Yüreğir İlçesi’nde iki büyük mahalle var. Bunlar adını Karacaoğlan ve Dadaloğlu’ndan alıyor… Her ikisinin de heykeli merkezi iki kavşakta bütün heybeti ve ihtişamıyla sergileniyor. Adanalılar, Türkiye’nin hatta dünyanın bir çok yerinde bilinen bu iki büyük Adanalı ozana yeteri kadar değer veriyor ancak tanıtımı konusunda eksiklikler olduğu da gözlerden kaçmıyor. Bugün, türküleri hala dilden dile dolaşan Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nun yaşamlarını merak eden var mı?
DÜNYAYI KENDİLERİNE AŞIK EDEN ADANALI AŞIKLAR
ADANA MEDYA - Adana, aşıklık geleneğinin sürdürüldüğü bir kaç ilden biridir. Aşıklık geleneği, Adana kültür varlığının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Adana’da aşıklar, sazlı (telden), sazsız (dilden), doğaçlama yoluyla, kalemle (yazarak) veya bir kaç özelliği birden taşıyan geleneğe bağlı olarak şiir söyleyenlere aşık, bu söyleme biçimine aşıklık-aşıklama, aşıkları yönlendiren kurallar bütününe aşıklık geleneği adını veriyorlar. Bütün Adanalı aşıklar, yörede çok köklü, eskilere dayalı bir Karacaoğlan ve Dadaloğlu türküleri söyleme geleneği olduğunda birleşiyorlar. Peki aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hala feyz alınan bu büyük Adanalı ozanları kaç kişi tanıyor? Adana Medya olarak bugün sayfamızı Karacaoğlan ve Dadaloğlu’na ayırıyoruz.
KARACAOĞLAN KİMDİR?
On yedinci yüzyıl halk şairi olan Karacaoğlan’ın yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. 1606 yılında doğduğu, 1679 yılında öldüğü sanılmakta olup; Çukurova’da yaşadığı hakkında bir takım sağlam kaynak ve bilgiler vardır. Akşehirli Hoca Hamdi efendinin anılarında, Karacaoğlan’dan şöyle bahsedilir. Asıl adının Hasan olduğu, küçük yaşta annesini kaybedip öksüz kaldığı, beş yaşına gelince babasının askere alınıp bir daha dönmediği söylenir. Köyde yaşayan Osman Ağa adlı kişinin Karacaoğlan’ı evlat edindiğini belirtilir.
EVLENMEMEK İÇİN BURSA’YA GÖÇTÜ
Osman Ağa, köyde yaşayan sağır ve dilsiz bir kızla Karacaoğlan’ı evlendirmek ister; ama Karacaoğlan bu evliliği istemez, ayrıca o sırada Çukurova da bulunan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu kız kardeşlerini de alarak Bursa’ya göçtüğü anlatılır. Bu göçün nedenleri arasında babası gibi askere alınıp geri dönememe korkusu olduğu da söylenir. Bursa’da kendisine bir düzen kurduğu ve evlat acısı yaşadığı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Yaşamının büyük bölümünü Çukurova, Maraş ve Antep çevresinde geçirmiştir. Yaşamı hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek için onun şiirlerini incelemek gerekir. Ölüm yeri de tam olarak bilinmemektedir. Mezarının İçel’in Mut ilçesinde olduğu tahmin edilmektedir.
SILA ÖZLEMİ İLE YANIP TUTUŞAN BİR AŞIKTI
Şiirlerinde işlediği temalar genellikle; aşk, doğa, ayrılık, sıla özlemi ve ölümdür. Duru bir Türkçe ile söylediği şiirlerinde günlük konuşma dilini kullanmayı tercih etmiş, Divan Edebiyatından uzak durmuştur. Şiirlerinde yaşadığı yörede kullanılan kelimeleri de kullanmıştır. Arapça ve Farsça kelimeleri kullanmaktan kaçınmıştır. Şiirlerinde gerçeklik ön plandadır. Yaşanmışlık üzerinde çok durur. Karacaoğlan’ın yaşam sevgisinin kaynağında güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkusu ön plandadır. Onun kadına ve sevgiliye bakış açısı halk şiirine yenilik getirir niteliktedir. Şiirlerinde en çok kullandığı kadın isimleri Ayşe, Elif, Döndü, Esma, Emine, Hatice gibi isimlerdir. Karacaoğlan bu kadınların hepsine farklı bir ortamda vurulmuştur. Bu özelliği de onun bir tek kişiye bağlanmadığını ortaya koyar.
