• BIST 77.779
  • Altın 128,105
  • Dolar 2,9850
  • Euro 3,3066
  • Adana : 28 °C
  • İzmir : 28 °C
  • Ankara : 25 °C

Kürt sorunu ve cenaze törenleri (1)

25.08.2015 06:00
Kürt sorunu ve cenaze törenleri (1)
Dr. Ömer Uluçay yazdı

Toplumlar, devletler, inanç ve kazanımlarını korumak yönünde yapılan mücadeleyi ve bu uğurda ölenleri kutlamış ve onlara dünya-ahiret indinde yüksek payeler vermiş ve bunlar, İslamiyette “şehit”, sağ dönenler de “gazi” olarak isimlendirilmektedir. Kimlerin hangi şartlarda şehit sayılacağı ve şehitliklere gömüleceği, şehit merasiminin nasıl yapılacağı, şehit ve gazi ailesinin hakları ve yapılacak yardımlar, bir yönetmelikle saptanmıştır.

Ortodoksik inanç ve devlet nizamına dâhil olmayıp da, yine belli bir fikir ve inanç için ama mutlaka pozitif bir hak için, yapılan mücadelede ölenlere de “mertyr” denilmekte ve sıradan ölme/ öldürmeden evla görülmektedir. Putperestlik yönetiminde öldürülen Müslüman ve Hıristiyanlar, öldürülen Bahaîler, eski inançlarında ısrar eden dindarlar, Êzidilerin öldürülenleri, inançlarında sabit-kadem kaldıkları için “mertir”dirler. Yani o inanç-görüşün (şehitleri?) gibidirler. “Fedai”, kendisini fikre/zikre/eyleme adayan ve ölüme razı olan kişidir.

Kürt Sorunu, bir asra yakındır, Türkiye toplumunun ve devletinin gündemindedir. Türklerin Anadolu’ya girişleri Kürtlerle birlikte oldu, bunlar mızrak ve sarmaşık gibi birbirine dolandılar ve tamamladılar. Kürtler, Türklerden önce Müslüman olmuşlardı. Rumêlini birlikte feth ettiler.

Seçuklu Devleti, Türkçe yerine Farsçayı resmi dil olarak kullandı. Diğer halklar, serbest kaldılar. Osmanlıda dil Osmanlıca oldu; sözcükler Türkçe, Arapça, Farsça ve cümle kurulması ise Farsça kurallara göre “suni” bir dil oldu.

Osmanlı İdaresinde her kavim; kendi coğrafyasında, geleneksel yönetim altında ve kendi örf ve adetlerine göre inançlarını yaşadılar. Müslümanlar “millet-i hâkime” ve “gayr-i Müslimler” “millet-i mahkume” olarak yaşadılar. Yani mülkün ve devletin sahibi Müslümanlar idi, “Ehl-i Kitap”tan sayılan diğer inançtan olanlar ise azınlık olup, Müslümanların himayesinde yaşarlar, askerlik yapmazlar ve korunmaları karşılığında “cizye-haraç” verirlerdi.

Müslümanlar arasında “kavim” farkı olmazdı, herkes eşit hakka sahiptir. Her makam herkese açıktır. Bunun tek ölçüsü “liyakat- işin ehli” olmaktır. Dil, kavim, örf, lisan, insan hâkimiyeti- önceliği yoktur. Herkes kavmini sever ve diğer kavimleri sayar. Kavimler arasında üstünlük sıralaması yoktur. Şüphesiz kavimlerin özellikleri vardır ve bunlar görevlendirmede gözetilir. Kavimlere tahsisli makam-kontenjan yoktur. Üstünlük; takva, ehliyet ve sadakattedir.

Osmanlı İmparatorluğu, bu eşitlik ve Âdem-i Merkeziyet (Eyalet) yönetimi içinde asırlarca birincil dünya devleti olarak hükümran oldu. ”Ebed müddet” bir devlet yoktur. Her mahlûk ölümü tadacaktır. İnsan da ölümlüdür. Onun yaptıkları da ölümlü olacaktır. Yapı yıkılacak ve fakat aynı malzeme ile yeni yapılar yükselecektir.”Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” da parçalanmış ve Britanya Adasına sıkışmıştır.

Gün doğdu ve battı, neticede Osmanlı İmparatorluğu da yıkıldı ve enkazdan Mustafa kemal Paşa yönetiminde Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğdu. Bu yeni devlet Osmanlı toplumuna dayandığı halde, zaman içinde yaygın ve revaçta olan kavmiyetçi akımlar, Islama alternatif olarak öne çıktı, rağbet gördü, resmileşti ve devlet tercihi, kanunu oldu. Dünün eşit hak sahipleri arasında birden derecelenme, sahibiyet ve mahrumiyet, hâkimiyet-ekalliyet oluştu. Revaçta olan diller yasaklandı, konuşanlar cezalandırıldı. Ümmetin eşitleri arasında farklılaşma oldu. Bu bir devlet politikası olarak tercih edildi ve uygulandı. Eşitlerden birisi olan ve topluca “Türk” denilen kavim esas alındı. Devletin dili, amacı, kültürü buna göre organize edildi. Allahın Ayetleri olan diğer diller yasaklandı. Eğitim sistemi ile Türkçe oluşturuldu ve diğer diller asimile edilmeğe başlandı.

