Çakır: “Güneş eskidiği zaman kitaplar da eskiyecektir…”
EV KADINLARI SİGORTALI OLMALIDIR…
Ramazanoğlu Kültür Konağı’nın bu haftaki Vali yardımcısı Şükrü Çakır’dı. “Okuma Alışkanlığı ve Kişilik Gelişimi ”konulu konferans verdi.
Sayın Çakır’ı ilk kez geçen hafta yine bu konakta görmüştüm. Anımsarsanız tanımadığımı ve ilk kez gördüğümü yazmıştım.
Bu hafta yakından tanışma olanağı buldum.
Her Cumartesi günü burada buluştuğumuz dostlarımla yarenlik ederken, konferans saatini bekleyen Sayın Çakır’a “hoş geldiniz” demek için bulunduğu odaya girdim. Bir yanında Türk Kadınlar Birliği Adana Şube Başkanı Ayşe Birkölge, diğer yanında Kozok Ramazanoğlu ile sohbet ediyordu. Kulağıma şu cümlesi çarptı:
“Ev hanımlığı çok ciddi bir iştir.”
Bu tespiti duyunca aklımda ne konu kaldı ne konferans. Günümüzde bir kentin Vali yardımcısı konumunda olan bir kimseden bu cümleyi duymak, beni çok sevindirdi. Sözünü kesmeden cümlesinin devamını dinledim:
“Her hangi bir geliri yok, evini tercih etmiş; Tutunacak bir dalı yok. Tamamen kocasına hem duygusal hem de ekonomik yönden bağımlı. Ede, çocuk bakımı yapar, ev işi yapar… gerekirse eve katkıda bulunmak için merdiven altı çalışır, temizliğe gider, her hangi bir babayiğit onları sigortalı göstermez. Fırsat bu fırsat deyip üç beş kuruş için o da emeğini sömürür. Sonuçta ağır ve ciddi bir iş yapan ev kadınının sigortası yok.”
Ve Sayın Çakır, çözüm önerisinde de bulunuyor; “Bir kadın evli ise, çocukları varsa, ev işlerine bakıyorsa, devletin, otomatik olarak bu insanı sigorta ettirmesi gerekmektedir.”
Önce Sadece Vali Yardımcısı olduğu ve bu mekâna geldiği için hoş gelme düşüncem varken bu kez, tanıdığım ve sadece bu görüşlerinden dolayı içtenlikle “hoş geldiniz” deyip tanıştık.
Ayşe Birkölge Hanımefendi, Sayın Çakır’la bir hikâyecik paylaştı.
Çocuk annesine sürekli soru soruyor. Artık annesi cevap veremeyecek duruma geliyor. Çocuğun sorularına “bilmiyorum” diye yanıt verince, çocuk öfke ve merakla “o zaman neden anne oldun?” diye çıkışıyor. Ev kadınlığı ve anne olmak işte böyle bir şeydir.”
Gözde Ramazanoğlu’nun sunuş konuşması ile konferans başladı.
Şöyle bir iddiam vardır; hangi insanın yaşamını kazırsanız kazıyın, altından destan çıkar. Gerçekte ger insanın yaşamı yazılmamış bir destandır. Gözde Hoca’nın tanıtımından Sayın Şükrü Çakır’ın iki şiir kitabının olduğunu öğrendim.
“Koşan Adam Destanı” ve “Altı Şair, Üstü Şiir”.
Kitapların adları bile ilginç. Henüz okumadığım için yorum yapamıyorum.
“Okuma alışkanlığı ile kişilik gelişimi arasındaki ilişkinin nasıl olduğunu anlatmaya çalışacağım…” diyerek söze başladı.
Kişilikli bir nesil yetiştirmek, anne ve babaların doğal amaçlarıdır. Yeryüzünde çocuğunu kişilikli olarak yetişmek istemeyen bir anne baba yoktur.
Teknolojinin getirdiği ürünler, adeta etrafımızı sardır. 100 yıl önce TV, 25 yıl önce bilgisayar ve internet yoktu. Bu ürünler önce evimize, sonra beynimize ve en sonunda da etimize girdi.
Şimdi gençler dizlerinde kardeşlerini değil, bilgisayarlarını oturtuyorlar.
Biz çocuğumuzu kucağımıza almadan, tv, cep telefonu ve atar kucaklıyorlar.
Çocuğun gelişimi konusunda anne ve babanın etkisini kıran bu çevre oluyor.
Şefkat ve ilgiyi sanal dünyada arayan bir nesil oluşuyor. Bu gün bu çocuklar 40 yaşını aştı. Bu konuşmamdan sakın, teknolojiyi kullanmayalım diye bir anlam çıkarmayalım. Ancak teknolojinin daha akıllıca, verimli ve iyi kullanılmasını öneriyoruz. Okuma alışkanlığı işte bu noktada akılımıza geliyor. “
Sayın Çakır konuşmasının bu bölümünde bir kitabı göstererek: “Şu kitaba bakın, bez cilt kaplı, 423 sayfa. Kaç lira biliyor musunuz? 1. TL Evet evet sadece 1. TL. Büyük üstat Yaşar Kemal’in gazetelerde yayınlanmış makalelerinin derlendiği “Baldaki Tuz” kitabı. Artık eskicilerde bu kitapları görüyoruz. Ne bu kitabın eskiciye düşmesine neden olan bu kitabın kıymetini biliyor ne de satan eskici. Oysa, o eskici kendi yaşam serüveninini de o kitapta bulacağının farkında değildir. Devasa eserler, örneğin Meydan Larousse gibi bir ansiklopedinin 30 – 40 TL’ye satıldığı bir dönem yaşıyoruz.
