AYNI FİLMİ SEYREDİP BİRBİRİNE ANLATMAYANLAR
SADECE İNSAN DEĞİL; GÖÇ EDEN DUYGULARDIR
ADANA BALKAN TÜRKLERİ DERNEĞİ
OKTAY ULAŞAN ÇEKTİĞİMİZ ÇİLELER BİTMİŞ DEĞİL
1960 ihtilali ile birlikte Adana’dan Mersin’e göç ettiğimizi hatırlıyorum. Akkapı İlk Okulu’nun 1. Sınıfında öğrenci idim. (Şimdi şehit Kemal Yüzgeç) Çocuklar için ölüm nasıl bir oyunsa Göç’de bir oyundur. Ama bu oyunun hüzünlü yanları çocukların bile dikkatine takılır.
Mersin’de ilkokul 1. Sınıfın 2. Devresine başladığım zaman, sınıfın tek yabancısıydım. Aynı dili konuşan, aynı acıya ağlayıp aynı sevince gülenlerin arasında yabancı…
İçinde bulunduğumuz durumu anlamamın elbette olanağı yoktu. Kendi sınıf arkadaşlarım arasında yabancı olmak, bakışımı derinleştirdi, dilimi suskunlaştırdı, davranışlarımı yavaşlattı, direnme, inat etme, karşı koyma gücümde olumsuz tahribat yaptı .
Arası yıllar geçti. Ülkemde göçün yıkıcı tahribatını yaşamış bir çok insanla karşılaştım ve tanıştım. Curzio Malaparte’nin Kaputt’unda, (Özellikle Polonya Ovasında tank kokusu ve Konstans Gölü’nde donan atların betimlemesi; Gogol’un Taras Bulba’sında Kazakların çilesi; kendi ülkemde, yakılan köylerden kaçarak Doğu’nun geçici olarak boşaltılması; Kafkaslardan milyonlarca insanın dalgalar halinde yurdumuza gelmesi, Turgut özal Dönemi’nde Bulgaristan’dan ülkemize doğru göçler…
Sayı ve olay çoğalabilir; şimdi de Suriye’den gelmek zorunda kalanlar…
Nedeni ne olursa olsun, göç edenler insan…
Hangi siyasal neden hangi ideoloji olursa olsun, Göç, toplumsal bir tsunamidir. Toplumsal bir heyelan, toplumsal bir depremdir. Boyutu ne olursa olsun bir travmadır. Kısaca Göç toplumsal bir felakettir.
GÖÇ YIKIMLA BAŞLAR YIKIMLA DEVAM EDER
Göç, yıkımla başlar, yıkımla devam eder. Göç’ün pençesine düşmek zorunda kalanlar bu ruhsal yıkım ile birlikte yaşamak zorunda kalırlar.
Göçlerde bireysel ve toplumsal trajediler yaşanır.
Ancak doğanın ekolojik dengesi vardır; en bereketli topraklar, doğal afetlerin sık yaşandığı coğrafyalardır. Bu coğrafyalarda yıkımın hemen ardından yeni yerleşimler, yeni hayatlar ve yeni anlayışlar kurulur.
Adı göç olan doğal felakete uğrayan insanlar arasında da bu yeni hayatlar, yeni anlayış ve yeni coşkularla yeni oluşumlar kurulur.
Göç biraz da duygusal berekettir. Birlikteliği, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşma duygusunu geliştirmekle kalmaz; kemikleştirir.
“Bırakıp geldiğimiz yerde çok acı çektik” dedi Adana Balkan Türkleri Derneği Yardımlaşma ve Kültür Derneği Başkanı Oktay Ulaşan “Acımız daha bitmedi.”
TARİHTE KISA VE ÖZLÜ GEZİNTİ
Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun Balkanları fethetmesi ile birlikte 1354 yılından itibaren Balkanlara yerleştirdiği Fatihlerin çocuklarıyız. Biz 1877 – 1878’de adına 93 Harbi denilen savaşta Plevne Savunmasının komutanı Gazi Osman Paşa’nın kararlılığında olan Balkan Türkleriyiz.