Bu siyasi akımın adı “Türkçülük” idi. İslamiyette kavimlerin üstünlüğü yoktur. Mehmet Akif diyor ki; “kavmiyetçiliği telin ediyor Peygamber”. Bu ve beliren başka direnişler nedeniyle “Türkçülük” yerine İslami bir deyim olan ve “din” anlamına gelen “milliyet-millet” tabiri kullanıldı. Bu deyiş, bir süre sükûnet sağladı, başka gruplar da kendilerine yaşama sahası aramağa, bulmağa başladı. Ancak kavimci-Türkçü gruplar “milletten maksadın “Türk milleti” olduğunu” vurguladılar.

Kurtuluş içinde bunlar tartışma ile kaldı. Kuruluş döneminde belirginleşti ve direnmeler gelişti. Başka siyasi saiklerle iç-isyanlara gelindi. Kavmi-tercihler devlet kuralına dönüştü “devletin sahibi Türklerdir, diğer kavimlerin onlara hizmet etmek gibi görevleri vardır” anlamında vekillerin ağzından açıklamalar ve buna göre uygulamalar öne çıktı. Devletin egemenliği altındaki her insan “vatandaş-devletdaş” iken kendisine “Türk” denildi. Böylece, Türk adı, hem kavim-millet adı ve hem de vatandaş manasında kullanıldı. Devlet, Türkiye Devleti olduğu halde Türk Devleti, kanunlar Türkiye Cumhuriyeti Kanunları oldukları halde Türk Kanunları olarak resmen isimlendirildi (Türk Ceza Kanunu, Türk Kanun-u Medenisi). Yani “Türk” adı bir joker olarak kullanıldı. Muhaliflere karşı “vatandaş”, muvafıklara karşı “kavim-millet” anlamındadır. 1980 Anayasasında da bu ikircikli anlamda kullanılmıştır. Hürriyet Gazetesinde “Türkiye Türklerindir”. Bayrak “Türk Bayrağıdır”. Oysaki Bayrak “Türkiye Devletinin bayrağıdır” ve tüm vatandaşların kutsal alametidir. Kimsenin Bayrakla bir sorunu yoktur. Burada “Türk” sözünün çift anlamına vurgu yapılmaktadır.

 Bu yanlış ve çatışmalı tercih, tek Parti döneminde olduğu gibi, 12 Eylül 1980 darbesinde Kürtçenin yasaklanması, Kürtçe türkü bantlarının Ağır Ceza Davalarına delil olması başladı. Böylece çatışmalı dönem günümüze ulaşmış oldu.

Kürt Sorununun temelinde, eşkıyalık ve terörden öte, siyasal ve insani bir hak talebi vardır. Bu talepler; “milletin ve devletin bütünlüğüne kasıt” olarak değerlendirildi. Devletin sınırları içinde yasal zeminde sistem tartışmaları “bölücülük” olarak algılandı ve böylece yönetim şekli “tabu”laştı. Katılımcı bir sistem önerisinin önü tıkandı.

 Normal siyasi ve medeni devlet nizamında ifade edilemeyen bu isteklere ulaşmak için silahlı bir yola girilmiştir. Devlet bunları amansız olarak izlemiş, yakalamış ve en ağır cezalara çarptırmıştır. Diyarbakır 5 No’lu Ceza evinden PKK doğmuştur.

2002’den itibaren, AKP iktidarında kısmi düzelme/gevşeme oldu ama yeterli olmadı. İç-dış olaylar, dengeler 2000’en bu yana hızla değişti. Yakın dönemde Kobani direnişi/kurtuluşu, Til Abyad’ın Kürtlerin eline geçmesi, 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı, Kürt Sorununu farklı bir konuma getirdi. Buna bir de 7 Haziran 2015 Genel Seçim sonuçlarına göre AKP’nin iktidarı kaybetmesi de eklenince, üç senedir devam eden “Çözüm Süreci” rafa kaldırıldı ve 1900’lerin Asayiş Konsepti öne çıktı. Bu da iki baştan ve sivillerin ölmesi, tahribatın artması, asayişin bozulması, ocaklara, yüreklere ateşin düşmesi demektir.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Şehit Ömer Halisdemir'in adı havalimanına verilmeli27 Temmuz 2016 Çarşamba 14:31
  • Beştepe’de kritik zirve27 Temmuz 2016 Çarşamba 14:22
  • FETÖ mağduru polis adayları Cumhurbaşkanı'ndan yardım istedi27 Temmuz 2016 Çarşamba 14:09
  • TSK darbe girişimi için rakam verdi27 Temmuz 2016 Çarşamba 14:06
  • Korkmakta çok haklısın!27 Temmuz 2016 Çarşamba 13:04
  • Adana’da bir kalp ameliyatı için ilk kez robot kullanıldı27 Temmuz 2016 Çarşamba 12:54
  • Adana'da iş adamlarından da "1 dolar" çıktı27 Temmuz 2016 Çarşamba 12:42
  • Otomobil portakal bahçesine uçtu27 Temmuz 2016 Çarşamba 12:39
  • Şehit Özel Harekat Polisi Malkav'a son görev27 Temmuz 2016 Çarşamba 11:28
  • 50 polisi şehit eden Pilot Azimetli'nin ifadesi27 Temmuz 2016 Çarşamba 10:55
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Adana Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Yazılımı: CM Bilişim