Yıllar önce Türk Tarih Kurumu’nda Adana Sempozyumu hazırlıkları için yapmış olduğumuz toplantıda bir arkadaşımız:“Adana’da niçin polisiye olaylar çok fazla oluyor?” diye sordu. O günlerde gazetelerin Adana muhabirleri iyi çalışıyor ve “Conolar” da Adana Adliyesi’nden eksik olmuyordu. Biz de, normal Adana halkının bununla ilgisi olmadığını anlatmaya çalıştık. Bugün bile Adana’dan Osmaniye’ye giderken otoban kenarlarında “sarı saçlı!” bazı genç ve esmer kadınların “saatsiz bomba” gibi beklediğini ve yeni kurbanlar aradığını görmekteyim.
Adana’daki bütün vurdu-kırdılı polisiye olaylarını da bu vatandaşlara yıkmak haksızlık olacaktır. Zaman zaman sokak ortasında eşini bilmem kaç yerinden bıçaklayan talihsizler de elbette çıkmakta. Son zamanlarda bunların sayısının artmış olduğu da kesin kabul gören bir olgu.
Peki bunlar niçin oluyor?
Türk toplumu akıl almaz bir hızda değişim yaşıyor. 1970 yıllarında sadece TRTtelevizyonu vardı. Haftada birkaç gün yayın yapmaya çalışırdı. Bu yayınlar da sık sık “teknik bir arıza” yüzünden kesilir, dakikalarca bir fon müziği eşliğinde Gençlik Parkı görüntüsü izlerdik. Yeteri kadar Türk Filmi veya Dizi Film olmadığı için daha çok Amerikan filmleri gösterilirdi. “Kaynanalar” dizisi ve “ Kaçak: Dr. Kimbıl” inanılmaz ilgi çekerdi. Şimdi Türkiye’de kaç tane resmȋ TV kanalı; kaç tane özel TV kanalı var ben de bilmiyorum. Artık en fakir evde bile TV baş köşede. Halkın tek eğlence aracı, tek iletişim aracı. Bir de bu kültür etkileşim kanallarına interneti ekleyiniz. Cep telefonlarını ekleyiniz. Artık ilkokul öğrencilerinin elinde bile 3G’li, hatta 4G’li akıllı telefonlar var, tabletler var.
Bütün bu kültür etkileşim kanallarına karşılık bizim aile terbiye geleneğimizde, okullarımızda verilen eğitim de çaresiz bir durumda. “Mahalle Baskısı” artık sadece “siyasȋ bir figür” olarak kullanılıyor.“Çocuk Terbiyesi Kitapları” maalesef Türk Terbiyesi vermek gibi bir endişetaşımıyor. Herhangi birini alıp bakarsanız nasıl buram buram tercüme koktuğunu göreceksiniz. Atalay Yörükoğlu ismini genç anne-babalar biliyorlar mı, emin değilim. Kınalızade Ali Efendi ise sanki Milattan önce yaşamıştı!Okullarımızda örnek tipleme “Hababam Sınıfı” olunca o eğitimde fazla bir şey de bekleyemeyiz zaten.
Günümüzde yeni evlenecek olanlara anne-baba olmanın, iyi bir eş olmanın pratiklerini kazandırmak için bazı çalışmalar yapıldığını görmekteyiz. Bu da ABD’den ve Avrupa’dan ithal bir proje. Kötü mü olur? Elbette kötü olmaz. Ama bunu uygulayacak olanların konuyu ele alış şekilleri önemli. Uygulamaya bakmak gerekecek.
Klasik Türk Terbiye sistemi az ve öz esaslara dayandırılmıştı. Baba, otoritenin; anne ise sevgi ve şevkatin sembolü idi. Çok fazla kurallar yoktu. Az sayıdaki kurallara uyulması ise toplumun her kesimince denetlenirdi. “Çok söyleme yüzsüz edersin” sözü temel ilke idi. Çocuk kendisini “dünyanın merkezi” gibi görmez, ailesine karşı sorumlulukları olan bir birey olarak görürdü.
Kadın, ailenin direği idi. Yuvayı yapandı, yuvaya ruh ve hayat verendi. Gereğinde tarlalarda “ırgatlık” yapar, pamuk çapasına gider aileye katkı sağlardı. Kadının ekonomiye daha fazla katkı sağlaması, aile içerisinde otoritesini daha da artırdı. Ona daha fazla söz hakkı tanıdı. Bu durum ataerkil aile mantığında yetiştirilmiş babayı rahatsız edecek boyuta ulaştı. Hele babanın düzenli bir işi yoksa daha da çok ezildi. “Feminist” söylemler bazen bilerek-veya bilmeyerek kadını korumak yerine kadına daha çok zarar verir hale geldi. Hakkını arayan kadın, elinde yeterli imkȃn olmadan bunu yapmaya kalkınca daha büyük haksızlıklara uğramaya başladı. Kadına akıl vermekten başka bir şey yapamayan “akıldȃneler” ortaya çıkan vahşeti kınamaktan başka bir şey yapamadılar. Oynatılan taşlar yerine oturmadı vekadınlarımız o taşların altında daha çok ezilmeye başladılar. Yani yardım çabaları, genellikle faydadan çok zarar verdi, şiddet azalacağı yerde artmaya başladı.
Camilerimizde yıllardan beri yapılan söylemlerin iskeletini: “Cennet anaların ayağı altındadır” Hadis-i şerȋfi oluşturmakta. Ancak bunu sağlayacak psikolojik ve sosyolojik derinlik bu konuşmalarda yer almadığından yeterli etki sağlamaktan uzak kalmakta. Bu sözlerin esas muhatabı olması gerekenlerin camilerde yer alıp-almadıkları da işin diğer yönü.
Kadınlarımıza gerçek bir sevgi ve gerçek bir saygı göstermek zorundayız. Kadınları ticari istismar konusu yapmak ne kadar çirkinse, siyasi ve ideolojik istismar konusu yapmak da o kadar çirkin. Kadınları bütün siyasi ve ideolojik kriterlerin üzerinde sadece kadın oldukları için, sabrın, şefkatin, sevginin sembolü oldukları için saygı ile selamlıyor ve8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.