Yeşilçam’ın sponsoru halkımızdı

SE-SAM Başkanı Ünlü Yönetmen Yılmaz Atadeniz, Adana Medya’ya konuştu

05 Eylül 2014 Cuma 10:06

 

Yeşilçam’a fantastik filmleri ve "Çirkin Kral"ı kazandıran, sinemamızın en önemli kuruluşu SE-SAM'ın da başkanlığını yürüten Ünlü Yönetmen Yılmaz Atadeniz, “Dolaysıyla sinemamızın sponsoru halkımızın kendisiydi. Biz bahçe sinemalarını kaybettiğimiz zaman, piyasamızı kaybettik” dedi. İstanbul Çırağan Sarayı’nda gerçekleşen 21. Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nin tanıtım toplantısına katılan Atadeniz, burada Adana Medya’nın sorularını yanıtladı. Atadeniz, 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de sinema filmi yapan ilk ve tek kişinin Tiyatrocu Muhsin Ertuğrul olduğunu hatırlatarak, “Türk sinemasının 100’üncü yılını kutlayacağımız Altın Koza’da, Muhsin Ertuğrul kesinlikle unutulmamalı ve ona özel program hazırlanmalı” dedi.

 

Atadeniz ile Türk sineması üzerine

Yönetmen Yılmaz Atadeniz 1932 yılında İstanbul da doğdu. Kabataş Lisesinden mezun oldu. Sinemaya 1951 de montaj – senkron dalında çalışarak başladı. Bir süre yönetmen yardımcılığı yaptı. 1963te "Yedi Kocalı Hürmüz" ile yönetmenliğe geçti. Silahların Kanunu, Kovboy Ali, Çirkin Kral, Güney Ölüm Saçıyor, Kınalı Hanzo gibi önemli filmlerin yanı sıra, kült statüsüne erişmiş Yılmayan Şeytan, Kling İstanbul'da, Kızıl Maske, Zorro Kamçılı Süvari gibi birçok fantastik Türk filminin yönetmenliğini yaptı. Yönetmen Yılmaz Atadeniz SESAM Başkanı olarak görevine devam ediyor.

1970'lerde yılda 250-300 filmi nasıl çekiyordunuz? Şimdi neden üretemiyoruz?

Evet, O yıllar biz yılda 250-300 film üretiyorduk. O yıllarda Türkiye yi işletme bölgesi diye 5 bölgeye ayırmışlardı. Bu 5 bölge İstanbul Eskişehir'i de içine alan Marmara bölgesi, Adana bölgesi, Diyarbakır, Şanlı Urfa, Gaziantep Mersin ve Konya havalesi dahil... Karadeniz bölgesi, Samsun, Trabzon, Giresun, Ege bölgesi, İzmir Antalya'yı da içine alan Afyon'a kadar olan bölge... Ankara bölgesi dediğimiz İç Anadolu Bölgesi. Birde Zonguldak ve civarı.

Türk sineması yaklaşık 6.000 film yaptı. Peki bu paranın kaynağı bölgeler miydi?

Biz Adana ya gittiğimiz zaman, Adana da ki işletmeciler, bize 4 tane Ayhan ışıklı, 5 tane Türkan Şoraylı, şu kadar Hülya Koçyiğitli diye sipariş verir, filmler teklif ederler ve avanslarını da verirlerdi. Peki bu avanslar nereden toparlanıp da verilirdi?  Türk sineması yaklaşık 6.000 film yaptı. Doğru, paranın kaynağı bahçe sinemalarıydı. Örneğin bir Adana da 180-200 tane bahçe sinemaları vardı. Diyarbakır, Gaziantep, Elazığ, Ankara, İstanbul aklınıza gelen her yerde açık hava sinemaları vardı. Bölgeler bize gerekli sermayeyi sağlardı. Bu sinemalara halk geliyordu. Dolaysıyla sinemamızın sponsoru halkımızın kendisiydi. Biz bahçe sinemalarını kaybettiğimiz zaman, piyasamızı kaybettik İşletme müdürlerinin bizlere imzalayıp verdiği senetleri halk bu sinemalara gelerek ödüyordu. Ben hatırlarım, Kling filmimi Konya da 10.000 kişilik bir bahçe sineması göstermek istemişti. Ben oraya gittiğim zaman adamın ağzı kulaklarındaydı. 10.000 kişiyi içeri almış, içeri girdim ama filmde bir ses var. Çıt,çıt diye bir ses geliyor. Filmde böyle bir ses olmaması lazım dedim. Film de bir hata mı var? Dedim. "Yılmaz abi filmde bir hata yok" dediler. O zaman makine dairesinde bir sorun var dedim. "Abi makine dairesinde de bir sorun yok. Dikkat etsene dedi. Neye dikkat edeceğim? Deyince "Abi herkes çekirdek yiyor. Çıt, çıt sesi oradan geliyor". Hakikaten de öyleydi. 10.000 kişi bu. Biz bahçe sinemalarını kaybettiğimiz zaman, piyasamızı kaybettik.

