Devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, mahalle ve köy muhtarlarını hem Cumhuriyet’in hem de demokrasinin temel taşı ve ilk durağı ilan ederdi sıkça. Muhtarın mevcut kanun ve yönetmeliklere göre hakikaten statüsü nedir? Protokolde yeri neresidir bilemeyeceğim. Ama şunu iyi biliyorum ki, vali görev yaptığı şehirde en yüksek mülki amiridir.
Seçilmiş belediye başkanı da, atanmış il ve daire müdürleri de onun riyasetinde toplanır ve şehrin asayişi veyahut sosyal aktivitelerle ilgili düzenlemelerine birlikte karar verir. Kişilikleri ve çalışma yöntemleriyle kimi zaman seçilmiş belediye başkanlarını gölgede bırakan ‘kudretli valiler’in kulaklarına her daim küpe olması gereken tarihten iki ayrı valinin icraatları ve görevlerinin nasıl sonlandığına dair ibretlik anekdotlar paylaşmak istiyorum.
Adana’da Osmanlı devrinde görev yaptıkları dönemde sergiledikleri başarılı performansla öne çıkan iki isim dikkat çeker. Bunlardan ilki Bahri Paşa ikincisi Ziya Paşa’dır. Görev tarihlerini dikkate alarak Ziya Paşa’nın devri iktidarı ve hüzünlü vefatını anlatacağım önce. Ardından Bahri Paşa gelecek. Her ikisinde de görevlerinin başındayken ortaya koydukları mühim icraatları ve finalde başlarına gelenleri öğrendiğinizde sanırım hayli şaşıracaksınız.
ZİYA PAŞA’NIN İBRETLİK VEFAT ÖYKÜSÜ
İkinci konuğumuz Adana şehrinde görev yaptığı yıllarda yapımına vesile olduğu eserler aradan geçen yıllara rağmen halen kullanılan ve şehir sakinlerinin kendisini hala dualarla andığı bir vali ve o valinin akıbeti hakkındadır. Tarihte Adana şehrine en çok hizmet vermiş valiler kategorisinde başı çeken ve devlet yönetimindeki bu üstün başarılarıyla eşdeğerde edebiyatımızda da bir akıma adını verecek derecede yetenekli bir şair olan Ziya Paşa’dan bahsedeceğim.
Üstün ahlak sahibi, başarılı şair ve yetenekli bir valinin görev yaptığı dönemde Adana’daki bir kısım yöneticilerin halktan rüşvet, haraç veyahut adına ne derseniz deyin haksız para talep etmesine karşı gelen Ziya Paşa’nın konuyu soruşturması için İstanbul’dan bizzat davet ettiği müfettişlere ‘şüpheli’ sıfatıyla ifade vermesi karşısında yaşadığı üzüntüyü ve dramatik sonunu öğreneceğiz şimdi. Ama önce Ziya Paşa’nın örnek hayat hikâyesine bakacağız.
ZİYA PAŞA’YI YAKINDAN TANIMAKTA FAYDA VAR
Asıl adı ‘Abdülhamid Ziyaeddin’ dir. Fakat gerek edebiyat gerekse yöneticilik yıllarında Ziya kısa adıyla tanınıp anıldı. 1825’de İstanbul’da doğdu. Galata Gümrüğü'nde kâtiplik yapan Erzurum’un İspir ilçesinden Ferideddin Efendi’nin oğludur. Bayezit Rüşdiyesi’ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub–i Kalemi'nde çalıştı. 1855'te Mustafa Raşid Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyn Kâtipliği’ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi.
Yönetim üslubu olarak kendine has tutumu ve mevcut geleneksel idareye aykırı gelen duruşları o dönemde hissediliyordu. Belki de bu nedenle Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı.
1861’de Kıbrıs, 1863’te Amasya Mutasarrıfı oldu. Peki, mutasarrıf ne demektir? Osmanlı devrinde ülkenin idari yönetimi, vilayet, sancak, kaza, nahiye olmak üzere birimlere ayrılmıştı. Vilayet’in başında vali, sancak’ın mutasarrıf, kaza'nın kaymakam, nahiye’nin ise nahiye müdürü bulunuyordu. Mutasarrıfın rütbesi kaymakamdan büyük, validen küçüktü. Bu yönetim şekli Cumhuriyet’ten sonra kaldırıldı.
