Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Öncelikle zaten Adana’da içerisinde tartışma kültürü olan, sağdan bağımsız bir yol haritası ortaya koyabilen, metot ve pratik geliştirebilen bir sol/sosyal demokrat bir kamuoyu maalesef yok.
Sosyalist cephe emek ve mücadele dayanışmasını domino etse de Halk Partisi’nin ne Gezi’de bir itirazı olan genç kitleleri ne de sosyalist cephenin emek dayanışması ruhunu geniş bir akılla siyasal yol haritasına dahil ettiğin söyleyemeyiz.
Yani solda bildiğimiz girift ilişkiler, gruplaşmalar ve hizipleşmeler var. Bu bir sonuç değil aslında tam olarak sebep. Milletvekilleri, belediye başkanları, il ve ilçe teşkilatları ile kanaat önderleri sol tartışma kültürünü oldukça canlı tutarken, demokratik arayışların doğal tezahüründen çok kurumsal kimliği diri ve güçlü tutmaya handikapına düşüyor.
Aslında ben yeni dönemde birçok şeyin değişmesi umudunu taşıyordum. Özellikle emek ve mücadele ikliminden gelen iki belediye başkanının il başkanlığı makamı ile geniş bir sol perspektiften Adana’ya yaklaşarak güçlü bir sosyal demokrasi iklimi oluşturmasını ve özellikle belediyelerin toplumsal bilinç üzerinde etkili olmasını bekliyordum.
Lakin bugün size çok iddialı bir şey söyleyelim, pratiğe tam tersi olarak geçen söylemlerden ibaret bir tablo var karşımızda. Şimdi bu iddiamdan sonra belki de birçok kişi eleştirecek. Ancak onların “embeded” eleştiri literatürlerine teğet geçen çok çarpıcı örneklerle cevap verebilirim. Vereceğim de. Sadece gelişmelerin münferit mi yoksa bilinçli eğilim mi olduğu konusunda emin olmayı bekliyorum.
Çoğulcu ve katılımcı anlayışın hayata geçip geçmediğini, emek dayanışmasının dar oligarşik yapılanmaya tercih edilip edilmeyeceğine dair şimdiden çok ipucu var elimizde. Ancak dediğim gibi bunun münferit mi yoksa bilinçli bir tavır mı olduğu konusunda emin olmamız için kısa bir süre daha gerek.
Bugünlerde de halk partisi enerjisini yine içeriye harcamakla meşgul. Kurultay delegeleri ile teşviki mesai yoğunlaştı. Parti içi dinamikler tüm emeğini bu sürece ayırmış durumda. 6 Eylül’e kadar parti içiresinde siyasetin gereği olarak yüksek ivmeli bir devinim var.
Dışardan ilk bakışta görünen tablo şu: İl teşkilatı mevcut Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında açıkça saf belirledi. Milletvekili Ümit Özgümüş ise Kılıçdaoğlu’na rakip olan Muharrem İnce’ye ilk desteğini açıklayan milletvekili.
Dışarıdan baktığınızda kurultaya giden CHP Adana’da iki kutup var gibi görünürken, biraz içeriye girdiğinizde ise delegeler üzerinden sayısızca politik manevra var. Yani her bir kutbun içerisi ayrı bir matruşka.
6 Eylül’deki kurultay sonrası iki sonuç ortaya çıkacak. Kılıçdaoğlu yeniden seçilirse, muhalif taraf kendine yeni bir siyasi yol haritası belirleyecek. Ancak Kılıçdaroğlu kendisini destekleyen ekiple Adana’da yola devam edecek. Muharrem İnce seçilirse yeniden yapılanma başlayacak ve geride bir rövanş daha kalacak.
Peki, başlıktaki sübliminale dönecek olursak…
Geniş oynayan, tartışma kültürünü hizipleşmeden becerebilen, emek dayanışmasını siyasal reflekslerinin temeli olarak alan ve en önemlisinden birisi de dışarı açılan bir solun, CHP’nin varlığını hissedebilecek miyiz?
Güçlü CHP İl Başkanlığı makamı koordinasyonunda, belediyeler ve milletvekilleri ile teşkilatların geniş kitlelere ulaşmasını ve sola eğilimli kitlelerin CHP ile entegrasyonunu görebilecek miyiz? Sanırım bu yapıyı kurultay sonrasında da göremeyeceğiz.
Çünkü solda sürecin dışında bırakılma ve sahadan çekilme sendromu var. Bu travmanın nedeni ise baskı unsurlarını ve yetkiyi elinde tutarak kendi siyasetini dayatma eğiliminin olması. Omuz vermek yerine, dizayn etme egosu maalesef bahsettiğimiz katılımcı ve çoğulcu anlayışın önüne geçecek.
Kurultay sonrası daha spesifik olarak ne demek istediğimi anlatmaya çalışacağım.