Her gün sabah 06.00’da telefonda çalan alarm sesiyle gözümü açıyorum. Telefonu en az üç adım atacağım uzaklıktaki masanın üzerine bırakıyorum. Neden mi? Uykuda kalmamak için. Elimi, yüzümü yıkayıp hızlıca mutfağa geçiş yapıyorum. Kahvaltı hazırlığı, okula giden kızımın öğlen yemeği ve ben evde yokken gelecekleri için akşam yemeği el hızıyla hazırlanıyor. Saat 07.00’de diğer telefonların alarmları, çocukların odalarında çalmaya başlıyor. Evin içinde başlayan “Günaydın anne!” diyen seslere cevap veriyorum. Günaydın, günaydın prenses, günaydın canım, kahvaltı hazır çay demlendi, geç kalmayın. Masaya oturun, tostlar soğudu, hadi kızım saat kaç oldu bak, daha hızlı ol. Hadi, hadilerle üstümüzü giyinip koşar adımlarla kendimizi arabaya atıyoruz.
Ana caddeye çıkarken ilk kırmızı ışıkta durmuştum ki, yanımda … … kreşinin servis arabasını fark ettim. Gayri ihtiyarı gözüm içerdeki çocuklara takıldı ve iki elini pencereye yaslamış bir çift zeytin gözle gözlerimiz odaklandı. O öyle bir bakıştı ki, beni benden aldı. Üç yaşlarında erkek çocuğuydu. Önce ikimizin de gözlerinin içi güldü, sonra el salladım o da bana salladı. O kadar masumdu ki, dayanamadım elimin parmak uçlarını dudaklarıma dokundurup yakalayacakmış gibi bir buse öpücük yolladım zeytin gözlüye. O da aynı hareketle bana karşılık verdi. Trafik ışığının yeşile dönmesiyle birbirimizden koptuk. O benden koptu ama ben onda tutuklu kaldım. Bana bakan “Bir çift zeytin göz fotoğrafı” beynime öyle işledi ki! Kızımın anne beni okula bırakmayı unuttun sözleriyle ayağımı gazdan çektim.
İş yerine geldim, kendimi koltuğa attım ve düşündüm çocukluğuma gittim, odun sobalı odalarda yer yataklarında hep beraber uyuduğumuz günleri hatırladım. Yatarken kendi kendimize odadaki bir eşyanın rengini bulma oyununu düşünerek güldüm. Ellerimizle gölge oyunu oynar, hayvan figürleri yapar eğlenirdik. Olmadı içimizden biri hikaye anlatırdı, mutluyduk hem de çok mutlu. Yataktan gerine gerine kalkardık, birbirimizi uyandırmak için gıdıklardık.. EN ÖNEMLİ ŞEYİ UNUTUYORDUM: Babam her gün akşam yastıklarımızın altına ufak tefek paralar koyardı, dua ederek uyursak onların sabah iki katı olacağını söylerdi. Her gün sabah çıkmadan yastıklarımızın altına konulan para iki katına çıkmış olurdu. Hiç unutmazdı, parayı koymadan gitmezdi. Eskiden anneler eşlerini kapıda ceketlerini giydirirerek uğurlar, masaya bırakılan ev harçlığıyla pazara gidilir, alışverişler yapılır, mis gibi ev yemekleri hazırlanırdı. Akşamları hep beraber yer sofrasına oturulur, yemekten sonra ortaya tahin pekmez konulur, tatlı niyetine yenilirdi. Komşuya çay içmeye gidilir ya da onlar eve davet edilirdi. Erkekler maç seyreder, siyaset konuşur, kadınlar örgülerini örer veya çocuklarının çeyizine koyacakları danteller işlenirdi. Her şey saf ve temizdi.
