Uzun zamandır hafızamın ezberlediği bir isimdi. Hakkında dilden dile dolaşan söylentiler herkes gibi doğrusu bende de merak uyandırmıştı. Kimilerine göre MİT , kimilerine göre ajan, kimilerine göre belediyeyi tahtı gibi kullanmış bir padişah, kimilerine göre Adananın kara kutusu, kimilerine göre de gerçek bir “ÜLKÜCÜ”
Peki gerçekten, Muğla’da bir Yörük çadırında hayata gözlerini açan bu adam kimdi?
Henüz küçük yaşlarda çilesi başlayan, yaşıtları top koştururken alın terinin ve ekmeğinin kavgasını toprak anayla yapan, helal lokma kazanmayı minicik elleriyle çapa sallayarak öğrenen çocuk, büyüdüğünde nasıl bir adam olabilirdi?
Toprağını namus belleyen babanın yetiştirdiği bu evlat, devletinin malına göz koyup talan edecek kadar cibiliyetsiz olabilirmiydi gerçekten?
Yoksa düzene ayak uydurmadığı, yakasında etiket fiyatı olmadığı için satın mı alınamamıştı?
Tek başına koca şehre nam salan bu korkusuz adam kimdi?
Kendisini yalnızca iki kez, kısa bir zaman dilimi içerisinde gördüm. Tepeden tırnağa onu süzen meraklı gözlerime engel olamıyordum bir türlü. Hakkında onca şeyin söylendiği adamla nihayet tanışmış, kısmen de olsa sohbetine tanık olmuştum.
Oldukça mütevazi ve dini bütün bir yaşam tarzını ifade eden cümlelerini birbirinden güzel sözler ve şiirlerle tamamlıyordu. Yaklaşık 15 kişiydik. Hepimiz pür dikkat onun dudaklarından çıkan cümlelere hapsolmuş, ünlü bir şairin şiir dinletisinde gibiydik. Yıllar sonra tanıdığım o “halk kahramanı” karşımda duruyordu.
Doğrusu ne bu denli genç, nede bu kadar ufak tefek biri olacağını hiç düşünmemiştim. Hakkında yalnızca “Roma’yı da o yaktı” diyene rastlamadım. Onun dışında söylenen söylenene…
Fakat şunu iyi biliyordum. Toplum olarak biz ya “Şeytanı” taşlarız. Ya da “Meyve veren ağacı” Peki karşımdaki bu adam kimdi?
Şeytan mı? Meyve veren ağaç mı?
Biraz öz geçmişini araştırıp kim olduğuna baktığımda, eli kalem tutan yaşıtları okul sıralarındayken kendisinin çobanlık yaptığını, tarlada çapa salladığını, daha sonra 11 yaşında baba ocağından ayrılarak, okuyup adam olmak için gurbeti seçtiğini gördüm.
Belki de ömrünün sonuna kadar memleketinde babasının tarlasında çalışarak hayatını idame ettirebilirdi. Hatta bu günkü hayatından daha huzurlu ve zenginde olabilirdi. Lakin alın yazımızı ve kaderimizi hiçbirimiz yazıp, değiştiremeyiz.
Tıpkı minicik elleriyle çapa sallarken, daha o yaşta küçücük yüreğine inandığı değerler uğruna mücadele etmeyi öğreten bu günkü “Ferat Yüksel” gibi.
Köyünde okul dahi olmayan, ancak birilerinin kölesi olamamak için okuması gerektiğinin bilincinde olan küçük çocuk, henüz anne sevgisinin sıcaklığına doymadan canını dişine takmış, eğitimini başarı belgeleriyle taçlandırırken, bulunduğu şehre kaderin cilvesiyle bağlanmıştı. Aldığı aile terbiyesiydi belki onu bu denli milletine bağlı birey yapan. O nedenle kaldığı şehrin önemi yoktu belki de…
Önemli olan onurumuzu kaybetmeden, adam gibi yaşamak değilmidir hepimiz için?
Peki neden bu şehir için mücadele ettiklerini söyleyen yöneticiler, bu adamı tehlike unsuru olarak görüyor? Hele de etrafları aptal ve şakşakçılarla çevriliyken, zehir gibi beyni olan bir adamın saf dışı edilmesi akıllara zarar.
Dilinden Allah’a olan inancını, milletine olan sadakatini düşürmeyen bu “Yörük Adam” kimler için nasıl bir tehlike olabilirdi ki?
Sizleri bilmem değerli okurlarım, ama ben uzun süre daha bu soruların cevabını arayacak gibiyim. Şayet bu adamı tanımamış olsaydım, aklımda hep yalan yanlış kalacaktı. Ancak tanıdıktan sonra kimlerin eğri, kimlerin doğru olduğu bende çoktan şeklini aldı.
Ve gördüm ki “Şeytanı” kimse taşlamıyor.
Ancak dalında birbirinden lezzetli meyve veren ağaç gibiyseniz, önce taşlıyorlar, sonrada güçleri yeterse dalını budayıp, kökünü kazımaya çalışıyorlar.