Burada kendime not: Bu ansiklopedi ilk çıktığı zaman 1970’li yıllardı ve hayalimi süslerdi. O dönemler onu alacak ekonomik gücümüz de yoktu. Ama o zamanlar seyyar satıcılık yapan babam, Cumhuriyet Bayramı’nın yıldönümü armağanı olarak almış ve bana armağan etmişti. Bu güne kadar aldığım en değerli iki armağandan biridir. 12 Eylül’de bu ansiklopediyi binlerce kitap ile birlikte yakmak zorunda kalmıştım. Neden olan Kenoş ve Kenoş zihniyeti o kitapların alevlerinde yanar umarım.
Sayn Şükrü Çakır konuşurken, zihnimden binlerce olay geçiyordu. Bu güne kadar 9 kitabım ve bir de “Adana Ansiklopedisi” çalışmam yayınlandı. Kitapların ne denli arkadaşlar olduğunu ve onlarla bu ömrü nasıl zevkle tükettiğimi düşünerek dinliyordum Sayın Çakır’ı…
“Okuduğumuz zaman, önce gözlerimiz, hafızamız, muhakeme gücümüz devreye girer. Olayların ve konuların çağrışımıyla hayat görüşümüz, bir anlamda hayat felsefemiz oluşur. Okuduğumuz cümle, paragraf ve genel konular arasında kurduğumuz zihinsel ilişkiler dinç kalmamıza neden olur.”
Sayın Çakır, öylesine köklü bilgiler aktardı ki, bunu bir yazı ile aktarmamız mümkün olmayacaktır.
Bilgiye internetten (Ki buna ironi yaparak ‘Google Amca’ diyor”) ulaşma ile kitaplardan ulaşma arasındaki farkı bilimsel olarak anlattı.
ISBN Numarası o bilgi ve kaynağın noterden tasdiki anlamına gelir. Ama internetteki bilgilerin sahibi ve kaynağı belirsizdir.
“Çocuklarımıza ve gençlerimize kitap okuma alışkanlığı veremezsek onları dijital dünyaya teslim etmiş oluruz.”
Bir kitap eskiciye verilecek kadar eskir mi? Güneş her sabah doğuyor. Seviniyoruz. Yine güneş doğdu diye düşünüyoruz. Güneş eskir mi? Eğer güneş eskirse, kitaplar da eskiciye verilecek kadar eskir.”
“Dijital kitaplar ve kütüphaneler olmalıdır. Maliyeti de düşüktür. Ancak yine de gençlerimize kitap okuma alışkanlığını vermeliyiz.”
“Okul Kütüphaneleri, öğrencilerin ders saatlerinde açık sonrası yok…”
“Kütüphanelerin mesai saatleri ile genel mesai saatleri aynıdır. Oysa tam tersi olması gerek. İnsanların çalışmadığı saatlerde kütüphanelerin açık olması gerekmektedir.”
“Polis 7/24 çalışıyorsa kütüphane de 7/24 çalışmalıdır.”
“Saat 17.00’den sonra kafeler, barlar, kafeteryalar her şey bulunuyor ama kütüphaneler kapalı… Her tarafta insanların midesine hitap eden, resim, afiş, broşür ve sloganlar var ama okuma ile ilgili bir şey yok…”
Değerli okurlar, her kelimesi not alınacak tespitlerle dolu ve her tespitin altını şahsın olarak imzalarım. Bu konunun devamı gelecektir.
Sayın Çakır, bu noktadan sonra insanlara kitap okuma alışkanlığının nasıl kazandırılacağını bilimsel olarak anlattı.
“Bilim ve Kitap Dostları” diye bir dernek deneyimlerinin olduğunu söyledi. Kocaeli’nde yaptıkları uygulamayı detayı ile paylaştı.
Bu projenin en kısa zamanda Adana’da yapılması gerektiğini düşünüyorum. Nitekim bu konuya talip olacağımı kendilerine de anlattım.
Konferanstan hemen sonra: “Sayın valim bize neden bu kötülüğü yapıyorsunuz. Okuyanların az olduğu bir toplumda okuyanların çektiği psikolojik sıkıntıları biliyor musunuz?” diye sordum. Yanıt vermedi ama öyle acı acı güldü ki, ben yanıtımı almış oldum.
Bu kez, her fotoğraf karesine girmeyi görev sayan Özer Gültekin yoktu. Sayın Tevfik Kısacık’ı da aradım ama bulamadım. (Hala kitabımı getirmedi)
Baldaki Tuz, Ağacın Çürüğü, Ustadır Arı ve Zulmün Artsın Yaşar Kemal'in gazetelerde, dergilerde yayınlanmış toplumcu ve gerçekçi bir bakış açısıyla kalema aldığı yazılarından ve konuşmalardan derlenmiştir. Onun düşünce ve yazarlık serüvenine tanıklık eden bu yazılar halkın yıllardır içine sürüklendiği karanlığın belgeleridir.
"Dünyayı sonuna kadar ödemek... Çalışarak, kitapların, türlü insanların. Doğanın macerasına katılarak, yoksul, acı çekerek ödemek. Ama dünyayı sonuna kadar ödemek. İliklerine kadar bütün yoğunluğuyla ödemek. Kırk yıllık yolda yaprak kımıldasa, yüreğinin başında duyarak, dünyanın acısına, sevincine katılarak ödemek."
Türk KADINLAR Birliği Adana Şube Başkanı Ayşe Birkölge
Geçen hafta Ramazan