İki büyük ozan: Kul Mustafa ve Aşık Seyrani

Adana Medya halk ozanlarımızı anmaya ve anlatmaya devam ediyor. Kültürümüzün yozlaşmaya doğru ilerlediği günümüzde, ozanlarımızın yüzyıllar öncesinden yaktığı meşaleyi taşıyacak çağdaş halk ozanları yetişmesi adına, değerlerimizi yakından tanımamız ve öğrenmemiz gerekiyor. Bu ay sayfamızı Kayıkçı Kul Mustafa ve Aşık Seyrani’ye ayırdık.
SAZIN VE SÖZÜN USTASI: KAYIKÇI KUL MUSAFA
Kayıkçı Kul Mustafa, Türk Halk Edebiyatı'nın Bektaşî koluna bağlı halk ozanıdır. Şairin doğum ve ölümüyle ilgili net bilgiler bulunmamakla beraber; 17. yüzyıl ozanı olduğu belirlenebilmiştir. Kimi kaynaklarca 1658'de öldüğü rivayet edilmektedir. Ancak bu iddianın tersi olarak 1659'dan sonra öldüğünü savunan araştırmalar da vardır. Edebiyatçı Ahmet Kabaklı ise Kayıkçı Kul Mustafa'nın ölümünün 1646'dan sonra gerçekleştiğini söylemektedir. Ozanın, nerede doğduğu konusunda da yeterli bilgi yoktur. Ancak Genç Osman Türküsü'nün Osman Şevki Uludağ tarafından Aydın çevresinde derlenmesi; şairin dilinde görülen "bencileyin, sencileyin" gibi arkaik kelimelerin bugün Nazilli ağzında hala kullanılması ve ozanın hayatının ilk döneminin bahriyeli olarak geçmesi (Aydın eski bir denizci beyliğidir) gibi bilgileri birleştirdiğimizde; Kayıkçı Kul Mustafa'nın Aydın - Nazilli çevresinde doğmuş olabileceği ihtimali güçlenmektedir. Ayrıca; sanatsal olarak büyük ölçüde etkilediği Aşık Ömer'in de aslen Aydınlı olduğuna dair iddialar bu savı önemli bir bilgi haline getirmektedir. Genç Osman Destanının Kayıkçı Kul Mustafa'nın en önemli eseri olduğu konusunda; edebiyat tarihçilerinin büyük bir bölümü ortak fikirdedir. Hatta bazı eserlerde Genç Osman Hikayesi, şairinin ismine eş değer görülmüş ve ansiklopedik madde başlıkları Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikayesi olarak adlandırılmıştır. Genç Osman Destanı aslen bir şiir olmasına rağmen; halk tarafından anonimleştirilmiş ve türkü, hikaye gibi varyantları ortaya çıkmıştır. Kayıkçı Kul Mustafa eserlerinde halk diline yakın ve Divan edebiyatı çizgisinden uzak bir söyleyişe sahiptir.[4] Ancak buna rağmen Nefi ile birlikte; Sultan Murat'ın en yakın iki musahibinden biridir. Kul Mustafa, döneminin Osmanlı Ordusu olan Yeniçeri Ocağı'nda kayışçı olarak çalıştığı için, kaynaklarda adı Kayışçı Mustafa olarak geçmektedir. Daha sonraki dönemde ise daha çok kayıkçı ön adıyla anılmıştır. Bir başka iddiaya göre ise; Osmanlı Donanması'na katılıp Küçük Murat Reis ile Cezayir'e gittiği için kendisine kayıkçı adı verilmiştir. Kayıkçı'nın Murat Reis ile yaptığı deniz seferleri sırasında yazdığı dörtlükler bu olasılığı güçlendirmektedir. Aşağıdaki dörtlük Kayıkçı'nın deniz seferlerini anlattığı şiirlerine örnektir:
Kalktı yelken eyledi Murat Reis
Baş başa düşmana varırım demiş
Vaktinize hazır olun gaziler
Ya ser verir ya ser alırım demiş.
