Eğitim ve Öğrenim

Dr. Ömer ULUÇAY yazdı

31 Mart 2015 Salı 06:42

Düşünen insan daha çok okuyor, sentez edip harmanlıyor ve bunlardan bir sonuca varıyor. Böylece nakildar olmak yerine, üretiyor ve buluyor, yol gösteriyor. Ben bu noktaya otuzlu yaşlarda vardım. O zamana kadar öğretildiği gibi, okunanı anlamağa ve gerekirse tekrara, anımsamağa önem verilirdi. Böylece şahsın söz dağarcığı artar, taklit ederek söz söylemeyi öğrenir ve okuduklarını özetleyip aktarırdı.

Bununla da özgün bir fikre varılmazdı. Edebiyat metinleri hep birbirine benziyordu. Şiirlerde imge, tema ve anlatım yine aynı idi. Herkes, manzum, hece ve takliden aruz, Nazım Hikmetten sonra da serbest vezinde yazıyor, bunları birleştiriyordu.

Lisede ve üniversitelerde gruplara ayrılır, tartışma yapardık. Her grubun, fikrin önderleri, kalemleri vardı. Her birimiz bunları ezberler ve onlar adına konuşurduk. Çoğunluğun özgün bir fikri yoktu, kalıp cümleler ezberlemiştik, başka birisi olmayı kabiliyet görüyorduk. Üstelik bununla da not alıyor ve sınıf geçiyorduk.

*

Bunlar eğitim sistemimizi eleştirmek içindir. Türkiyede eğitim sistemi, yamalı bir bohça gibi oldu. Özel kolejler, okudukları dilin eğitimini alıyor, devlet okullarında ise sistem karışıyordu; Fransız, Alman, İngiliz, İtalyan, Amerikan sistemleri birlikte yaşıyorlardı. Hangi uzman nerde eğitim görmüşse onu savunuyor ve bir okulda uyguluyordu. Yurt çapında, kalifiye eğitimci sayısı ve dağılımı da yürekler acısı idi.

Biz Adıyaman Lisesinden mezun olduk, yabancı dilimiz “İngilizce” yazıldı, üç yıl öğretmenimiz yoktu, böylece mezun olduk. Tıp Fakültesine kaydolduktan sonra, sınıf sınava tabi tutuldu ve derecelendirme yapıldı. İlk defa İngilizce konuşan bir adam görüyorduk. Sınav kâğıtları dağıtıldı, adımızı yazdık ve bekledik, etrafa baktık. Herkes bir şeyler yazıyordu. Biz metnin yabancısıydık, kâğıt “hep ayaz” kaldı. Okutman sordu: ”Niye cevaplamıyorsun?” Bildiğim İngilizceyi söyledim: ”This is a pencil.”Hoca güldü, ben de “hepsi bu kadar” dedim, kâğıdı verdim ve çıktım. Robert Collage ve TED Kolejinde İngilizce lise okuyanlarla yarışa konulmuştuk. Yıllarca sonra, Genel Cerrahi Hocam Celal Tümer, bu çarpıklığı şöyle açıklamıştı: ”Topal eşekle yarışa katıldık”.

*

İşte böyle, eğitim denince hepimizin yarası depreşir. Sonunda İngilizceyi özel gayretle öğrendim ve tıbbi çeviriler yaptım. Daha sonra bir de Almanca oldu. Latince üzerinden İtalyanca, Spanyolca yakın düştü. Divan edebiyatından Azerice ve biraz da Arapça ve Farsça öğrendim. Derken gün ışıdı, karanlıkta seçer olduk.

Federal Almanya’dan bir tur ile İngiltere’ye/Londra gittik. Rehber bize şehir turu yaptırıyor ve fakat İngilizce konuşuyordu, ben de söylenenleri Almancaya çeviriyordum ve geziyorduk.

Bununla eğitimdeki yanlışlığa işaret etmek istiyorum.

Lisede dahi okuduğumuzu ve düşündüğümüzü, tutuklanmadan anlatanımız çok zordu. Yurt dışında herkes, kendisini çok rahat ifade ediyordu. Bizler ise, kendi dilimizde akıcı konuşamıyorduk.

Bütün bu anlatılanlar, eğitim sisteminin yetersiz kaldığını vurgulamak içindir. Mesleki teknik okullarda da sonuç farklı değildir. Esnaftan tamirci olanlara bakınız, hepsi “çekirdekten yetme”, okul bitirip işyeri açmış ve başarılı olmuş usta sayısı çok azdır. Arada buluş yapanlar da olmakta ve fakat sistematik düşünemediği için, buluşunu projelendirememektedir.

Üniversiteler de dâhil olmak üzere, nüfusumuza göre, keşif ve icat sayısı, yurtdışı yayın azdır. Teori geliştiren var-yok arasındadır. Demek oluyor ki analitik bir düşünce sistemi yerine, ortaçağdan günümüze uzanan bir “ezbercilik” hastalığı hala devam etmektedir.

Buluş, icat yerine; nakil rağbet görmekte ve ölçü olmaktadır. O zaman bu kurumlar Üniversite değil de “ezberhane” olmaktadır. Kaldı ki Üniversitelerde “Gelile, Nitche, Pastör” olur. Bizde “hafız” ağırlıklıdır. Bununla kimseyi incitmek istemem, ama sistemi eleştirmek gereklidir.

*

Akademisyenler, bir Roma Kalesini savunur gibi, Kürsüsünü savunmaktadır. Üniversite dışında çalışan insanları teşvik etmek yerine ona engeller çıkarılmaktadır. Dr. Ziya Özel’in No Maddesi için yaptığı çalışmalar ve buna karşı açılmış olumsuz kampanya belleklerdedir.

Bir ülkenin geleceğini belirleyen, ana kurumlardan birisi de Eğitim Kurumlarıdır. Cumhuriyet tarihimizin yakın dönemlerinde başlayan Üniversite Olaylarının, rejimin kesintiye uğramasıyla sonuçlandığını biliyoruz.

Yarının yöneticileri olacak bu insanlar/nesiller, uygun bir tartışma ortamı yerine, kavga etmektedirler, yaralanmakta ve hatta öldürülmektedir. Bu kin, bu öfke, bu ayrışma bir halkın çocukları arasında normal değildir. Ebetteki bunlar konuşacak ve tartışacaklardır. Ama sonunda aynı sıralarda, kafede birlikte oturup sohbet edecek, birbirlerini sevecek ve ilerde yuva kuracaklardır.

Her toplantının, muhalif konuşmanın üstüne; copla gitmek, gaz sıkmak, söz yerine sopa ve bıçak/pala kullanmak neyin nesidir. Bu eğitim kurumlarının yöneticileri, tartışma ortamını sağlamak ve korumak durumunda bulundukları halde, olaya polisin müdahil olmasını istemektedir. Peki, o zaman, ülkenin geleceği olan bu gençler, ülke sorunlarına çözüm önerileri ileri sürmeyecekler midir? İdeal yaşlarda olan ve bagajında yükü bulunmayan, ülke için fedakâr olan bu gençleri, birlikte çalışmaya, spor yapmağa, bilimsel konularda yarışmaya katmak için organize etmek gerekmez mi?

Gençlerin ve vakitlerin heder olmasına dayanamıyorum.

Gençler; hep birlikte, demokratik fikir ve tutumda, Türkiye’nin birlik, eşitlik, özgürlük ve refahı için, barış ortamında ileri!

***

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.