinizden küçük bir örnek verirmisiniz?
Suzan Önal: Benim hastalığımdan çok beni üzen ülkem. Ülkemi çok seviyorum, Türk olduğum için gurur duyuyorum. Ve bu gururu ölene kadar taşıyacağım. Çocuklarımın da benim kadar vatanlarına, milletlerine, bağlı olduklarını biliyorum. Örneğin 10 Kasım törenine, başımı örtmeden Atamızın törenine katıldım. Bundan gurur duydum ve orada tören bitene kadar, hastalığıma rağmen kaldım. Tören bitiminde evime geldiğimde, çok ciddi şekilde rahatsızlandım. Ama benim hastalığım, o törene katılmama engel olmamalıydı. Ülke ve millet sevdam o anki acılarımı bastırmalıydı. İşte bu benim karakteristik özelliklerimden yalnızca biri.
Melahat Karataş: Velilere tavsiyeleriniz neler?
Suzan Önal: Bu çocuklar zaten tonlarca yükün altında. Nasıl ki herkesin ressam olamayacağı gibi, herkesin sınav kazanamayacağını, her öğrencinin bu potansiyelde olmadığını sayın velilerimin de bilmesini isterim. O nedenle, sakın ola ki çocuklarınızı başkaları ile kıyaslamayın. Kaç soru çözdün? Neden çözemedin? Diye haksızlık yapmayın. Zaten kazanamayan çocuğun üzüntüsü kendisine yetiyor. Birde velinin suçlarcasına çocuğun başına kalkması, son derece saçma. Sınav çok büyük bir yarış, evet siz belki çocuğunuzu en iyi yerde görmek istiyorsunuz, ama onun bir çocuk olduğunu unutmayın. Çocukların, çocukluklarını yaşamalarına fırsat verin.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kızılay milli irade nöbetine devam ediyorAdana’da, demokrasi nöbetine katılanlara, Türk Kızılayı tarafından gece boyunca çorba, çay ve su ikramında bulunuldu.Haber Yazılımı: CM Bilişim





.20160727090929.jpg)