Şimdiki çocuklar hayat şartlarının değişmesi yüzünden anne, baba sevgisinden ve aile ortamından uzak büyüyorlar. Bazen de daha iyi şartlarda yaşama, çalışma ve para kazanma hırsından dolayı çocuklukların en güzel yılları çocuklukları çalınıyor. Sonra da yine bu kazanılan paraları onları çok pahalı kreşlere, paralı kolejlere göndererek markalı ayakkabı giydirerek markalı oyuncaklar, telefonlar, bilgisayarlar alarak moda olan doğum günü konseptleri düzenleyerek sevgisizleştirip sömürmeyi öğretiyoruz. Her şeyin ama her şeyin en güzelini, en pahalısını yapıyoruz. Yarış halindeyiz. Bir araba yetmiyor, ikincisini de alalım diyoruz, bir ev yetmiyor yazlık da olsun. Herkeste … marka telefon var, bende de olsun. Aaa, çalşıyorum! Bir de evde iş mi yapacağım? Haftada 3 gün eve temizliğe kadın alınıyor, 20 çeşit ayakkabı var olmaz 21 olsun, çok beğendim diyoruz. Ama bu benim hakkım çalışıyorum, haftada bir dışarı çıkalım, arkadaşlarımızla vur patlasın, çal oynasın gelsin rakılar, gitsin şaraplar diyoruz. “Yıllık izinde arkadaşlar filan otele gitmiş, çok eğlenmişler, biz neden gitmiyoruz?” diyoruz. Diyoruz da diyoruz… Sonra ne mi oluyor? Anne,babalarında bulamadıkları sevgiyi geçiremedikleri zamanları çocuklar arkadaşlarında arıyorlar. Eğer bir de yanlış arkadaşların peşine takılmışlarsa ilköğretim çağında sigara, içki, yalanla içinden çıkamadıkları sorunlarla intiharla tanışıyorlar. Hiçbir şeyden mutlu olmuyorlar çünkü onlara istemeden ihtiyacı olsa da olmasa da her şey satın alınıyor. Zannediyoruz ki markalı giydikleri kıyafetlerle, markalı oyuncaklarla onlara verilemeyen sevgi esirgenilen zamanlar satın alınıyor. Elimizden gelse onların düşünmesine de engel olunulacak. Yarış atı gibi oradan oraya koşturuyoruz hem biz hem de çocuklarımız.Vicdanlarımız rahat etsin diye de her şeyi onlar için yapıyoruz, diyoruz. Çağın yeni hastalığı “Her şey çocuklar için onlar için” deyip onların da kendimizin de hayatını yok ediyoruz.
Bir daha ne çocukların ne de bizim bu yaşa dönebilme şansımız yok! Öyle çabuk geçiyor ki zaman… Bazen ben bu yaşa ne zaman geldim ve bu yaşa kadar ne yaşadım, diye kendi kendimizi sorguluyoruz. Hayatın içindeki güzellikleri de görmezlikten geliyoruz.
En büyük hayalim çok büyük bahçesi olan iki katlı bir kreş açmak ama içinde benim çocukluğumdaki gibi tavuklar, koyunlar, civcivler, kediler, köpekler beslenilecek. Çocukların ektiği dalından kopartılmış biberler, domatesler, naneler, maydanozlarla kahvaltılar yapılacak, mis gibi ev yemekleri pişecek. Ağaçların dallarından kendi meyvelerini koparacaklar. Ağaçlara ipten salıncaklar kurulacak. İp atlanılacak, top oynanılacak. Eğitim, öğretim de verilecek çocuklara yabancı dilin önemi de anlatılacak. Atatürk’ün hayatı da, Kurtuluş Savaşı‘nda verdiği başarılar da anlatılacak, ülke, bayrak, millet sevgisi de. Bu ülkede yaşayan herkesin dil, din, ırk ayrımı yapmadan kardeş oldukları öğretilecek. Siyasetçilerin söylediği yalanlar dolanlar benim okulumun içinden asla girmeyecek. Okulumun tek şartı olacak: BABAlar çocukları ile her hafta yarım gün birlikte zaman geçirecekler. Okulumun adı da “BABA Okulu” olacak umarım bir gün hayal olmaktan çıkartacağım. Dürüst ne istediğini bilen, düşünen, nesillerin yetişmesine katkıda bulunmak istiyorum tek amacım bu. Birgün sizlerle Baba Okulumuzun bahçesinde, yeşillikler içinde çocuklar özgürce oyun oynarken çıkardığı şen kahkahaları dinleyerek çaylarımızı içeceğiz.
Şimdi bütün pozitif enerjimizi gökyüzüne ve insanlara gönderip en yakınımızdakine sıkı sıkı sarılarak sihirli cümle olan “SENİ SEVİYORUM” diyelim. Hep mutlu ve sevgiyle kalın!