Televizyon bahçe sinemalarının kapanmasına ne kadar etken oldu?

Bahçe sinemaları çok önemliydi. İstanbul dahil bunun içinde. Bizi destekleyen halk buralardan destekliyordu. Filmler çok seyrediliyordu. Televizyon kurulurken ve ya kurulduktan sonra biz bu tehlikeyi fark edemedik. Televizyon bahçe sinemalarını yok etti. Halk, bedava evinden seyrederken niçin bahçe sinemalarına gelsin? Böylece bahçe sinemaları kapandı. O bahçe sinemalarının da hiç birini belediyeler bir sinema koşulu altında inşaata müsaade eder tarzında bir harekette bulunmadılar. Böylece onlar büyük iş hanları haline geldi. Plazalar haline geldi. Biz kapalı 300 sinemaya kaldık. Bu 300 sinemayı da sonradan salonlarını bölerek 900 e çıkardık. Ama sinema aslında 300 tanedir. Paranın büyük bir kısmı devlette kalıyor, biz kendi paramızla film üretmeye çalışıyoruz. Sinemamız geriye gitti. 2000 yılında Antalya film festivaline iştirak eden filmler 8 taneyi geçmiyordu. Şimdi çıkan kanunlar vasıtasıyla 5224 ve 5225 sayesinde devlet filmlere destek olur hale geldi. Ama devlet bu parayı kendi kasasından vermiyor. Benim öz ve öz kendi paramı bana kredi olarak veriyor. Geri ödemek üzere veriyor. Nedir bu para? Türkiye de yerli ve yabancı filmlerden toparlanan rusum paralarını devlet kasasında birikiyor, kültür bakanlığı para istedikçe kendi düşündükleri paraları veriyorlar. Paranın büyük bir kısmı devlette kalıyor, biz kendi paramızla film üretmeye çalışıyoruz. İşin aslı bu... Devlet, Namık Kemal Zeybek tarafından başlatılan bu olayı devam ettirdi. Kanunlaştırdı. Biz bunu bir sene içinde iki devre olacağı ama üç devre olmasınınz peşindeyiz.

Türkiye mükemmel bir plato konumundayken dünya filmcileri neden bize gelmiyor?

Bizim Antalya da bir stüdyomuz var. Ama bu stüdyo çürümeye derk edilmiş. İlk yapıldığı sene "bin bir gece masalları" çekiyorlardı. Çektikleri zaman yalnız Antalya da değil, Muğla vilayetinde de kontra plak kalmadı. Bütün marangozlar orada çalışır hale geldiler. Bildiğiniz gibi Türkiye'miz kadar mükemmel bir plato var mı dünya da? Toprağın üstü mükemmel, yörelerimiz mükemmel buna ramen dünya filmcileri bize gelmiyor. Peki neden gelmiyorlar? Kanada ya bakıyorsunuz, kanada geri ödeme yapıyor yüzde 18 değil, 35'lere varan geri ödemeler yapıyor. Yapımcının harcadığı paranın yüzde 35 ini geri ödüyor. Mahsun Kırmızıgül en son filmi "Güneş'i gördüm"'ü çekerken Romanya da çalışmış. Romanya da harcadığı paranın 35'ini geri ödemesi olarak Romanya devleti ödemiş. Fas da film çekiyorlar. Ama Fas da film çeken adam harcadığı paranın %35'ini geri alıyor. Bu konu kimi ilgilendiriyor? Kültür Bakanlığını ilgilendiriyor, Dışişleri bakanlığını ilgilendiriyor, İç İşleri Bakanlığı, Maliye Ve Gümrük Bakanlığını ilgilendiriyor. Bu dört bakanlık bir masaya oturup bu konuda geri ödemelerde yükseltme yapacaklar. Bizim memleketimize insanlar geliyor, çekiyor ve gidiyor. Haberimiz bile olmuyor. Böyle saçmalık olur mu? Benim teknisyenlerim boş mu kalacak? Bugün bir dizi var. O dizi Tunus'a gittiğinde Tunus hükümeti diyor ki "Buradaki elemanlar çalışacak. Senin kameraman değil, buradaki kameraman çekecek. Buradaki ışıkçı çalışacak. Bu insanları çalıştıracak ve parasını da ödeyeceksiniz" diyor. Bizim memleketimize insanlar geliyor, çekiyor ve gidiyor. Haberimiz bile olmuyor. Böyle saçmalık olur mu? Benim teknisyenlerim boş mu kalacak? Tüm bunlar ayrı, ayrı dertler.

