Geçen Cumartesi günü yayınlanan yazıda, Rıfat’ın insanlar üzerinde bıraktığı etkiye dikkat çekildi. Adana’da, yerel yayın yapan Ekspres Gazetesi’nin, kent gündemi değerlendirmek üzere açtığı köşenin de isim babası olan Oktay Rıfat ile ilgili hazırlanan yazı şöyle;
Şu dizeler Perçemli Sokak’tan:“Susadınsa bahçeye çık / yağmur yağsın bütün gece”...
Yapı Kredi Yayınları, Oktay Rifat sergisi düzenledi. Oktay Rifat yüz yaşında!
Yapı Kredi Yayınları’nın genel müdürü Tülay Güngen incelik gösterip bu sergiye davet etti. Henüz gidemedim, fakat sergi kataloğuna dalıp gittim.
Neler yok! Başta, anıları donup kalmış fotoğraflar. Bakın, İş Bankası Altın Kumbara Çocuk Şiirleri yarışmasının seçici kurul toplantısı: Dıranas, Oktay Rifat, Necati Cumalı, Dağlarca, Necatigil, Ümit Yaşar Oğuzcan. Orhan Veli, Mina Urgan, Oktay Rifat bir dönemin ünlü buluşma yeri Küllük’te; Oktay Rifat, deniz kıyısında; başında şapkası, Oktay Rifat sigarasını yakıyor, bu son fotoğraf Ara Güler’in yapıtı.
Saatler, balık tablasından bir inanılmaz masa (Oktay Rifat’ın elinden çıkmış), Metin Eloğlu’nun fırçasından çok etkileyici bir Oktay Rifat portresi, yağmurluk, kasket, şaire imzalanmış kitaplar... Oktay Rifat’ı ressam yanıyla tanımak isteyenler için resimler; Cumhuriyet Kitap’ta şairin yüz yaşını ilk hatırlayan, hatırlatan kişiydi Selçuk Altun, onun koleksiyonundan, 1983 tarihli ve inceliklerle örülü yağlıboya bir resim, yoksa suluboya mı, ama bakmaya doyamıyorsunuz...
İlk gençliğimde okumaya başladığım, gençliğimde tanımak mutluluğuna eriştiğim büyük şairlerin, yazarların yüzüncü doğum yılları beni irkiltiyor, önce, zamanın geçip gitmiş olmasından ürküyorum. Daha dün... derken, kendi altmış beş yaşımı hatırlıyorum. Evet ama daha dündü!
Daha dündü; Çan Yayınları’ndan İkilik’i almış eve dönüyordum, Çemberlitaş’tan Teşvikiye’ye. Çan Yayınları’nın küçücük, kaktüslerle bezeli bir buçuk odası kim bilir ne oldu; belki de yıkıldı o han, bilmiyorum, epeydir oralardan geçtiğim yok.
Mavisine külrengi karışmış zarif kapağıyla İkilik... İkilik’te İstanbul yaşamasına dair kimi şiirlerin o kadar ince, o kadar keskin ironisi yepyeni ufuklar açacaktı. Cevat Çapan’dan nefis bir yorum:
“(...) yakından tanıdığı Boğaziçi’nin değişik semtleri, kenar mahalle insanlarının doğal yaşayışları bir yandan, bu sınırlı dünyanın dışında insanlığın yaşadığı savaş yıllarının çeşitli yıkımları öbür yandan, onun siyasal bilincinin de haksızlıklara karşı direnişinin, özgürlüğe duyduğu özlemin sözcülüğünü etmesine yol açmıştı.”
Yorumcular, eleştirmenler, bu büyük şairin, dönemden döneme, “estetik planda yeni ve güçlü atılım”lara yöneldiğini belirtirler. Kuşkusuz öyle. Oktay Rifat şiirini okumak Türkçe’nin sonsuz olanaklarını ‘duyumsamak’tır.
Öte yandan, bence, Oktay Rifat’ta sürgit izlekler de sözkonusudur. İkilik’te yer alan Karga ile Tilki’nin, demin andığım İstanbul yaşaması ağırlıklı şiirleri taa Koca Bir Yaz’a kadar sürmüştür. Gerçi ironi, yergi, kara gülmece git git uzaklaşmış, sönmüştür. Şiirler’de ve Yeni Şiirler’de yer alan kimi verimler, İstanbul’dan anılara, hüzünlü birer hatırlayışa yol alır.
Handiyse ‘saydam’ şiirler
Koca Bir Yaz ise, uzun yılların, nice yaşantının özü gibidir. Oktay Rifat bir ömrü, belleği sanki imbikten geçire geçire, en yoğun izdüşümlerine dönüştürmüştür. O kadar ki, bu eşsiz şiirler handiyse ‘saydam’. İnanılmaz güzellikteki “ıhlamurlar”ı alıntılıyorum; biraz da çocukluğumda yaz aylarında yaşadığım, bende berraksılığı artık yiten Kadıköyü’nü anımsayarak:
“Unutmaya başladım oralarını / denize inen yol siliniyor / yokuşun başındaki ev / yoğurtçunun üstündeki top ağaç / balıkçı tezgâhları çarşıda / soluyor önce sonra siliniyor
hızla giden bir araçtan / bakıyormuşum gibi görünüm / uzaklaşıyor önce sonra siliniyor
uçuyor gün geçtikçe resim eksilmeyen bitmeyen sadece / gittikçe daha baygın daha dirençli / kokusu mayısta ıhlamurların.”
