Yazarımız Hüseyin Acalar'ın Kaleminden..

Muhafazakâr Siyasetten Neo-liberal Demokrasiye-1-

16 Aralık 2013 Pazartesi 13:29

Dokunma bana sende yanarsın

Yerken içerken meşk ile kendinden geçerken birileri

Namlunun ucunu görünce sıvışırken birileri

Birileri ölüp birileri nutuk atarken köşe yazılarında

Kavga etmeden bir daha tutuklanmadan

Ve küfür etmeden

Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum"(Y.HAYALOĞLU)

 

 

 

  Bütün liberal kuramcılar temelde ahlak veya etik değerleri politikadan soyutlayarak teori geliştirmişlerdir. Baştan şöyleyim ki liberalizm ve yeni liberalizm bugünün reel değerlerini ahlaksızlık üzerine kurgulayarak ilerler. Bugünün pratik uygulamalarının oyun kurucu toplum mühendislerince kurgusunu çözebilmek için bir dizi bilgiye ihtiyacımız olacak.

 Neo-liberalizm, 1945-1970 dönemi arasında kar marjını yeterli bulmayan elitlerin politik bir başkaldırışı olarak kendisini Chicago'nun altında saf ekonomik bir dille ifade eden klasik liberalizmin gayrı meşru evladır. Bu haliyle Lenin ‘in politikayı ekonominin yoğunlaşmış hali betimlemesini haklı çıkarır niteliktedir. Neo-liberalizm(yeni liberalizm) özelleştirme, devletin küçülmesi, az regülasyon, serbest piyasa, serbest finans pazarı argümanları olsa da ekonomi maskesi altında tamamen politik bir karşı devrimdir...

 ABD, Keynesçi yeniden dağıtım projesi içinde 1945'ten 1960larin sonlarına kadar dünyadaki ekonomik pozisyonunu sarsıntıya sokar... Soğuk savaş döneminde yapılan askeri harcamalar, Vietnam, 1973 OPEC krizi vs. derken artık hegemonya pozisyonunu Japonya’ya, Almanya’ya ya da Sovyetlere kaptırabilme korkusunu taşır. Kurduğu “bretton-woods” sistemini dağıtır... Bunun dağılması İMF, Dünya Bankası gibi örgütlerinde görevinin bitmesi anlamına gelecektir... Ama ABD’nin daha uzun bir projesi vardır. Esas gözden kaçırılacak oldukça karmaşık bir sistemle dünyayı kontrol altında tutulabilecek Neo-liberal hegemonyanın henüz kimse farkında değildir.