Dünya sinemasında boy gösterecek filmler yapabilecek miyiz?

Türk sineması muhakkak üretmeli. Dünya sinemasına boy göstermeli. Boy gösterecek filmler yapıyoruz. Stüdyolarımız en mükemmel noktada. Londra, Fransa, Almanya Türkiye de kopya bastırın. Hepsini koyun önünüze bunların arasında fark olmadığını göreceksiniz. Ne üstlerinde bir toz, ne bir çizgi. Görüntü mükemmeldir. Stüdyolarımız mükemmel noktaya gelmiştir. İş imkanlarını yaratmamız lazım. Şunu da söylemekte fayda görüyorum. Stüdyolarımız günde 25-30 kopya basacak kapasitededir. Bunlar çok önemli gelişme ve sinemamız için önemli bir avantajdır. Tüm bunların bizde kaybolmamasına dikkat etmemiz gerekir. İş imkanlarını yaratmamız lazım. Atatürk o lafı duvarda kalsın diye mi söyledi? Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek midir? Bana bir kişi gösterin devletten burs almış, Türk sinemasında beceri ve kaliteyi öğrenmek için devlet tarafından yurt dışına gönderilmiş olsun. Bir tane bulamazsınız. Ama tiyatro da bale de mevcuttur. Neden sinemada yoktur? Atatürk o lafı duvarda kalsın diye mi söyledi? Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek midir? Ne yaparsak yapalım İstanbul da bir stüdyo ya ihtiyacımız vardır. Nasıl "Sine site" varsa. Antalya da ki stüdyo varsa o stüdyoyu da çalışır hale getirmemiz lazım. Orasını çürümeye terk edemeyiz. Çürümeye mahkum olmamalı.

Diziler eskiye döndü, eski filmlerin hikayelerini çekiyorlar. Türk sineması tüm hikayeleri çekti mi?

Arkadaşlarımızın filmlerini seyrediyoruz kalite olarak tamam. Yalnız efsaf, nitelik ve nicelik bakımından bizim örf ve adetlerimizi film yapan arkadaşlarımız unutuyorlar. Bunları katiyetle hayata geçirerek yönetmen, senarist arkadaşlarımızın bunları ön plana alması lazım... Bizim eskiden siyah beyaz yaptığımız filmlerin tekrarlarını yapıyorlar. Peki niçin yapıyorlar? Çünkü orada örf ve adetlerimize, gelenek, göreneklerimize göre yapı var. Bu milletin hasretlerine göre, örf ve adetlerine göre, geleneklerine göre dikkatli çalışmalarını rica ediyorum. Biz "Ulan" kelimesini bile filmlerimizde kullanmazdık. Şimdi af edersiniz belden aşağı filmlerimiz. Türkçeden yoksun. "Kıllandım" diyecek kadar ileriye gidiyorlar. Söylenecek bir şey varsa ilk önce senaristler olarak arkadaşlarımızın dikkatli olmaları gerekir. Bu milletin hasretlerine göre, örf ve adetlerine göre, geleneklerine göre dikkatli çalışmalarını rica ediyorum.

Bir yönetmen olarak oyunculara, oyuncu adaylarına önerileriniz nelerdir?

Oyuncular muhakkak diksiyon dersi, sofrez dersi almalı. Çünkü yapı olarak güzel kişiler seçiliyor. O güzel insanların kendini geliştirmesi lazım. Dünyada da böyle olmuştur. Adamı beğenmişler almışlar ama ilk önce eğitime sokmuşlar. Diksiyonunu düzeltmişler. Hareket tarzlarını yumuşatmış daha uygun hale getirmişler. Nasıl kavga ediliri göstermişler. Bütün bunların eğitimini vermişler sonra filme başlamışlar. Biz diziye başlayan oyuncuyu olduğu gibi alıyoruz. Dizide meşhur olduktan sonra o kişi ben oldum demeden kendi sesini kullanmalı artık. Bir oyuncuya bir başkası dublaj yapmamalı. Bir oyuncu kendi kendini konuşur, seslendirirse her şey daha yerine oturur, daha uygun olur, daha doğal olur. Onun için o doğallıktan dışa düşmemek lazım.