Türk edebiyatında bilinen üç tane Kul Mustafa olduğundan zaman zaman Kayıkçı Kul Mustafa'nın şiirleri bu ozanların şiirleriyle karıştırılmıştır. Kul Mustafa, Abaza Hasan Paşa İsyanı ve Bağdat Seferi gibi döneminin önemli olaylarını yaşamış ve bu olaylara şiirinde yer vermiştir. Olay örgüsünü gerçek yaşamdan alan şiirleri arasında Aksaraylı Genç Osman'nın ölümü üzerine yazdığı koçaklama-destan tarzındaki şiiri özellikle sınır boylarındaki askerler tarafından benimsenmiş; bazı edebiyat otoritelerince de kabul görüp, "kahramanın adını günümüze getirmiş, kendi adını da ölümsüz yapmış" şeklinde yorumlanmıştır. Kul Mustafa'nın Osmanlı gezgini Evliya Çelebi tarafından, Seyahatname'de çöğür çalmayı bilen ozanlar arasında gösterilip; zamanının önemli el yazması dergilerinde ve cönklerde şiirlerinin yer alması; şairin döneminde bilinen bir ozan olduğunu göstermektedir.[6] Ozan, gerçek ününü söylediği lirik sevgi şiirleri ve özellikle koçaklama-destan türündeki başarısıyla elde etmiştir. Şiirlerinde genellikle 11'li hece ölçüsü kullanır; kullandığı dilde Divan Edebiyatı etkisi fazla görülmez. Ayrıca, Bektaşiliği benimsedikten sonra nefesler söylemiştir. Kayıkçı Kul Mustafa, döneminde halk edebiyatında da kendini göstermeye başlayan aruz vezninden etkilenmemiştir. Bu durumu edebiyat tarihçisi ve yazar Seyit Kemal Karaalioğlu şu şekilde açıklar: "Divan şiirinin etkisinden uzak, halk zevkine bağlı, doğal bir söyleyişle, XVII. yüzyılın ilk yarısında geniş bir üne kavuşur." Kayıkçı, Aşık Halk Edebiyatı'nın müşterek bir özelliği olarak hece ölçüsünü kullanmıştır. Hecenin 11'li vezni en çok tercih ettiği ve Genç Osman Destanı'nı yazdığı vezindir. Ancak özellikle Genç Osman Destanı'nın halk tarafından çeşitli varyantlarının oluşturması bu konudaki standart metnin elde edilmesini ve retorik araştırmaları zorlaştırmaktadır. Aşağıdaki Aydın yöresinden derlenen örnek üzerinden gidersek;
GENÇ OSMAN
Genç Osman dediğin bir küçük uşak,
beline bağlamış ibrişim kuşak,
Askerin içinde birinci uşak,
Allah Allah deyip geçer genç Osman...
Genç Osman dediğin bir küçük aslan,
Bağdat’ın içine girilmez yastan,
Her ana doğurmaz böyle bir aslan,
Allah Allah deyip geçer genç Osman...
Bağdat'ın kapısını Genç Osman Açtı,
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı,
Kelle koltuğunda üç gün savaştı,
Allah Allah deyip geçer Genç Osman...