Ziya Paşa mutasarrıflığın ardından Meclis–i Vâlâ–yı Ahkâm–ı Adliye üyesi oldu. Araya girip Meclis–i Vâlâ–yı Ahkâm–ı Adliye’nin de ne olduğunu açmakta fayda var. Bu kurum İkinci Mahmud’un padişahlığı döneminde Mustafa Reşit Paşa tarafından kurulan Osmanlı’nın ilk meclisidir. Bu meclis o dönemde padişah fermanlarından hukuk metinlerine geçme aşamasındaki devletin yeniden yapılandırılmasında önemli bir görev üstlenmiştir. Kısaca bizim vali belki adıyla sanıyla Cumhuriyetin telaffuz edilmediği ancak yönetim şeklinin ilk ortaya çıktığı sürecin önemli bir üyesidir. Neyse konumuz başka devam edelim.
Ziya Paşa 1865’de Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne katıldı. Bu cemiyetten uzaklaştırmak için yeniden İstanbul dışına Kıbrıs’a atanınca 1867'de Namık Kemal ile birlikte Londra'ya kaçtı. Burada Yeni Osmanlılar’ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. Ama dikkat buyurun, o Hürriyet ile bugünkü Hürriyet’in zerre miskal ilgisi yoktur. 1871'de İstanbul'a geri döndü.
VE NİHAYET ADANA’YA VALİ OLARAK ATANDI
1872–1876 arasında Şurây-ı Devlet üyeliği ve maarif müsteşarlığı yaptı. Anayasayı hazırlayan Kânun-i Esâsî adlı kurumda görevlendirildi. Birinci Meşrutiyet'in ilanından sonra 1877'de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği'ne ardından 1878’de Adana Valiliği'ne atandı.
Vali Ziya Paşa’nın şehirde yapıp ettiklerini başka bir vesile öğreniriz bu nedenle hizmet bahsini bir kenara bırakıp rüşvet meselesine gelmek istiyorum artık.
ÇOK ÇALAN İLE AZ ÇALANIN FARKI NEDİR?
Daha önce de bahsettiğim üzere Ziya Paşa ileri görüşlü bir yönetici ve münevver bir insandı. Paşa’nın şu ünlü beyiti ömrünün son günlerinde uğradığını düşündüğü haksızlıkla elbette taban tabana zıttı. İşte o beyit ve anlamı; “Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir.”Günümüz diliyle buyuruyor ki Ziya Paşa; “Milyonla çalanlar itibarlı kişiler gibi başı dik gezerken; birkaç kuruş çalanlar kürek mahkûmluğu cezasına çarptırılıyorlar”
VALİ YARDIMCILARI RÜŞVET ALINCA!
İşte devlet katındaki rüşvet meselelerine bu derece hassas davrandığı satırlarına yansıyan Ziya Paşa’nın Adana Valisi olarak görev başladığı günlerden itibaren vilayet binasına gelip giden halk benzer şikâyetleri vali beye arz ediverdi. Şikâyet bahsi şuydu ki, bir kısım vali yardımcıları halktan işlerini görmek karşılığında ‘bahşiş, rüşvet, haraç v.s.’ talep ediyordu.
Vali Yardımcılarından bir kısmının halktan işlerini yapmak karşılığında para istemesi konusu şehir esnafının da büyük tepkisini çekti. İstanbul’dan talep edilen müfettişler kısa sürede Adana’ya geldi ve konuyla ilgili soruşturmaya başladı. Kendisinden rüşvet talep edilen esnaf, hakkında rüşvet aldığı iddia edilen vali yardımcıları derken sıra şehrin en üst düzey mülki amirine geldi. Muhtemeldir ki kendisinden önce kurulan rüşvet çarkının bozulmasına neden olan Adana Valisi Ziya Paşa bir kısım bürokratların soruşturmayı yürüten müfettişlere şikâyeti üzerine ‘şüpheli’ sıfatıyla sorgulandı.