SE-SAM’ın başkanısınız. Telif kanunu ve mali haklar konusu arap saçına dönmüş bir halde. Bizi aydınlatır mısınız? Bu işin aslı nedir?

Telif hakları ayrı konu, filmin mali hakları sahibi ayrı kişi... Biz bunu bir gibi düşünüyoruz. En büyük hata buradan başlıyor. Derler ki... Efendim, yapımcılar her şeye sahipler biz hiçbir pay alamıyoruz diyorlar. Kanun şöyle yapılmış yanlış bir kanun.1995 12 Haziran da 4110 çıkarken bir madde koymuşlar. Bizim telif haklarımızla ilgili, meslek birlikleriyle ilgili kanunun maddesi 42 ve 43 Bütün kanun 91 madde. 91 inci madde bu kanun bakanlar kurulu kararıyla değiştirilir ve ya ilave edilir deniyor. 90 ıncı madde de biri uyanmış. Televizyonda para vermemek için şöyle bir madde koymuşlar. Diyor ki kanun 42 ve 43 üncü maddeler bu kanun yürürlüğe girdikten sonra imal edilen filmlere uygulanır gayet basit gibi görünüyor. Yani 1995 yılı öncesi bir eserin yönetmeni yokmuş, senaristi yokmuş gibi düşünülüyor. O filmin sahibi yapımcı diyor. Hal bu ki tabi ki de o filmlerin bir yönetmeni, bir senaristi vardı. Ama yok kabul edilmiş. Yani bir eser 1995 den evvel yapımcısına ait.1995 den sonra o filmin her şeyi yönetmen, senarist ve özgün müzikçi olarak görünüyor. Bu neyi ortadan kaldırıyor? Telif haklarını. Diyor ki Kardeşim sizin 1995 yılından evvel hiçbir hakkınız yok ama 1995 yılından evvel 6.000 film yapmışız. Kemal Sunal’ın çocukları para alamıyor. Film her gece 3 kanalda birden oynuyor. Hiç utanmıyorlar mı? Yayınlayan organa diyorsun Kardeşim kime kaç para vereceğimi söyleyin ben ona veriyim diyor kendini dışa atıyor. Sefa Önal şu gün Türkiye Cumhuriyetini mahkemeye vermiş durumda Biz 11 yönetmen mahkeme açtık. DIGITÜRK e. Atıf Yılmaz, Orhan Aksoy, Nejat Saydam, Sırrı Gültekin, Bülent Oran, Erdoğan Tunaş. Bunlar öldüler. Varisleri devam ediyor. Devam ediyoruz. Yılmaz Atadeniz, Sefa Önal, Mehmet Dinler, Ülkü Erakalın, bu 11 kişi devam edemedik. Sefa Önal devam etti davaya. Davaların her birini kaybettik. Temyize gittik, temyizde bizi reddetti kanunlar dolaysıyla. Ve bizim insan hakları, Strassburg a gitme hakkımız doğdu. Çünkü siz bir dava da her türlü mahkemede haklarınızı

kaybedeceksiniz en son Strassburg a gitme hakkınız doğacak. Sefa Önal şu gün Türkiye Cumhuriyetini mahkemeye vermiş durumda. Strassburg a evrakları gitti. Aynı zamanda Sefa Önal senaryo yazarlar derneği başkanı olarak, yurtdışı bağlantıları olduğu için Avrupa da ki senaryo meslek birliği bu dava için iki tane avukatını vazifelendirdi. Bu karar Strassburg dan çıkacak. Türkiye Cumhuriyetinin bu konuda mahkum olmasını istemiyorum. Bunu lütfen düzeltin.

Yakup Sancı: Son zamanlarda yaptığınız proje var mı?

İki sene içinde Salih Tozan belgeseli yaptım. Antalya da gösterilecek bu sene. İzzet Günay Belgeselini, Sami Hazinses Belgeseli yaptım. En son da İstanbul Arkoloji Müzeleri Belgeselini bitirdim. Yukarıda bahsettiğim İnebolu hikayesini çekmek istiyorum ama değerlendirme komisyonundaki arkadaşlar reddettiler. Çekmek için hazırlanmıştım ama olmadı.

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 10.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.