Anadolu’da Milli Mücadele’den 6 yıl önce, Bulgar Çetecilere karşı kurduğu kuvvetlere Kuva-yı Milliye adını veren ve bu deyimi ilk kez kullanan Batı Trakya Türkleriyiz.
1913’de Anadolu’da yedi bin yıllık Türk tarihinde ilk muhtar Türk Cumhuriyeti olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni kuran İstiklâl aşığı kahraman Türk Cumhuriyetçilerinin torunlarıyız. 1914’de, Cihan harbinde batılı emperyalistlere karşı "Cihad-ı ekber” ilan edildiğinde on binlerce gencinin Bulgar hududunu geçerek Osmanlı Türk ordusunda gönüllü olarak görev aldığı Rodop Türkleriyiz. .
TÜRKOĞLU TÜRKLERİZ
19 Mayıs 1919’da M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasıyla başlayıp, Türk egemenliğinin 24 Temmuz 1923’de Lozan’da bütün dünyaca kabul edilişine kadar geçen döneme adını veren Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tümen ve daha üst derece komutanlarının yüzde yetmişinin doğum yerleri olmasıyla iftihar ettiğimiz Rumeli Türkleriyiz.
1923’den sonra Büyük Atatürk’ün "Oraları özbeöz Türk toprağıdır, ileride Türkiye Cumhuriyeti’nin Tuna Vilâyeti olacaktır!” diyerek göçlerine ve mübadelelerine izin vermediği Tuna Türkleriyiz.
1984’de Bulgaristan’daki komünist yönetimin Bulgarlaştırmak istemesi üzerine, her türlü hakkını savunmak üzere mücadele eden, dinini ve milliyetini terk etmeyen, Türk Dünyası’nın ayrılmaz parçası Bulgaristan Türkleriyiz.
Ve nihayet biz; Anavatana gelip yerleştikten sonra, kimseden bir şey dilenmeyen, çalışkan, üretken, Türkiye’mizin tüm yasalarına sadakatle bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden yana Türkoğlu Türkleriz”
SADAKAT VE SAYGI ÖRNEĞİ
“Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” diye sorduğumda anlattı bunları Sayın Oktay Ulaşan.
Ve yüreği doluydu. Soru sormama gerek yoktu. Zaten karşılaşmamızın amacı röportaj değildi. Adana Çocuk ve Kadın Hakları Derneği’nin daveti üzerine oradaydım. İki derneğin, sosyal ve kültürel işbirliği amacıyla bir araya geldiği bu güzel ziyarete tanıklık etme onuruna ulaştım.
Başkan Oktay Ulaşan, dernek hakkında bilgi verdikten sonra, Bulgaristan’da çekilen acılar için bir tanımlama yaptı: “O dönemde çektiğimiz çileler burada da bitmiş değil, çok meşakketli bir yoldan geldik ve hala o yolu yürüyoruz. Bu derneği, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma olsun diye kurduk. Biz buraya geldikten sonra, aynı filmi seyreden iki arkadaşın çıkışta birbirlerine filmi anlatmaması gibi sustuk. Bir gece derneğimizin olduğu bu binaya geldim. Ortalık sessiz ve tenha… Ayakkabılarımı çıkarıp, binanın çevresinde dolaştım.
Her taşı, her kumu, her tuğlası, haramsız, helaliyle yapılmış, tertemiz inançla karılmış, sevgi, saygı, güven dolu bir binayla karşı karşıya olduğumu düşündüm. Bunları hissettim. Bu oluşuma emeği geçenleri minnetle andım. Sonra etrafında bir kez daha dolaştım ve ayakkabılarımı yeniden giyerek huzur içinde evime döndüm.”
“1989’da kurdunuz bu derneği. Duygular henüz yaşanıyordu. Yeni üyelerin bu duygularla arası nasıl?”
Bizimle aynı duyguları paylaşmalarını beklemek haksızlık olur. Zaten öyle bir beklentimiz yok. Ama en azından bu duygulara saygı duyulması gibi bir beklenti içinde olmamız hakkımızdır diye düşünüyorum.”
