Gün olur işi düşer diye, otobüs yolculuğunda tanışıp kartını alan, daha sonrada Artin ustanın işyerine gidip eşinin kırık bileziğini tamir ettirmek için giden birisi, Artin usta ile yaptığı bir sohbeti aktarıyordu. Artin usta dededen gelen mesleğinde yetenekli bir zenaatkar. Altının üzerine mine işleyebilen ender kalan ustalardan.
Otobüs yolculuğunda belki de edilen iki kelamın hatırını pekiştirmek için alınan kartvizitin ardından müthiş bir hikaye çıkmıştı ortaya.
Evvel de söylemiştim. Bazen herşeyden sıkılıp bir köşeye çekilmek istediğimde, ihanet, hamaset, entrika, yalan ve çıkar hesaplarıyla örülmüş; yoksulluk ve ölümün çeşitli sistemler tarafından dayatıldığı dünyadan kaçıp annemin dizlerine uzanırım.
Kaşınmıyor ya, artık istememe de gerek kalmadan anlamaya başlar derdimi. Üstümü sıyırıverir, elini hemen sırtıma götürür. Dünyanın en güvenli, riyasız formudur orası. Annesine sırtını kaşıtanlar iyi bilir.
Artin usta tüm taleplerin fanteziye büründüğü bir dünyayı reddedercesine emeğin yüceliğine sarılıyormuş. Figürlere mineler işleyip hayat veriyor.
Mesela eskiden yeni doğan çocuklara takılan yunus figüründen bahsediyor. “Eskiden yeni doğan çocuklara takılırdı, bunlar. Fil gibi uzun ömürlü, güçlü veya kuş gibi özgür, yunus balığı gibi sevecen olsun diye dilek dilenirdi” diye anlatıyor.
Ama artık onlara da talep kalmadığını anlatıyor. Çünkü bir bebek dünyaya getiren çiftin paraya ihtiyacı olduğunu düşünerek, satılıp, paraya çevrilebilecek altın türleri takılıyor bebeğe.
Belki yine dilekler dileniyor ama artık aklın bir köşesinde içselleştirilmiş yoksulluğa da faydalı olmasını düşünüyor eş, dost…
Aslında gönülden kopan ve hatıra olarak saklanması, yad edilmesi için takdim edilen sosyal bir danayışma, içselleştirilmiş yoksulluk algısı ile sosyoekonomik bir dayanışmaya bürünüveriyor.
Artin ustanın hikayesindeki örtülü şikayet de buydu halbuki. Emeğin yüceliğiyle, göz nuru ve ince işçilikle üretilmiş zenaatkarlık ürünleri, satıldığında kuyumcunun “işçilik” bedelini düşmeyeceği düz, emeksiz şeylere tercih ediliyordu.
İki çocuğu var Artin ustanın. Bir oğlu, bir de kızı… Üniversiteyi bitirip yurtdışına gitmişler ve dönmemişler.
Artin ustanın anlatımıyla, “Bir özgürlüktür tutturmuşlar. Özgür olmak, özgür yaşamak, mutluluğu özgürlükte aramak için başka ülkelere gitmişler”.
Onlara önce kendisini, sonra ağaçları örnek göstererek, “Ağaçlar özgür değildir ama mutsuz ağaç da yoktur, mutluluğu kendinizde arayın” demişse de dinletememiş.
“Bizimkiler okuyup adam oldular, çiçek açtılar ama akşam sefasına benzediler” diye anlatıyor. Akşam sefası gündüz kapalı durup, gece açarmış ya. Kimseye göstermezmiş güzelliğini…
“Bizimkiler iyi eğitildi, iyi okudular da kendilerinden başka kimseye faydaları yok. Bırak doğduğu toprağı, yaşadıkları topluma bile faydaları yok. Hatta, böyle bir kaygıları da yok. Dedim ya, akşam sefasına benzediler işte” diye devam ediyor yaşlı Artin usta…
Rahmetli eşi de üzülürmüş, çocukları uzakta diye. “Çocukların sırtını kaşımak gerekirdi, zamanında biz bunların sırtını yeterince kaşımadık” diye söylenip dururmuş.
Tüm bu sohbetin vakıf olabildiğimiz kadarının sonunda, Kapalı Çarşı’nın derinliklerinde emeğiyle ayakta duran, emeğin, alınterinin yüceliğine dışarıdaki vahşi rekabet ve mananın maddeye yenildiği tüm sistemlere direnen Artin usta, şöyle temaşa dolu bir öğretiyle uğurluyor müşterisini:
“Bilirsin sırtın kaşındığında kaşıttıracak birini bulana kadar ne yapsan nafiledir. Yani sırtını kaşıttıracak kadar samimi olduğu birilerine her zaman muhtaçtır, insanoğlu. Günümüz insanı bencilleşti sanki. Birilerine muhtaç olmaktansa sırt kaşıntısına katlanmayı, unutmayı tercih ediyorlar. Sırtını kaşıttıracak samimiyette birileri yoksa çevrende, dahası sırtın kaşınmayı bile unuttuysa sen de özgür olmak için yalnızlığı seçenlerden, akşam sefasına benzeyenlerdensin, bence”…
Muhtemelen Artin usta bu hikayenin yazılmasının ardından bıraktı mesleğini. Kapalı Çarşı’daki dükkanı da kapandı ve artık kimse altınların üzerine hayvan figürleri ile mine işlemiyor.
Hatta belki, Artin usta da, sağken uzaktaki çocuklarının sırtını yeterince kaşımadıklarından söylenen eşi ile kavuşmuş olabilir.
Ancak şunu biliyoruz ki bu hikaye ne yalnızca Artin ustanın, ne Kapalı Çarşı’nın, ne de İstanbul’un hikayesi.
Bu hikayedeki akşam sefası biziz…
Hepimiziz…