. Filmin mahkum oyuncularından birisi de gelmiş geçmiş en büyük futbolculardan Pele’dir. Antrenörü tüm takımı toplar. Tahtaya bir sürü taktiksel çizimler yapmıştır. Oyun düzeni ile ilgili bir konuşma yapar. Oldukça karmaşıktır. Konuşmanın sonunda oyuncalara bir istekleri olup olmadıklarını sorar. Pele ayağa kalkar, eline tebeşiri alır. Kendi kalelerinin önünden rakip kaleye direk düz bir ok işareti çizer. İŞTE BENİM TAKTİĞİM BU ! . Ve maçı Pele’nin müthiş röveşata gölü ile kazanıp özgürlüğe kucak açarlar.
Toplum olarak yersiz bir LAF PATİNAJI hastalığına sahibiz. İş yapış tarzımız işi neticelendirecek konulara yönelmek ve ardından çok çalışmak olması gerektiği halde gereksiz teferruatlar, mazeretler, tembelliklerle neredeyse işin başında enerjimizin çoğunu tüketiyoruz.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ağır bir yıkım geçiren Japonya savaş sonrası tüm gücüyle yeniden yapılanmaya geçmiştir. Ancak ülke de yetişmiş eleman sayısı yetersizdir. Özellikle otomotiv sanayinde teknik eleman yetiştirmek amacıyla Amerika’ya genç mühendisler gönderirler. Bu ülkede çektikleri bir çok sıkıntıya rağmen ülkelerine dönen mühendisler öğrendikleri bilgilerle yeni bir otomobil yapmayı başarırlar. Üretilen bu ilk araba törenle gösteriye çıkar. Ancak yüz metre gittikten sonra infilak eder. Tekrar Amerika’ya giderler. Daha çok çalışırlar. Sonrasında ki birkaç denemeden sonra başarılı olurlar. Günümüzde bu otomobilin son versiyonu Amerika’da en fazla satan otomobiller listesinde ilk sıradadır. Kendi öz değerlerinden hiç ödün vermeden sadece sıkı ama bir o kadar da bilinçli çalışmanın ürünüdür Japon Mucizesi.
Yine İkinci Dünya Savaş’ından bitmiş bir şekilde çıkan Almanya’da bir kuşak neredeyse sadece patates ile beslenmiş ama disiplinli ve özverili çalışma ile kısa zamanda eski günlerine dönmüştü.
Sabancı Holding bünyesinde görev yaptığım dönemde iş ziyaretimize gelen Japon bir mühendis ofislerimizi de merak edip gezmek istemişti. Bizlerin çalışma masalarında ki dosya kalabalığını, kalemlerimizi bile bulabilmek için neredeyse saklambaç oynadığımızı görünce de çok şaşırmıştı. Kendi ülkesinde masasında sadece bir bilgisayar, bir not defteri ve bir de kalem olduğunu, günlük çalışmaların gayet disiplinli ve verimli geçtiğini mesai saatlerinin büyük bir bölümünü araştırma – geliştirme faaliyetlerine ayırdıklarını söylemişti.
Mesleğinin duayenlerinden Prof.Dr. Üstün Dökmen Hoca bir seminerinde bize bir hikaye anlatmıştı. Doğu tarafında bir şehrimizde yolda giden bir kamyonete bir yolcu el sallar. Cebinde dört lirası olduğunu kendisini gideceği yere kadar bu parayla götürmesini ister. Şoför kabul eder adam ön tarafa yerleşir. Hava oldukça soğuktur. Araba biraz daha gittikten sonra bir yolcu daha görürler. Adam cebinde iki lirası olduğunu söyler. Şoför adamın parasının azlığını düşünerek kamyonetin arka tarafında yolculuk edebileceğini söyler. Araba bir süre yol alır. Arkadaki yolcu iyice üşümüştür. Ön tarafın camını tıklatarak içeriye girip giremeyeceğini sorar. Şoförün cevabı suratına yapışır , HEM İKİ LİRA, HEM ÖN KOLTUK OLMAZ ARKADAŞ !
Başarının yolu ve örnekleri aslında belli. Önce eğitim sonra inanmak, sistem belirlemek ve sonuna kadar dürüstçe çalışmak.
Ne dersiniz belki de bizler cebimizdeki iki lirayla ön koltuğa oturmak sevdasına düşmüş olabilir miyiz
Sevgi ve saygılarımla