Kuşlar da gittti... Yaşar Kemal da gitti... (3)

Yaşar Kemal, havada süzülen Şahini görmüş ve çocuklara "bunu tutun parası peşin aha yüz lira" demiş, vermiş ve gitmiş. Çok geçmeden Petanyaları uçurmuşlar ve şahin süzülüp ağa girmiş. Semih "bu benim" demiş ve kafesteki kuşları bırakıp şahini koymuş ve doğruca Dolapderede Ali Şaha gitmiş. Ali Şah, şahini bıldırcın avına alıştıracakmış. Bıldırcın iyi para ediyor. Bunun kazancıyla çocuklar hayal kuruyor, kurguluyorlar.
Kuşçu çocuklar, hem kuşları avlıyor ve hem de bunlara acıyorlardı."Baksana abi şu zavallıcıkların haline, baksana abi, nasıl da dışarıya çıkmağa can atıyorlar, bak bak abi, bunların haline yürek dayanır mı? Her gün beşi, altısı, onu bu kafesin içinde ölü ölüveriyorlar, ya abi! Biz bu zavallıları işkence etmek için yakalamadık ki... Hemen salıverelim, diye yakaladık.»(s.19).
Merhametli insanlar olur da kuşları alıp doğaya salınca çocukların eline para geçer ve bununla ihtiyaçlarını giderirlerdi."Yakaladıkları kuşlardan aldıkları paralarla pantolonlar, ceketler, ayakkabılar, gömlekler alır, pırıl pırıl, gıcır gıcır olup Basınköyde, Yeşilköyde kızlara volta atarlar". (s.34)
Yaşar Kemalin bir arkadaşı var, Mahmut. Çok iyi yürekli bir insan. Kuşçuların durumunu ona açıyor ve yardım istiyor. Mahmut "olur" diyor. Yaşar Kemal, Mahmut'tan kuş ve balık adlarını, özelliklerini öğreniyor. Kuşçuluk, ayakkabı boyacılığı, balıkçılık yapmış, çevreyi, usulleri bilen yardımsever bir insan. Altmış yaşlarına gelmiş eski kuşçu Mahmut, kendi dönemindeki Floryayı ve kuş avını şöylece anlatıyor:
"Ve Bizans'tan bu yana, daha da önceleri belki... O zamanlar Florya düzlüğünde ta surlardan bu yana bir tek ev yok, orman ve çayırlık, çayırlık hem de dikenlik... Kuşlar böyle değil, akın akın, gökyüzünü örterek, bir kelebek sürüsü yoğunluğunda… Bir kuş yağmuru ortasında kalırsın. Bir mavi kuş vardı, o zamanlar, şimdi gelmez oldu, kökü kesildi zaar. Küçücüktü, bir başparmaktan az iriceydi. Som mavi, güzel, biçimli gagalı, iri kapkara gözlü, lekesiz, yanardöner mavide bir kuştu. Mavisi insanın yüzüne gözüne bulaşır, içine bir aydınlık seli gibi boşanırdı. Dünya aydınlık, güzel, sevinçli bir som mavide balkırdı. Kuşlar geceyi, ayışığını bile mavilerdi.(s.36)
Bir dönemin rahmetli adamları gitmiş, yerine başkaları gelmiştir. Yapı ve doğadaki değişmelere koşut olarak insanlar da bozulmuş. Yazar, Mahmud'un dedikleri ile gördüklerini karşılaştırıyor ve infiale kapılıyor:
"Azgın suratlı, bereli adamlar, gözleri velfecr okuyan, camiden Allahla yaman bir döğüşten çıkmışçasına, yüzlerinin olanca nurunu orada, içerde bırakmış çıkan insanlar, mümin mi bunlar, bu öfkeden bastıkları yeri çatlatanlar, bunlar mı mümin? Kuşlar da başlarını alıp gittiler, çoktaan... Şu Taksim alanında birbirlerini ezenler, o kadar insanın içinde hak tu, diye ortalığa tükürük savuranlar, sümkürenler, sümüklerini ağaç gövdelerine sürenler, hasta yüzlüler, vıcık vıcık boyalılar, suratlarından düşen bin parça olanlar, düşman gözlüler, gülmeyenler, biribirlerine düşmanlar gibi, biribirlerini yiyeceklermiş gibi, biribir-lerinin gözlerini oyaoak, kuyusunu kazacaklarmış gibi bakanlar, korkanlar, utananlar, bunlar mı, kokanlar, ben ben, ben, diyenler, bunlar mı? Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla..."(s. 38)