 1970lerde Şili’de Allende’nin CİA tarafından öldürülmesi (11Eylül 1973) ve yerine Pinochet'in geçirilmesi ile ilk neo-liberal denemelerin  başlangıç tarihi olarak alabliriz... Amerika’da Reagan Hükümeti, İngiltere’de Demir Leydi Thatcher Hükümeti neo-liberal hegemonyanın gelişmiş ülkelerdeki kanadını temsil ederler... Ve 1980lerde, Türkiye’de dâhil birçok devlette gelen askeri darbelerle neo-liberal sistemlere geçiş sağlanır...1997 Post modern darbe, 2001 ekonomik krizin temel başat karakteri aslında bu balans ayarının gereği olmuştu. Türkiye’de 12 Eylül ve ardından gelen Özal rejimi bunun en güzel örneklerindendir... Devlet küçültülür, özelleştirmeler yapılır, finans ve ticaret pazarları serbestleştirilir ki, ABD hegemonya pozisyonunu yeniden kazansın...
Bu rejimlere geçişle beraber Dünya ekonomik sistemi tekrar değişir, sonuçlar şaşırtıcı ve karmaşık stratejik zaferin ilanıdır.
1-IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların işlevi  salt ekonomik belirleyicilikten neo liberal diplomasinin argümanları, kültürel işgal, dikte, manipülasyon gibi yan enstrümanlarıyla oldukça karışık politik hegemonyayı ekonomi üzerinden  kurgulamıştır. Artık bunlar banka değildir... Ülkelerin ekonomilerini yapısal uyum (structural adjustment) programlarıyla değiştirmektedirler... Neo-liberal rejimleri bir bir uygulamaktadırlar. Tarihsel sonuçlardan bir kısmı;
2- 1960lara kadar yavaş yavaş kapanmaya başlayan dünyadaki uluslararası gelir açıklığı tekrar açılmaya başlar... ABD tekrar hegemon sıfatını kazanır...
3- Keynesci-Devletçi rejimlerde 1960lara doğru kapanmaya başlayan ülke içi gelir uçurumu tekrar açılmaya baslar... 
4- Dünya’da 1980lerden başlayaraktan bir suru kriz görülür... Krizler bulaşıcıdır... Dünya tarihinde bu kadar kriz ilk defa ard arda görülmektedir... İşin ironisi tamda burada üst perdeden bir telkin söz konusudur. Hem de aşağılayıcı bir üslupla melek görünümlü deyyuslukla; “piyasa ekonomisine geçemiyorsunuz! Siz özelleştirme yapamadınız! Sizin demokrasiniz yok! Sizin sosyal kapitaliniz yok! İnsan hakları, özgürlük havarisi… Aydınlar ve reel politikanın durumdan vazife çıkaran fırlamalarsa ambiyansı tamamlamaya çalışan zavallılardı.
5- Neo-liberal dönemde, en çok ekonomik büyüme sağlamış ülkeler Neo-liberalizmin kurallarından (yani Washington uzlaşmasından) en çok sapan devletlerdir... Güney Kore, Malezya, Japonya vs... Ama bunlar bas bas bağırsalar da biz Neo-liberal politikaları uygulamıyoruz diye bunlar dünyaya Neo-liberalizmin zaferi diye tanıtılırlar...
6 Neo-liberal rejimler küreselleşme maskesi altında pazarlanır... 1990'larda hemen hemen tüm pazarlar teker teker krize girince, Stigliz, Kruman, Easterly, gibi adamlar bu sistemi eleştirince Neo-liberalizm daha insani bir maske takmıştır yüzüne... Sivil toplumdur, demokratikleşmedir, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlarla kendisini pazarlamaya devam etmiştir...  Eğer bugün kapitalizm, Neo liberalizmden bahsedilmiyorsa nedeni üst aşama olan neo-conservatizm geçiyoruz demektir.

 

 Açmış olduğu tüm insanlık trajedilerine rağmen, liberalizm modern siyasi mücadelelerin karmaşık mantığı içine gömülerek günümüze kadar hegemonik olmayı; ‘eşitlik’, ‘özgürlük’, ‘hak’ kavramlarının anlamlarını liberal bir çerçevede sabitlemeyi bir ölçüde başardı. Ancak liberalizm bu başarısını, yüzleştiği her tarihsel kırılma döneminde rakip ideolojilerle ulusal-popüler hegemonik mücadele içine girerek kendisini de önemli ölçüde yenilemesine ve ‘sosyal liberalizme’ dönüşmesine borçluydu. Wallerstein’ın deyimiyle devlet iktidar eliyle reform stratejisi olarak liberalizm ulus devletlerin oluşumunda ve meşrulaştırılmasında kurucu rol oynayarak 1989’a kadar dünya sisteminin egemen

ideolojisi hâline geldi (Wallerstein, 1998). İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, liberalizmin Hegemonyasının doruk noktasını çıktığı 1968’den itibaren hızla inişe geçmeye başladığı bir dönem oldu. 1980’lere gelindiğinde bu süreç, liberalizmin neo-liberalizme dönüşmesiyle sonuçlanmıştı. Bu süreçte liberal gelenek daha önceki süreçte eklemlendiği sosyal-demokrat öğelerden hızla sıyrılarak, yeni sağ söylem içinde giderek daha fazla muhafazakâr ve otoriter öğelerle eklenmedi. Kuşkusuz muhafazakârlığın sosyal demokratlardan reel politik icra ve söylem bakımından ödünç kavramlar almasını göz ardı edemeyiz. Sonuçta ortaya tüm toplumsal yaşamın piyasa terimleri üzerinden algılandığı bir piyasa fetişizmi olarak neo-liberal bir tahakküm tarzı ortaya çıktı.

