Sakarya sözcüğünü ben ilk kez üstat Necip Fazıl'ın Sakarya Türküsü şiirinde gördüm.
Sakarya'nın büyük bir çile ırmağı olduğunu işte o zaman öğrendim.
Bütün memleket sathındaki seçkinler dışındaki herkesin bu çile ırmağında resmedildiğini de öğrendim.
Sakarya aktı durdu.
Zaman kendi hükmünü icra etti.
Sonra Sakarya'nın 824 km. uzunluğunda bir nehir olduğunu öğrendim. Eskişehir'in Çifteler ilçesine Sakaryabaşı mevkiinde doğduğunu da öğrendim.
Bir yeraltı nehrinin bir anda tüm gücü ile güneşe merhaba demek için yeryüzüne çıktığını da öğrendim.
Çıkış kaynağında tertemiz bir bengisuyun denize dökülürken nasıl zehir ırmağı haline geldiğini de öğrendim.
Keşke öğrenmeseydim.
Aklıma siyaset geldi.
Memleketimin siyaset manzaraları geldi.
Sakarya gibi çıkış kaynağında arı, duru olan siyasal hareketlerin emeksizler tarafından nasıl zehirlendiğini düşündüm.
Üstat Sakarya türküsünü yazarken Sakarya nehrinin dramını muhtemelen bilmiyordu.
Bilmediği halde sezenlerden olduğu için yazmış olması kuvvetle muhtemel.
Sakarya türküsünü söyleye söyleye büyüyen bir siyasi hareketin alın teri dökmeyen tatlısu balıkları ne demek istediğimi anlamazlar.
Yada anlamak işlerine gelmez.
Sakarya doğuşunda tertemizse öyle kalmalı. Çıkarcı eğmemen sermayenin yüreklerindeki pisliği atmalarına müsaade edilmemeli.
Sakarya türküsünü ile doğup büyüyen siyasi harekete çıkarcılar, sonradan görmeler, yerel ve kasaba milliyetçilerinin pisliği bulaşmamalı.
Bulaşan kirler, bulaştıranlarla beraber bünyeden atılmalıdır.
Sakarya nehri Karadeniz'e tertemiz akmalıdır.
Sakarya Türküsü ile büyüyenlerin siyasi hareketi bedel ödemeyen beleşçilerden arınmalıdır.
Değişim ve dönüşüm hareketi ile onlarca yıl bu mazlum millete hizmet etmeye devam etmelidir.
Bu değişim ve dönüşüm hareketi üç buçuk kendini bilmezin muhterisliğine kurban edilmemelidir.
Vatan, millet, Sakarya demek adamı kurtarmaz.
Sakarya türküsünü ciğerinden kalemine kan çekerek yazan üstadın ve yol arkadaşlarının elleri yakamızda olur.
Her gün yeniden doğmak için bir fırsattır.