DUYGULU VE DUYARLI BİR OZAN; AŞIK SEYRANİ
19’uncu yüzyıl gizemci halk şiirinin büyük ustası, kuşkusuz Seyrani'dir. Dehası, yergiciliği, taşlamacılığı, bir bakıma, gizemciliğini bastıran, haksızlığa, rüşvete, kıyıcılığa, toplumsal dengesizliklere, kaba sofuluğa, ahlaksızlığa karşı gözünü budaktan esirgemeden, korkmadan, çekinmeden savaşını veren, bu arada inancının gereklerini de bir yana itmeden, şiirsel yapıdan, söyleyişten uzaklaşmadan, etkin, kalıcı şiirlerini sazıyla halk içinde söyleyen güçlü bir ozanımız Seyrani'dir. Şiirlerinin çoğunun bugün de güncelliğini yitirmemiş olması, halk arasında büyük saygınlık kazanması, Seyrani'nin gücünün simgesidir. Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Bugün Kayseri ilinin ilçesi olan, o yıllarda Everek adıyla bilinen Develi'de doğmuştur. Asıl adı Mehmet'tir. Babası fakir bir mahalle camii imamı olan Hoca Cafer Efendi'dir. Çocukluğu ekonomik güçlüklerle geçmesine rağmen babasının sayesinde medrese eğitimi almaktan geri kalmamıştır. Seyrani'nin hayatı ile ilgili kesin bilgiler mevcut olmadığından halk kendisi için bazı menkıbeler yayarak bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Seyrani'nin ününü duyan çevre vilayet ve kaza aşıkları sık sık Develi'ye gelerek onunla atışırlar. Seyrani ustalığını konuşturarak onları pes ettirir. Ama artık ona Develi dar gelmeye başlamıştır, İstanbul'a gitmeyi arzular. Seyrani, büyük bir ihtimalle Sultan Abdülmecit'in tahta geçtiği yıl olan 1839 yılında İstanbul'a gelir. O yıllarda İstanbul'da semai kahvelerine, söz meclislerine ilgi gösterilir, aşıklar birer bilge kişi olarak görülür, dinlenirdi. Bu meclislerin tiryakileri, aşıkları yalnız bırakmaz, onları meclisten meclise, kahveden kahveye taşırlardı. Saray'da devlet erkanının konaklarında, zenginlerin köşklerinde bir araya gelen aşıklar, birbiriyle tanışır, söyleşir, atışırlardı. Bazı paşa ve beyler, şairleri himaye eder onlara rahat bir hayat sağlarlardı. Böylesi bir zamanda İstanbul'a giden Seyrani, zamanın saz ve kalem şairleriyle tanışır, bilişir. Seyrani, İstanbul'a gelmişken yarım kalan medrese öğrenimini tamamlar. Şu sözleriyle tanımlamıştır bu günlerini:
"Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani
Bütün tahsil etti ilmi irfanı
Sendeyken her türlü mürüvvet kanı
Bulmadın derdime çare İstanbul"
Ancak Seyrani karakteri gereği, etrafında gördüğü yanlışlıklara, bu yanlışlıkları yapan Padişah da olsa görmezlikten gelemeyen ve şiirlerinde bu durumları ağır bir şekilde hicveden bir şairdir. Bu yüzden hakkında soruşturma açılmış ve yakalanmamak için de Develi'li bir dostunun yardımıyla Develi'ye kaçmak zorunda kalmıştır. Bir süre burada kalan Seyrani daha sonra Halep'e gider. Burada da tutunamayan Seyrani tekrar Develi'ye gelir. Yakalandığı sinir hastalığından dolayı ona "Deli Seyrani" denmiş, son yıllarını Develi'de yoksulluk içinde geçirmiştir. Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak pek yanlış olmaz. Seyrani devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir. Şiirlerini daha çok hece ölçüsüyle yazmıştır. Asıl ününü hece ölçüsüyle yazdığı koşma, semai, destan, nefes ve şathiyeleriyle kazanmıştır. Şiirlerinde daha önce kimsede rastlanmayan kafiye yapılarına yer vermiştir. Şiirlerinde bazen bir tarikat ehli, bazen siyasi bir eleştirmen, bazen de koyu bir aşık olur. Bu da Seyrani'nin içten, dindar, duygulu ve duyarlı bir kişi olduğunu gösterir.
PİNTİNİN DİK KULAKLISI
Pintinin dik kulaklısı
Boynu yoğun eşek olur
Pek mülayim yolaklısı
Sanma tunçtan gevşek olur
Yolda koşar ive ive
Çarığını geve geve
Top vaktinde olur deve
Yük vaktinde köşek olur
Dök Seyrani gözden yaşı
Sağlıktır her işin başı
Merdin eşiğinin taşı
Kuş tüyünden döşek olur
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kızılay milli irade nöbetine devam ediyorAdana’da, demokrasi nöbetine katılanlara, Türk Kızılayı tarafından gece boyunca çorba, çay ve su ikramında bulunuldu.Haber Yazılımı: CM Bilişim





.20160727090929.jpg)