 

1968, 1980, 1989 ve 11 Eylül 2001 gibi önemli tarihsel evrelerden geçerek hızla derinleşen ve küresel bir fenomen olarak neo-liberalizmi öne çıkaran bu yapısal dönüşüm sürecinin izahı oldukça güç. 1980’lerde Özal’ın yeni sağ anlayışının barındırdığı liberal fikirler iki temel üzerinde şekillendi. İlki bürokratik-hantal devlete karşı çıkarılan ‘girişimci birey’;  diğeri ise İslami muhafazakâr bir kimlik üzerinden devlete karşı çıkarılan ‘millet’ idi. Özal kendi söyleminde piyasanın gerekleri ile milliyetçi-muhafazakârlığın gereklerini başarılı biçimde harmanlıyordu. Özal tarzı neo-liberalizm, bürokratik popülizme karşı, sivil toplumcu bir söylemle çıkarak, esas çatışmayı devlet ile vatandaş/millet arasında kuruyordu. Çatışmanın bir tarafını milletin çalışma azmine güvenmeyerek her şeyi tepeden belirlemeye çalışan bürokratlar; korumacı-ithâl ikameci politikalar sayesinde devletin sırtından para kazanmaya çalışmış işadamları/sanayiciler; devletçi sistemin açıklarından faydalanan kaçakçı, karaborsacı ve vurguncular; öteki tarafını ise dünya şartlarında rekabet ederek alnının teriyle para kazanan çalışkan ve akıllı işadamları; iyi malı ucuza alma hakkı olan tüketici-vatandaş ve verimsiz ekonominin sonucunda enflasyon altında ezilen orta direk oluşturuyordu.

Özal’ın söyleminde ekonomik sistem tercihi serbest Pazar ekonomisi olarak vazediliyor ve iktisadi gelişmenin temel unsuru olarak fertlerin kabiliyeti ve teşebbüs gücü öne çıkarılıyordu. Burada devlete de millete hizmet etmek için yolu açmak düşüyordu. Devlet vatandaşın rakibi değil, onun gelişmesini kolaylaştıran bir yardımcı olmalıydı. Devlet millete hizmet için vardı. Özal’ın ‘liberal’ söyleminin ufku burada kapanıyordu. Piyasa ve din üzerinden şekillenen devlet eleştirisi, her iki alanı da yarı-kamusal yetkilerle donatan ve devlet gücünü geri kalanlar için daha da tahakkümcü kılan bir strateji izliyordu.

Dahası bu söylem, piyasa üzerinden kamusal/siyasal alanı daraltan son derece teknisist bir otoriterliği de ifade ediyordu. Öte yandan Özal’ın liberalizminin zayıf da olsa bazı siyasal imaları vardı. Özal yasa ve yasaklarla kontrol altına alınamayan şeylerin yasal alana çekilmesinin faydasına inanmaktaydı. Yasakların etkili olmak bir yana tersi sonuçlar ürettiğine ilişkin bu yargısı ekonominin düzenlenmesinde rol oynadığı kadar siyasal alanda rol oynamadı. Siyasal olarak Özal tarzının liberal temalara pek yatkın olmadığı açıktır. Yine de onun zamanında gerçekleştirilen bazı ‘demokratik’ açılımları kaydetmek gerekir. Siyasal özgürlükler konusundaki demokratik açılımlar, asıl olarak Avrupa’ya dönük siyasal mesajlar olarak gerçekleştirilmiştir. Özal, Türk Ceza Kanunu’nun 141 142 ve 163. maddelerinin kaldırılmasını, yasaklar kalkınca bir şeyin değişmeyeceği ve korkulacak bir şey olmadığı noktasından savunur. Yani otoriter söylemden farklı olarak Özal’da en küçük bir esnemede otomatik olarak kontrolden çıkabilecek kadar istikrarsız bir toplum algısı yoktur. Özal otoriter düzen mantığı açısından tehlike olarak görülen bazı olay ve gelişmeleri küçümseme ve sıradanlaştırma taktiği izler. Bu mesajı verdiği en önemli alan dinsel özgürlükler konusudur elbette. Öte yandan Özal özellikle cumhurbaşkanlığı döneminde siyasal liberalizmi daha açık olarak savunmaya başlamıştır. Bu dönemde özellikle Kürt sorunu üzerinden açılımlar yapmaya niyetlenir. Ona göre fikir hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti ile teşebbüs hürriyeti birbirinin tamamlayan üç temel hürriyet olarak Türkiye’nin izlemesi gereken rotayı belirlemelidir. Bu söylemde küreselleşme ve bilgi toplumuna referans vererek, çokseslilik ve hoşgörü vurgusu yapar 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.