Değerli okurlarım; Adana Ansiklopedisini hazırlamak için Adana Köylerini adım adım dolaştım. Bir köye girerken o köyün “muhacir köyü” olup olmadığını daha girişten anlıyorum. Abartmıyorum, gözlerimi kapatın, Adana’nın her hangi bir yerinde bir köyün girişinde gözlerimi açın o köyün Muhacir Köyü olup olmadığını bilirim. Bunun bir çevresel bir de insan boyutu var.
Eğer o köyün girişi, tertemiz, pencerelerinde saksılar içerisinde çiçekler varsa ve çocukların oyun oynayacağı alanlar ayrılmışsa, kapı, pencere ve duvarlar en azından badanalı ve boyalı ise o köy muhacir köyüdür. Temiz ve bakımlı. Anlaması kolay, Ceyhan ve Yüreğir ovalarını gezin, hemen anlarsınız.
GÖÇ HÜZÜNLENDİRMEZ; HÜZNÜN KENDİSİDİR
İnsani boyutuna gelince: Göçlerde sadece insanlar değil, duygularda göç eder. Bir coğrafyanın duygusu olur mu? Olur. Çanakkale’ye girdiğim an, taşın, toprağın, gökyüzünün, çiçek ve ağaçlarının “hüzün” olduğunu gördüm. Hissettim demiyorum, “gördüm” diyorum.
Göç insanının hamuru da hüzündür. Göç ile birlikte “anlayış”, “kültür”, “yaşam biçimi” ve “alışkanlıklar” da göç eder.
Göç, hem bir kopuş hem de yeniden varoluştur. Hasan Hüseyin’in dediği gibi: “Yaprak döker bir yanımız / Bir yanımız bahar bahçe…”
Kölelerin alnına – özellikle Uzakdoğu’da – damga vurulurdu. Köle nereye giderse o damga onu ele verirdi. Göç travmasını yaşayan insanın bakışına derinlik, duygularına hüzün yansır.
Bakışı daima uzakları, çok uzakları arar. Bu uzaklık sadece coğrafi değil, zamanda uzaklıktır. Bakışındaki derinlik daha derin, anlayışındaki uzaklık daha uzak, özlediği yükseklik, yükseklikten de öte…
Bakışı, duruşu, gülüşü, dinleyişi, şakası, ayrılığı, kavuşması hüzündür. Bakışı Çanakkale Coğrafyasıdır. Göç insanı hüzünlü değildir; hüznün kendisidir. Hüznün cisimleşmiş halidir. Bu nedenle binlerce kişi arasından göç insanını tanırım. Bu da insani boyutudur.
Su konuda anlatılacak çok duygu var.
Adana Balkan Türkleri Yardımlaşma ve Kültür Derneği’ne Başkanlığını Çiğdem Akça’nın yaptığı Çocuk ve Kadın Hakları Derneği’nin konuğu olarak gittim. Ekibimizde, Fatma Kenger, Ressam Süheyla Tümöz, Melahat Ongun (Türkiye harp malulleri Derneği Başkanı) Hanife özgür ve Çiğdem Akça’nın sevimli oğlu Alper Can Akça ile birlikte gittik.
Dernekte Başkan Oktay Ulaşan olmak üzere, Yön. Krl. Üyesi Mehmet Alper, Salih Nazlı, Rahmi Ayan (ki bizlerin kahrını çekip derneğe kadar götürdü) ile tanıştık.
Saniye Atmaca (ki, Mali Müşavir olduğuna çok üzüldüm; umarım Allah daha iyi bir şekilde kurtarır- Kurtulmak istemese de kendisi bilir), Zuhal Akkaya, NazanUğurludemir, Nurgül Koçak, Meltem Nadirler gibi insanlarla da tanıştım.
Adana medya Gazetesine içten selamlarını gönderdiler;Olağanüstü etkileyici güzel bir gündü… Yediğimizi, içtiğimizi anlatmayalım, o da başka zamana…