ZİYA PAŞA ÜZÜNTÜDEN VEREM OLDU
Devlet çarkında hep mücadele ettiği rüşvet, suiistimal ve yolsuzluk gerekçesiyle ifadesinin alınması Ziya Paşa’yı hayli derinden üzdü. 1878’de başladığı valilik görevinde iki yılı bile doldurmadan 17 Mayıs 1880’de vefat etti. Onu sevenler ve yakın çalışma arkadaşlarının iddiası odur ki, yüz kızartıcı bir suç nedeniyle ifadesinin alınmış olması nedeniyle üzüntüden önce verem oldu ve kahrından öldü. İşte o valinin mezarı şimdi Adana’dadır. Ulu Camii bahçesindeki bu mezarın önünden orada kimin yattığını bile bilmeden gelip geçenlere hassasiyetle duyurulur. Olur ya belki bir Fatiha okumak istersiniz merhumun ardından.
ADANA’YI YENİ BAŞTAN KURDU, AMA NASIL UĞURLANDI?
Efendim takvimler 1898’i göstermektedir. İstanbul Hükümeti Adana’ya devrin Padişahı Sultan II. Abdülhamit’le muhabbeti gayet yerinde olan Bahri Paşa’yı Vali olarak tayin eder. Bahri Paşa, ‘merkezi idareyle’ ikili ilişkilerinin verdiği özgüvenden olsa gerek deyim yerindeyse şehirde adeta fırtına gibi eser. Bu vesileyle altında Bahri Paşa imzası bulunan eserleri bir nefes saymak gerekiyor. Buyurun takip edin bakalım günümüzde hizmet veren hangi eserler bu devrin ürünüdür.
BAHRİ PAŞA İLE İCRAATIN İÇİNDEN!
Seyhan Nehri kıyısında halen hizmet veren Adana Devlet Hastanesi o dönemde Millet Hastanesi adıyla inşa edilip hizmete girdi, şimdilerde Adana Kültür Sanat Merkezi unvanıyla hizmet veren tarihi Kız Lisesi’ni çevreleyen Ulus Parkı ‘Millet Bahçesi’ adıyla aynı dönemde düzenlenip halkın kullanımına sunuldu. Halen Seyhan Kaymakamlığı olarak hizmet veren ve şehrin sembol yapılarından olan tarihi Vali Konağı’da yine Bahri Paşa’nın imzasını taşıyan yapılardandır. Şimdi Kuruköprü Meydanı olarak bilinen meydanın ilk düzenlemesi de Bahri Paşa’nın eseridir. Abdülhamit’in saltanatının 25. sene’i devriyesinin hatırasına inşa edilen ve şimdi Atatürk Parkı’nın içerisinde ‘çakması’ bulunan çeşmede adı üstünde Bahri Paşa’nın eserlerindendir.
GELİR GETİREN PARLAK FİKİRLER ONDAN ÇIKTI
Bahri Paşa’nın Adana tarihine dair ilginç özelliklerinden birisi de kalıcı gelir tesis etmesi bakımından ortaya koyduğu parlak fikirleridir. Örneğin ‘dünyanın halen kullanılan en eski köprüsü’ durumundaki Taşköprü’den geçişlerin ‘paralı’ hale gelmesi ilk onun fikridir. Ulucamii yakınında sokaklara atılmış yetim çocuklar için özel Sanayi Mektebi açtı, onların her birini meslek sahibi yaptı. İsterseniz bu hizmet kervanı bahsini daha fazla uzatıp mevzunun özünden fazla uzaklaşmayalım. Hem bir bakarsınız 1898 şartlarıyla günümüz imkânlarını karşılaştıran biri çıkar da, ‘O günün kıt imkânlarıyla yapılabilen onca hizmet ortadayken şimdi niye böylesi işler neden gerçekleştirilemiyor’ diye bir özeleştiri yapar başımız belaya girer alimallah.