Bu büyük şair aynı zamanda çok önemli bir oyun yazarıydı. 1948’de kaleme getirdiği Kadınlar Arasında sahne tozu yutmuş ama 1966’ya kadar kitaplaşmamış. Kadınlar Arasında, Oktay Rifat’ın ‘bilinen’ ilk oyunu. İmparatorluk artığı, kadınlardan ibaret kalmış, beysoylu bir ailenin yeni düzende varolabilme çabalarını sahneye taşıyor.
Hangi yıldı, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Beyoğlu Yeni Komedi bölümünde eseri izlemiştim. Türk tiyatrosunun usta oyuncularından Şaziye Moral’ı düşkün eski İstanbul hanımefendisi rolünde şimdi yine görür gibiyim. Acıklı gülünçlü bir çöküşün eşiğindeki bu yalnız kadınlar, Oktay Rifat’ın kaleminden hayat buluyorlar. Yarın da bu eserle -hiç değilse sanatta- yaşamalarını sürdürecekler.
Kataloğa “Sahici Şiir”i yazan Oğuz Demiralp, Oyun İçinde Oyun’la -Melih Cevdet’le birlikte yazılmış- Kıskançlar’ın ‘Oktay Rifat oyunlar’ kitabında yer almadığını hatırlattıktan sonra; “söylendiğine göre” diyor, “Ulvi Uraz’ın sahneye koyduğu Zabit Fatma’nın Kuzusu’nun metni kayıplara karışmıştır.”
Söyleyen ben olmalıyım. Sahnede izleyip hayran olduğum bu eseri çok aradım. Sevgili Samih Rifat da çok aradı, Zabit Fatma’nın Kuzusu ne yazık ki bulunamadı. Belleğime güvenilirse, bir ‘geçiş dönemi’ oyunuydu; imparatorluk başkenti İstanbul’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına.
En son, değerli aktris Suzan Ustan’da bir kopyasının olabileceği söylendi. Tam o günlerde Suzan Ustan’ı kaybettik. Geçen yaz Turhan Günay dostum bir terekede bulabileceğini umdu, o da bulamadı...
Bir Kadının Penceresinden’i okuyup bitirdiğim kış gecesini unutamam: Kar yağıyordu, Teşvikiye’deki evde oturuyordum, hayli geç saat, romanın derin etkisi altında sokağa fırlamıştım. Hep kar yağıyordu.
İçimizdeki kabagücün çözümlemesi
Bir Kadının Penceresinden Oktay Rifat’ın ilk romanı, yıl 1976. 12 Mart’tan 12 Eylül’e sürüklendiğimiz boğunçlu, kapkaranlık zaman dilimi. Oktay Rifat bu korkunç zaman diliminin karabasanlı toplumsal panoramasını çizmekle asla yetinmemiş, bireysel ilişkilerden, dışa vurmamış iç dünyalardan yola çıkarak, içimizdeki kabagücün göz kamaştırıcı bir çözümlemesini gerçekleştirmiştir.
Romanın başında az gelişmişliğin bütün bir ruh dünyasına nasıl sinsice sızdığına dair yazılanlar, o günlerde kimi eleştirmenlere yadırgatıcı gelmişti. Keşke o bölüm olmasaydı, denmişti. Handiyse kırk yıl geçti; o bölümü sık sık yeniden okurum: Sezgisi çok yüksek bir şairin, o tuhaf, alçakgönüllü, acılarımıza neşter vuruşu bence hâlâ kılavuz.
Bir Kadının Penceresinden üzerine defalarca yazdım. Bu yazılar Oktay Rifat’la tanışmama fırsat oldu; daha önce yazmıştım.
Sonra, roman alanında, Danaburnu ve Bay Lear. Harikulade iki roman daha. Hele, Bay Lear’in üslûbu, Türkçe roman dilinde bir doruk. Şunu da ekleyeyim: Hem Bir Kadının Penceresinden, hem Bay Lear ‘İstanbul edebiyatı’nda en önce okunması gereken çağdaş yapıtlardan.
Sinemamızın büyük ustası Akad, Danaburnu’nu okumuş ve beyazperdeye aktarmak istemişti. Yazık ki gerçekleşmedi.
“bir kül bırakarak geçti mevsimlerim / güller yeniden açtı / uzak bir yıldız gibi kaldı / küçük odaların yalnızlığı”...
“Yine Yapraklar”dan; son dizeler;
Geri dönüyorum Çan Yayınları’na, İkilik’i yeniden edinebilmek için...