Kur'an-ı Kerim'deki mele' ifadesi bize ne anlatıyor?

Bu haftaki yazımızda Kur’an-ı Kerim’de otuz ayrı yerde geçen mele’ ifadesi üzerinde durmak istiyoruz. Bu kelime, aynı görüş ve maksatla bir araya gelip şekil ve görünüşleri, kıymet ve önemleri ile göz dolduran heyet, seçkinler zümresi ve küçük grup anlamına geliyor.
âyet-i kerimelerde mele’ tabiri, genellikle iman karşısında yerini alan ve inkârı bir yol olarak benimseyip kabullenen toplumların önde gelenleri için kullanılıyor. (Bkz.: A’raf, 7/60, 66, 75, 90; Hûd, 11/27; Mü’minûn, 23/24) Aynı zamanda inancı ne olursa olsun bir hükümdarın çevresinde, kendileriyle sürekli istişare ettiği ve vereceği hükümlerde etkin bir zümreyi ifade için de bu kelimenin tercih edildiğine şahit oluyoruz.
Mesela Firavun’un, etrafında kendileriyle fikir alışverişinde bulunduğu ileri gelen kimseler içinde,Hz. Süleyman’ın yakınında kendileriyle istişare ettiği seçkin grup ve Belkıs’ın danışmanları için de mele’ tabiri kullanılıyor. Bir farkla ki, Firavun’un mele’i, makam ve mala dayalı zalim Mısır aristokrasisinden oluşurken Hz. Süleyman’ın mele’i, ilim sahibi mü’minlerden oluşuyor.
Muhataplarını küçük görürler
İşin ilginç tarafı, kendileri bu azınlığı teşkil ettikleri hâlde, düşman olarak niteledikleri ve bu açıdan da varlıklarından rahatsızlık duyarak tacize başladıkları kesimleri azınlık olarak tavsif etmeleri bunların ortak davranışları olarak karşımıza çıkıyor.
Mesela Firavun, bir taraftan Hz. Musa ve ona inananları tehdit ederken, diğer yandan da etrafında, “Esasen bunlar, çok küçük, sefil bir gruptur. Fakat bize karşı kızgın olup diş bilemektedirler. Biz de elbette uyanık, tedbirli bir topluluğuz” (Şuara, 26/54) diyerek kendi adına propaganda yapıyor.
Kur’an’da bahsi geçen bu zümrenin başlıca özellikleri şunlar: Zulmün her türlüsü onlara göre mubahtır. Muhataplarını küçük görüp aşağılama ortak tavırlarıdır. Karalama kampanyaları düzenleyip sözle başaramadıkları yerde tehdit ve akabinde de akla-hayale gelmedik şiddete başvurur ve her hâlükârda attıkları adımı neticelendirmek isterler.
Kendilerinin haklılıkları konusunda her fırsatı değerlendirip sürekli propaganda yapar ve etraflarından da hep alkış beklerler. Hoşlanmadıkları bir gelişme zuhur edip işler keyiflerine göre seyretmediğinde küplere biner ve etraflarına savaş açarlar; bu savaş, sadece yeni gelişen ve bir yönüyle insanların ümidi hâline gelen düşünceyi temsil edenlere karşı değil aynı zamanda bu düşüncelere sıcak bakıp ümit besleyen veya zulümsüz de bir dünyanın özlemini duyan herkese karşıdır. Aynı zamanda bunlar, fikirleri sabit, oldukça dogmatik ve sürekli hırçındırlar.
Herkes kendini yeniden sorgulamalı
Saymaya çalıştığımız özelliklerin hemen her biri, Yüce Kitabımızın ifadelerinden birer seçme ve iktibastır. Biraz daha derince üzerinde durulup ciddi bir değerlendirme yapılsa daha söylenecek nice vasıf ortaya çıkacaktır.
Mele’ tabiri ve ortak özellikleri ile ilgili olarak bütüncül bir bakış için Bakara Sûresi, 2/247; A’raf Sûresi, 7/60, 66, 75, 88, 90, 103, 109, 127; Hud Sûresi, 11/27, 38; Mü’minun Sûresi, 23/24, 33, 46; Şuara Sûresi, 26/34; Kasas Sûresi, 28/20, 38; Sad Sûresi, 38/6 ayetlerine bakabilirsiniz. Ayrıca Reşit Haylamaz Hoca’nın kaleme aldığı Güller ve Dikenler isimli kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
Önemli olan herkesin, bu vasıflardan hareketle yeniden kendini sorgulaması ve nerede durduğunu şöyle bir gözden geçirmesidir. Hz. Musa’nın arkasında hakka talipken Firavun’a yem olmamak, Hz. İsa’ya gönül vermişken çarmıhta can çekişmemek için bu muhasebenin yapılmasında mutlak zaruret vardır.
SÖZÜN ÖZÜ
1) Hz. Süleyman’ın mele’i, ilim sahibi mü’minlerden oluşur.
2) Zulmün her türlüsü onlara göre mubahtır.
3) Onlar, fikirleri sabit, oldukça dogmatik ve sürekli hırçındırlar
ÖRNEK HAYATLAR
Bizi şan, şöhret ve alkış sevdalısı birisi mi bilirsiniz?
“Dünya bir hükümdara az, iki hükümdara çok” diyen Cihangir Yavuz Sultan Selim’in, parlak bir merasimle rüyalarını süslediği Kahire’ye girişi muhteşem olmuştu. Beyaz atı üzerinde heybetli görünüşü ile Mısırlıların kalplerini fetheden Koca Sultan, binlerce insanın alkışları arasında gurura kapılmadan ilerliyor, “Mısır’ı da mülkünüz arasına aldınız.” diyenlere şöyle cevap veriyordu:
Mülk, yalnız Allahu Teâlâ’nındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman gururlanarak zulmünü artırıyorsa, Allah onu aşağı derecelere indirir. Hâl böyle iken insan gururlanabilir mi? Şayet benim veya başka bir kimsenin, yeryüzünde bir pamuk ucu kadar toprağı olsa, bu Allahu Teâlâ ile ortaklık iddia etmek değil midir?
