Adana Altın Koza Film Festivali sona erdi. Şimdi Antalya Film Festivali yaklaşıyor. Tabii yine aynı şey olacak... Kendini Antalya’ya göre takvimlendiren sinema sektörü, bu festivale hücum edecek. Altın Koza’ya yüz vermeyen yapımcılar-yönetmenler, filmlerini Antalya’da yarışa sokacak... Film yıldızları kendilerinden söz ettirmek için buraya akın edecek...
Epeydir düşünüyorum. Türkiye’de sinemacıların Antalya ve Adana arasında yaptıkları bu ayrımcılığın sebebi nedir diye. Sebebi basit aslında, Antalya’daki festivalin daha popüler olması... Peki, neden daha popüler, bunun gerçek bir nedeni var mı yoksa sadece algıdaki bir sapmayla mı ilişkili...
Tabii ki gerçek bir sebebi yok. Adana Altın Koza Film Festivali daha bile organize bir festival. Ancak nedense sinemacıların ilgisini çekmiyor. İlgiyi yönlendiren nedenlerin derinine inersek eğer, Türkiye’deki Batıcılık meselesine kadar yol alırız.
İsterseniz durumu daha iyi muayene etmek için Adana ve Antalya kentleri arasındaki somut farklara ve imaj farklarına bakalım.
Gerçekte Adana bir kenttir. Antalya ise büyük bir köy... Kentlilik kategorisinde Adana’nın, İstanbul’dan sonra gelen iki kentten biri olduğunu düşünüyorum; diğeri İzmir... Kendi iç dinamikleriyle değil, devlete akan vergilerle büyüyen Ankara’nın ise çok önündedir Adana. Bir kere, kozmopolit bir kent; göç alan, yolgeçen bir bölge. İkincisi tarım ve tarım kaynaklı endüstri nedeniyle azımsanmayacak güçte bir işçi sınıfına sahip. 1948’de sendikalaşma hareketleri başlamış kentte. 1959’da Adana İşçi Sendikaları Birliği oluşturulmuş. Kendine özgü bir burjuva sınıfı, orta sınıfı var Adana’nın... Ekonomik anlamda çekim merkezi olduğu için farklı kültürleri kucaklıyor. Dolayısıyla, önemli edebiyatçıların, sinemacıların ve müzisyenlerin Adana’dan çıkmasının sebebi, kentin havasından ve suyundan kaynaklanmıyor; bütün bu dinamiklerin toplamından kaynaklanıyor.
Nitekim kaldırımları geniş Ziyapaşa Bulvarı’ndaki bir Irish House Cafe’de oturup siyah biranızı yudumlayabilirsiniz. Akşam aşağılara, eski Adana’ya iner, pavyonlarda eğlenirsiniz. Gizem Bar’da kahreden şarkılar dinler, işletmecisi Muhittin Bey’le derin sohbetler edersiniz. Çıkışta köşe başındaki seyyar satıcıdan tadına doyulmaz şirdanlardan tadarsınız... Dilerseniz baraj yolundaki Baran Türkü Evi’nde takılırsınız... İstanbul’daki türkü barlardan çok daha iyi bir mekân. Gündüzleri Dilber Sekisi’nde bisikletinizle tur da atarsınız. 40 dakika direksiyon sallayıp Mersin’de denize, Pozantı’da kayağa gidersiniz.
Oysa Antalya çok güzel, sevimli, ebatları geniş bir köydür. Kendi iç dinamikleri zayıf bir yerleşim birimi. Türkiye’nin her yerinden gelen yatırımcıların 1980’lerden itibaren turizm sektörüne yatırımlarıyla önemi artmış. Bir zamanlar ağırlıklı olarak Almanların şimdilerde Rusların ama genelde Avrupa’nın ilgi gösterdiği bir tatil köyü. İşte Adana ve Antalya arasındaki ayrımcılık da bu noktada başlıyor. Antalya Batılıların dokunduğu, tatil için tercih ettiği bir kent. Bu da Antalya’yı sinemacıların ve medyanın gözünde başkalaştırıyor. Batı karşısındaki kompleksler, o komplekslerin sahiplerini yönlendiriyor ve festival tartısında Adana değil, Antalya üste çıkıyor.
Hıdır GEVİŞ - Taraf Gazetesi Yazarı