HAFIZADA KOLAY KALAN HECE ÖLÇÜSÜ KULLANIRDI
Şiirlerini hece ölçüsünün 11’li (6+5), 8’li (4+4) kalıplarıyla söylemiştir. Hece ölçüsüyle yazılan şiirlerin hafızada daha kolay kalıp ezberlenmesi onun şiirlerini günümüze kadar ulaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Hece ölçüsüne uygun olması için bazı kelimelerde hece düşmesi kullanmıştır. Mecaz anlatımları da şiirlerinde sıkça kullanmış, bu da söyleyişine ayrı bir tat katmıştır. Şiirleri halk edebiyatında adını sıkça duyduğumuz manilere benzer bir tat içerir. İşte bu özellikleri ile kendisinden sonra gelen pek çok ozanı derinden etkilemiş, onlara örnek olmuştur. Birçok şiiri bestelenmiştir. 1920 yılından beri yapılan araştırmalar sonucunda beş yüze yakın şiiri kayıt altına alınmıştır.
BİR AYRILIK, BİR YOKSULLUK, BİR ÖLÜM
Vara vara vardım ol kara taşa.
Hasret ettin beni kavim kardaşa.
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa,
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.
Nice sultanları tahttan indirdi,
Nicesinin gül benzini soldurdu.
Nicelerin gelmez yola gönderdi,
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.
Karacaoğlan der ki kondum göçülmez,
Acıdır ecel şerbeti içilmez.
Üç derdim var birbirinden seçilmez,
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.
DADALOĞLU KİMDİR?
Türkmen Aşıklarının önde gelenlerinden Kul Mustafa mahlasını kullanan Aşık Musa'nın oğlu olarak dünyaya gelen Dadaloğlu'nun asıl adı Veli'dir. 19. yüzyılda yaşayan ünlü ozan sık sık resmi otoriteye karşı çıkmış bu yönde şiirler söylemiştir. Eğitim göçebe bir toplumun üyesi olarak ona da geçmişteki benzerleri gibi şifai olarak verildi. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Karacaoğlan ve Köroğlu’nun havasını yaşatan, bir Türkmen saz şairi. Sözlü kültürün ve destansı bilgilerin eğittiği Dadaloğlu Şiirlerinde, göçerlik koşullarını, dönemin orta Anadolu'da hüküm süren aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarını yansıtır. Dili Türkmenlerin kullandığı halk Türçesi'dir. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze kadar ulaştı.
ADANA VE KOZAN ÇEVRELERİNDE GÖÇEBE BİR HAYAT
Toroslar’ın Erzin, Payas, Adana ve Kozan çevrelerinde konup göçen aşiretlerden Avşar (Afşar) boyuna mensuptur. Avşarlar ise Kozanoğullarına bağlıydı. Asıl adı Veli’dir. Tahminen 1785’te doğdu. Babası Aşık Musa adında bir saz şairidir. Güney ve Orta Anadolu’yu dolaşmıştır. Açık Türkçeyle milli vezin ve şekillerle şiir söylemiştir. İngilizler tarafından kışkırtılarak Osmanlı Devletine isyan ettirilen, göçebe Türkmenlerindendir. On dokuzuncu asır ortalarında yabancı devletler, bilhassa İngiliz casusları göçebe Türkmen aşiretlerinin arasına girerek onları devlete karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Devleti ise buna mani olmak için göçebe aşiretleri belirli bölgelere yerleştirmek üzere idari bir teşebbüste bulundu. Fakat bu dağlı aşiretlerle uğraşmak kolay olmuyordu. Ancak 1865 yılında Derviş Paşa kumandasında Fırka-i İslahiyye adında bir ordu kurdu. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa da bu orduya, inceleyici ve danışman olarak katıldı. Bütün direnmelere rağmen bu orduyla Kozanoğulları fesadına son verildi. Aşiretler, Anadolu içlerinde belirli yerlere yerleştirildi. Avşar aşiretinin Sivas civarında olduğu sanılmaktadır. Dadaloğlu bu iç hadiseler esnasında Osmanlıya sert bir şekilde karşı çıkmış ve diğer şiirlerinin yanısıra bu daldaki şiirleriyle de şöhret bulmuştur. Tahminen 1868’de ölmüştür. Şiirleri 1923’ten sonra Anadolu’da yayımlanmaya başlamıştır. Ancak bu şiirlerin sayısı azdır. Bazılarının ona ait olma ihtimali zayıftır. Şiirleri derlemeye dayandığı için, çok az şiiri dışında büyük ölçüde değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Şiirleri Cingözoğlu Osman, Karacaoğlan, Aşık Sazi, Deli Aziz ve Hurufi şair Aşık Veli’nin şiirleri ile karıştırılmaktadır. Şiirlerinde sade ve sanat endişesinden uzak bir dil kullanmıştır. Ancak üç beş şiirle şöhrete ulaşmıştır.
ÇİÇEK DAĞI
Alaydım da cura saz'ım dizime
Çekseydim sürmeler ala gözüne
Cihan güzel olsa girmez gözüme
Sende bir gümanım var Çiçek Dağı.
Bu karşıki dağda yanar bir ışık
Aldırmış sevdiğim ağlar bir aşık
Bir ceren bakışlı zülfü dolaşık
Sende gümanım kaldı Çiçek Dağı.
Dadaloğlu görülmüyor borandan
Yıkılsın şu dağlar kalksın aradan
Elbeyli'den geldim koru Yaradan
Sende bir gümanım var Çiçek Dağı.