Yavuz Sultan Selim bu sözleriyle, Yüce Yaradan’ın büyüklüğü önünde, kendisinin secde etmekten başka yapacağı bir şey olmadığını ifade ediyordu.
Yavuz cuma namazını kılmak için Melik Müeyyed Camii’ne gider. Hatip minberden adına hutbe okurken, kendisini; “Hâkimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn-Mekke ve Medine’nin hakimi” diye övünce, hemen müdahale ederek; “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn-Mukaddes beldelerin hâdimi, hizmetkârı” diye söylemesini ister.
Sen bizi hâlâ tanıyamadın mı?
Mısır seferi sonunda Lübnan, Suriye, Filistin, kuzey Irak, Mısır ve Hicaz gibi ülkeleri fethedilmişti. Ayrıca hilafet (halifelik) makamı da Osmanlılara geçmişti.
Bu muhteşem zaferleri kazanan Yavuz Sultan Selim, şanıyla, şerefiyle İstanbul’un Anadolu yakasına gelmişti. Ordu Anadolu sahilinde iken, İstanbul sokaklarına dökülen halkın, padişahı karşılamak için sabırsızlandığı haberi geldi. Bu habere canı sıkılan Yavuz, gecenin beklenmesini emretti. Kimse bu işin sırrını anlamıyor, asker de sabırsızlanıyordu. Sonunda büyük âlim İbn Kemâl, dayanamayarak Yavuz’un huzuruna çıktı.
*Asker kullar merakta, padişahım. Halk sokaklara dökülmüş, sizi alkışlamayı bekler. Lakin siz şehre girmezsiniz. Bunun sebeb-i hikmeti nedir?
Yavuz, İbn Kemâl Paşa’ya dünya durdukça devlet adamlarına örnek (ibret) alacak şu cevabı verir:
*Efendi, sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz şan, şöhret ve alkış toplamak için değil Allah rızasını kazanmak için mücadele ederiz. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi mağlup edip yere sermesin. Kendisine gösterilen teveccühün, ihlasını zedeleyeceğinden korkan Yavuz Sultan Selim herkes evinde, dinlenmenin kucağına çekildiği bir saatte yanında can dostu Hasan Can ve büyük veziri Piri Mehmet Paşa olduğu halde bir sandala binerek sessizce saraya girer.
Mest gİymek sünnet mi, çoraptan mest olur mu?
BİR SORU BİR CEVAP
Soru: “Mest giymek sünnet mi? Mestin şartları nelerdir? Çoraptan mest olur mu?” Abdullah Kaya
Kaynaklarımıza baktığımızda Peygamber Efendimizin (s.a.s) genellikle seferlerde ayağına mest giydiğini ve bunun üzerine mest ettiğini görüyoruz. (Buharî, Vudu’ 48; Tirmizî, Tahâre 72)
Dolayısıyla mest giymek sünnettir.Genel olarak mestin şartlarını şöyle özetleyebiliriz:
1. Mestler, ayağa abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmiş olmalı. Bir özürden dolayı çıplak ayak veya sargı üzerine mesh edilmiş bulunması yıkama hükmünde olup bundan sonra giyilmiş mestler üzerine de mesh edilebilir.
2. Mestler, ayakları topuklarıyla birlikte her taraftan örtmüş bir halde bulunmalı. Topuklardan kısa mestler, potin, terlik ve benzerleri üzerine mesh yapılmaz.
3. Ayağa giyilmiş mestler ile en az üç mil kadar (Yaklaşık 5 km) bir yol yürümek mümkün olmalı.
4. Mestlerin topuktan aşağı kısmında, ayağın küçük parmakları ile üç parmak miktarı kadar yırtık veya sökük bulunmamalı. Yırtık veya sökük konuşunda her iki mest ayrı kabul edilir.
5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın olmalı.
6. Mestler dışarıdan aldığı suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak bir halden uzak bulunmalı.
TEFEKKÜR ATLASI
O’nu görmüyor olmamız yokmuş gibi davranmamıza sebep olmamalı
Mantık olarak sadece görülmekle hem görmek hem görülmek arasında fark yoktur. Sadece bilinmekle, hem bilmek hem bilinmek arasında da fark yoktur.
Mesela, bizim davranışlarımız ve konuşmalarımızı etkileyebilecek, saygı duyduğumuz büyük bir insanla, aynı mekânda ve aynı odada bulunmakla, yan odadan bir kamera vasıtasıyla bizi devamlı gözetliyor olması arasında bizim açımızdan fark olmaması gerekir. Bizim onu görmüyor olmamız, yokmuş gibi davranmamıza sebep olmaz.
Aynı şekilde biz Allah’ı göremiyor, bilemiyoruz. Fakat bizi gördüğünü ve bildiğini biliyoruz. Buna rağmen çoğu zaman hâşâ yokmuş gibi davranabiliyoruz. İşin mantığı böyle olsa bile realitesi bu değil. Çünkü insan gaflete müpteladır ve biz bu duruma gaflet diyoruz.
BiR AYET
“Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, onun hukukunu ihlal etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.” (Maide, 5/35)
BiR HADiS
Peygamber Efendimiz, bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Ölüyü mezara kadar üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli ise kendisiyle kalır.” (Buhârî, Rikak 42)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Haber Yazılımı: CM Bilişim







.20160727090929.jpg)












