Belki de,
Evren bir kaybedişler senfonisi; Yaşam ise bu kaybedişlere karşı direnmedir.
Bu direniş evrenin zaferiyle sonuçlanır.
Evren kaybedilişlerle beslenir.
Ağaç dalını, dal yaprağını, yaprak yeşilini kaybederek evrene besin sağlar.
Dünyanın varlık nedeninin kendisi olduğu zanneden insan da ölerek bu besine katkıda bulunur.
Evreni var eden kaybedişlerdir.
Kaybedişle beslenen evren, her noktasında yeni bir doğuşa beşik olur. Kaybedişlerden kazandığını yeni değerler olarak, yeniden doğuşlara armağan eder.
Evren, kaybedeceği kesin olan oyuncuları sürmektedir yaşam alanına.
İnsan nerededir?
Bu oyunun hangi tarafında yer almaktadır?
İnsanlığın yüzyıllardır “Tanrı” dediği evren, insana hangi görevleri vermiştir? Ya da insana gerçekten bir görev vermiş midir?
Nihai yazgının “kaybediş” olduğunu bilen insan neden bu savaşa girer? Ya da neden girmez?
“Evren kişiyi ezse de, kişi evrenden uludur” der, yanılmıyorsam Pascale.
İnsanı ulu yapan, ezilmişliğini bilmesidir.
Ezilmişliğini bilmeden yaşamak, insanı, evrenin teslim olmuş parçasına dönüştürür. İstenilen şekil verilen bir tahta parçası ya da ırmağın köpükleri arasında yüzen bir dal parçası gibi.
Ezilmişliğini bilmek ise, insanı evrenin bir parçası olmaktan kurtarmaz ama evrene egemen kılar.
O yine bir tahta yine bir dal parçasıdır. Ama köpüklerin üzerinde bilinçsizce yüzmekten çok, ırmağın kıyısında direnir. Zamanla, kıyısından akıp giden çöplere engel olur, birken dallardan kısa zamanda bir set oluşur.
Tarihte uygarlık böyle başlar; ama bitmez.
İnsan, ister evrene teslim olsun, isterse direnip egemen olsun; her iki halde de sonu kaybediş (ölüm) ile bitecek bir sürecin içindedir.
Ama yaşam dediğimiz şey, kendi irademizle yönlendireceğimiz evrensel bir armağandır.
Bu armağana karşı sorumluluklarımız vardır. Bu sorumluluğunu duyup, ırmak kıyısında set olanlar, yaşantılarımızı güzelleştirmiş ve insanlık ailesini uygarlaştırmıştır.
Belki de evren, oluştuğu ilk çağlardaki gibi,
Yani aklın kirletmediği dönemlerdeki gibi,
Ya da, “ilahi adalet” adına, milyonlarca kurban vermeden önceki gibi, o saf dönemlerini arıyor.
Ve evren belki de, teslim olmuş, sorumsuz, bencil, kendi yaşamına bile saygı duymayan, aşkları paraya; parayı aşklara çeviren, erdemler adına erdemsizlik yapan, alçaklar, düzenbazlar, kirli aklın tutsakları olan insanların kıyımlarına öz yumduğumuz için bizleri cezalandırmaktadır.
Ve belki de evren bu gözü doymayan bir avuç, kravatlı çapulcuya dersini vermediğimiz için, aç gözlülüğünü sergilemekte ve kıyımları izlemektedir.
Evren bir kaybedişler senfonisidir; insan bu senfoninin tükenecek bir notası.
Ama senfonileri oluşturan notalardır.
Bu sabah güneş doğdu, nasıl olsa batacak.
Ama dalımı, yaprağımı, yaprağımın yeşili kaybetmemek için evrene karşı direneceğim. İnsan olarak görevim ve varlık nedim budur.
“Yaşamak direnmektir... “