Çukurova’nın pamuk tarlalarında ırgatlık yaptığı yıllara geri dönebilmek için edindiği bütün servetini feda edebileceğini açıklamıştı. Sefalet içinde yaşıyordu ama mutluydu. Demek ki mutluluk paradan daha önemliydi. Mazisine duyduğu özlemi her fırsatta dile getiren Ferdi Tayfur’un, memleketi Adana’ya sıklıkla geldiğini ve bir arabanın arka koltuğuna oturup gizlice eski mahallesini dolaştığını biliyor muydunuz? Bunu öğrendiğim vakit, taşıdığı anlamıyla birlikte ilk Kadir Şinasi’ye anlattım. ‘Enteresan’ diye cevap verip geçiştirdi. Sonra, ‘Bizde çocukluğumuzun geçtiği mahalleye gidelim’ dedim. Neyimiz eksikti Ferdi Tayfur’dan…Biz de özlüyorduk çocukluğumuzdaki o yıllardı… Çaresiz kabul etti, gittik. Bir zamanlar çığlıklarımla yankılanan sokağa girdiğimde rastgele bir evin kapısını çaldım, bir adam açtı. Gözleri yangın yeriydi adamın, evin içi ayaz. "Buyurun" dedi. "Kimi arıyorsunuz?" "Beni evinize kabul eder misiniz?" dedim, şaşırdı. Kırık bir ayna vardı kapının kenarında, üzerinde isimler yazılıydı. Susmayan bir çocuk vardı köşede, beni görünce sustu. Kapı açılınca girmiş kadar olduğum bir eve kabul edildim. Adam bir fabrikada işçi, her akşam yenilmişliğini getiriyor eve. Kadın evinde işçi, her akşam çaresizliğini koyuyor sofraya. Üç çocuk var, aydınlığı seviyor hepsi de. Ama mum ışığında yapıyorlar derslerini. Kendi içlerindeki nefretle erken tanışmışlar. "Hayat nasıl gidiyor?" dedim adama, adam güldü. Kadının içi kan ağlıyordu, kadın da güldü. Çözdükçe dolanıyordu, çaresizliğin yumağı. "Aramızda sır kalmasın" dedi adam. "Ben hayatın adını ölüm koydum." Kadın da kendisine eşlik etti. Eskiden türkü söylermiş kadın, kocası da dinlermiş. Şimdi ikisi de bir et yığını sanki. Kaderin omuzlarına yaslanıyorlar, başka umutları kalmadığında. Kadının ön dişleri yok, kadının çiçekleri var, pencere kenarında. Kocası işe gittikten sonra onlarla konuşuyor. Tek haneli bir evde, çok haneli vergileri bekliyorlar. "Dur bakalım" dedi adam. "Bu hayat bizim daha neyimizi alacak?" "Bir şey içer misiniz?" diye sordu kadın. "Teşekkür ederim" dedim, içmedim. Bende yıllanmış hatırları kalacak kahvelerini içmiş gibi oldum. Dipsiz kuyudan su çektim, "Çocukların okulu nasıl gidiyor?"dedim de, bir babanın en çaresiz haline rastladım. Hangi baba çocuğunun karşısında gurur heykeli olmak istemez? Hangi baba, çocuğunun dağlar gibi güvendiği biri olmayı reddeder? Adam çöle düştü sorumla, adam ayazda göle düştü. Hepsine hüzünlü gözlerle baktım, bir avuç umut, bir tutam gülüş bıraktım. Paslı rayların treniydi onlar, sadece seçim mevsimlerinde hatırlanan. Çaresizliğe tutsak, hayata kaçak! Bana kapılarını açtılar ama hayatın bütün kapıları onlara kapalı. Peki, onlara kapıyı kim açacak?