Dolapderenin mekân olarak yeri, çevresi anlatılıyor. Habib Neccar Dolabı gibi, Sudolabına koşulmuş beygirlerle bahçelere su akıtılıyor. Bu nedenle adı Dolapdere…
"Dolapdere küçüktür ama bir dünyadır, türlülüğü, genişliği, büyüsü, insanı, kaynaşması sonsuzdur. Korkmadan demeliyiz ki, türü içinde şu Dolapdere bu yeryüzünde bir tanedir. Yoldur, labirenttir, gecekondudur, randevuevidir, kârhanedir, namuslu, kızoğlan kızdır. Kiri Istanbulu götürür. Temizliği sakız gibi gıcır gıcırdır. Bir insan mehşeridir, doğudan, batıdan, güneyden kuzeyden ipini koparan soluğu burada almıştır… Çingenesi, Ingilizi, Fransızı, Kürdü, Lazı, Türkü Türkmeni, Acemi Arabı bir kere kapılanmaya görsünler Dolapdereye, öldür Allah bir daha oradan dışarıya çıkamazlar. Yetmiş iki dil konuşulur Dolapderede. Yanık tenli çingeneler, sarışın göçmenler, uzun boylu Kürtler, güzel gözlü Gürcüler binbir türkünün, binbir lehçesini getirmişlerdir buraya".(s.42)
Bir romanda, farklı dozlarda cinsellik de olur. Ergenlik dönemindeki çocukların dünyasından bir kesit sunar Yaşar Kemal: "Kızların memeleri küçüktür, öyleyse nasıl büyür, erkekler kızların memelerini okşaya okşaya büyütürler, tüylü, iri ayvalar gibi yaparlar, kokulu, insanı deli eden. Semih, daha şimdiden çok kızın memesini büyütmüştür, kızlar Semine hiç ses çıkarırlar mı ki?"(s.48)
Binbir umutla cami önüne gelmiş çocuklar, "Allaha dua ile kalpleri yumuşamıştır, kafesteki kuşları, birkaç kuruş vererek azat eder ve buna emek vermiş biz çocukları da sevindirmiş olurlar" diye düşünüyorlardı. Ama bir de ne görsünler; "Camiden dualar okuyarak, tesbihini sallayarak çıkan müminin kuşlarla çocukları görmesiyle onlara saldırması bir oldu, Mahmut tetik davrandı, müminle kafeslerin arasına atıldı da onları kurtardı".(s.62)
Kuş dolu kafeslerle önce Kazlıçeşmeye gelirler. Mahmut, Uzun Süleyman, başlar "azat-buzat, cennet kapısında beni gözet" demeye. Kalabalık toplaşır. Kimse ne olduğunu anlamaz. Üstelik "niye bu hayvancıklara kıydınız" diye çıkışanlar olur ve iş kavgaya gider. Nasıl olduysa kafeslerle kalabalıktan çıkar ve kendilerini trene atarlar. Sonra, aha Taksim…
Taksim alanı, her zaman İstanbul'un simgesi, alamet-i farikası olmuştur. İstanbul'a her gelen bir şekilde Taksime gelmiş, meydana bakmış, gezenleri, işportacı ve köftecileri, duranları izlemiş, uzak-yakın konuşulanları dinlemiş, koşuşturanları ve garipsediklerini dikkatle izlemiştir. Çok iyi ve güzel davranışlar yanında, ayıp ve yakıştırmadığı birçok şeyi birlikte ve yan yana görmüştür. Her şekliyle, Taksimde dururken, yürürken, otururken ve herkese uyup seyyardan bir şey alıp yerken, hep tek şeyi yapmıştır: Etrafını gözlemek ve dinlemek. Bir sinema şeridi gibi beyin, göz, kulakla kayıt yapmak. Bir de Meydana "aynasızlar" girmesin. Sen o zaman curcunayı, ana-baba gününü gör: Kaçanlar, bağıranlar, küfredenler, kavga edenler, zabıtaya direnenler… Sorma gitsin.