Uzun lafın kısası 1898’de başladığı görevini 1908’e kadar sürdürdü Bahri Paşa. Ay ve gün hesabını da dâhil ettiğinizde 10 yılı aşkın bu görevde bulunan ve Padişah ile muhabbeti nedeniyle devrin Sadrazamları (Başbakan) ve Dâhiliye Nazırları’na (İçişleri Bakanı) dahi posta koyan bu ismin iktidarının nasıl sonlandığına dikkat çekmek isterim şimdi.
İSTANBUL DARBESİ BAHRİ PAŞA’YI DA VURDU
Sözün tam karşılığıyla Adana’yı yeni baştan imar eden, aradan geçen 100 yılın ardından şehrin sembol yapılarında imzası bulunan Bahri Paşa’nın bu hizmet dönemi İstanbul Hükümeti’nin yaşadığı zorluklarla kesintiye uğradı. Bahri Paşa’nın doğrudan temas kurduğu II. Abdülhamit zor durumdaydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup subayların ayaklanma ve baskıları karşılığında önce 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet yeniden ilan edilmek zorunda kaldı. Yeniden yürürlüğe giren Anayasa’nın bir gereği olarak yapılan seçimlerin ardından yeni meclis 17 Aralık 1908’de açıldı.
YUMURTA VE DOMATES ATILARAK UĞURLANDI!
Zaten birkaç ay sonra 13 Nisan 1909’da tarihe ’31 Mart ayaklanması’ olarak geçen İstanbul olayları yaşandı. Bahri Paşa’nın tek referansı olan II. Abdülhamit tahttan indirilince olanlar oldu. Adana’yı yeni baştan kuran Bahri Paşa İstanbul hükümetine karşı yapılan askeri darbenin ardından görevinden ayrılmak zorunda kaldı.
Paşayı taşıyan fayton şehirden ayrılırken yerli ahalinin arabaya yumurta ve domates attığını yazsam bu sizin için olmasa bile bu vazifeyi yürütenler ve sonrasında talip olacaklar için mühim bir ders olur sanıyorum. Ama Bahri Paşa kendisine gösterilen bu vefasız tutuma karşı gözyaşları içinde ayrıldığı şehirden bir türlü kopamadı. Bahri Paşa vefat ettiğinde mezar taşına ‘Adana Valisi’ yazılmasını vasiyet etti.
“BEN ÇÖKERSEM, DEVLET ÇÖKER!”
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, henüz Başbakan olarak görev yaparken ziyaret ettiği şehirde etrafını çevreleyen vatandaşlara hitap etmek ister. Az sonra Özal ve beraberindeki kalabalık protokol aracın üzerinde, binlerce vatandaş otobüsün dört bir yanında coşkulu şekilde kendilerine yapılacak konuşmayı beklemektedir. Başbakan’ın milletiyle göz göze gelmesi için her şey hazır ancak ‘küçük’ engeller vardır. Zaten Turgut Özal mikrofonu eline alıp konuşmaya başladığında o engellerin ne olduğu bizzat meydandaki vatandaşlar tarafından yüksek sesle dillendirilir; “Sayın başbakanım sizi göremiyoruz… Çevrenizdekiler eğilsin…”
Turgut Bey, pratik adamdır. Sağında ve solunda bulunanlara bir göz atıp, ‘eğilin’ talimatı verir. Zaten topluluğa söyleyecekleri birkaç kelimeden ibarettir. Emir bir kişi hariç tüm protokol tarafından anında yerine getirilir. Şehrin Valisi dimdik ayakta ve hala Özal’ın yanı başındadır. Aşağıdan birkaç kişinin sesi yükselir; “Vali bey de eğilsin…” Turgut Bey (muhtemelen) boş bulunur ve talimatı tekrarlar; “Vali bey, sen de çök!”
Vali yalnızca Turgut Bey’in duyacağı şekilde cevap verir; “Üzgünüm efendim, ben çökmem…” Devrin kudretli Başbakanı Turgut Özal bu duruma bozulur. Binlerce vatandaşın gözleri önünde, emrindeki vali talimatını yerine getirmemektedir. “Neden?” diye sorar bu kez. “Neden çökmüyorsun?” Vali beyin cevabını bu kez açık mikrofondan meydandakiler de duyar: “Efenim; ben devletin valisiyim. Ben çökersem devlet çöker!..”