Çocuklar, kuş dolu kafesleri Taksime getirdiler. Mahmut eski günlerin tecrübesi ve heyecanıyla usta usta konuşuyor: "Kalabalığın üstünde, merdivenlerin beşinci basamağında durmuş konuşuyor, insanları bir peygamber edasıyla acımağa çağırıyordu, kurda kuşa, börtü böceğe... Sesi bir yükseliyor, bir iniyordu. Bir öfkeye kesiyor, bir yalvarıyor, bir yumuşuyor, bir kabalaşıyordu, bir inandırmağa çalışan inleme oluyordu".(s.68)
Mahmut bir heyecanla böyle konuşuyor kalabalık toplaşıyor ama kuşları soran yok. Mahmut öfkeleniyor ve dozunu kaçırıyor. Fark edince de merdivenden inip oturuyor ve bir cıgara yakıyor. Derken sırtı semerli adamın biri yaklaşıp üç kuş alıyor, türkü söylüyor, dua ediyor, ağıt yakıyor. Sesi işportacıları bastırıyor. Türkçeden başka dilde söylüyor. Ve nihayet kuşları tek tek doğaya salıyor.
Mahmut, hep umutlu idi. Şu insanoğlu gariptir, "içinde mutlaka iyilik tohumu vardır" diyordu. Kuşların salıverilmeyişini, iyi konuşmamaya bağlamıştı. Kendisine güveniyordu. Tüm maharetini sergiledi ama nafile. Kafesler hala kuş dolu. Pes ettiler, çaresiz kaldılar.
Demek herşey değişmiş, bozulmuş, insanlık kayba uğramıştır. Sonuç şöyle:
"Akşam oldu, gün battı, elektrikler yandı, Mahmut, çocukların yüzüne bakamıyordu, bu kadar çaba, bu kadar çırpınma, uğraş bir sonuç vermemişti. İnsanlar adına, şu alanı doldurmuş kaynaşan Taksimdeki kalabalık adına, şu iki çocuktan, zavallı, kimsesiz, küçücük kuşlardan utanıyordu. Usulca kalabalığın arasına kayıverdi. Çocuklar orada, merdivenin üstüne oturmuşlar, Süleyman bir kolunu kafese dayamış, başı sağ omzuna düşmüş kıpırtısızdı. Hayrinin başı bir iyice gövdesine, omuzlarının arasına gömülmüştü. Çocuklar küçülmüş bir avuç kalmışlardı. Kuşlarsa yorulmuşlar, çırpınmayı, ötmeyi bırakmışlardı".(s.74)
Duruma öfke duyan kuşçular, kafesleri alıp Florya'da çadırın yanına döndüler. Bozulma onları da etkisine almıştı. Açtılar, sanki yarışa girip kuşların kafalarını koparıp yığdılar. Tüylerini yolup, pişirdiler ve yediler. Kendilerinden utandılar. Kuşçuların kuralını çiğnediler. Bir daha da kuş avlamadılar.
İnsanlık bitmiş dediler, rahmet kalmamış. Ve nihayet biz de bozulduk dediler.
Yaşar Kemal, renkli kuşbaşları yığınını, bozulmanın bir anıtı gibi gördü.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Amza’dan Vali Demirtaş’a ziyaretSri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Paaker Mohideen Amza, Vali Mahmut Demirtaş’ı makamında ziyaret etti.
Efkan Ala: 8 bin 113 kişi tutuklandıİçişleri Bakanı Efkan Ala, darbe girişimi soruşturmasında gözaltı ve tutuklama rakamlarını açıkladı
Korgeneral Yılmaz ve Tümgeneral Darendeli tutuklandıDiyarbakır’da darbe girişimi ile ilgili başlatılan soruşturma çerçevesine gözaltına alınan 7’nci Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz ve 2’nci Birleştirilmiş Hava Harekat Merkezi Komutanı Tümgeneral Atilla Darendeli tutuklandı.Haber Yazılımı: CM Bilişim




.20160727090929.jpg)












