Yaşar Kemal destan gergefinde (1)

Dr. Ömer Uluçay yazdı

15 Temmuz 2015 Çarşamba 09:22

Herkesin bir işi, bir ünü var. Yaşar Kemal de dokuma tezgâhında, gergefte destan dokumakta. Böylece adını, ününü haklar Yaşar Kemal, Destancı Yaşar Kemal. Folklorik derlemeler, şiir, öykü ve hepsini içeren roman bunun içindedir.

Destanın öykü ve coşku kısmı var, şiir ve tiyatro bölümü var. Buradan tüm sanat dallarına uzanır destan. Sevdiğine, yiğide, kahramana, toplumsal direnişçiye ağıt yakar. Meydanda vuruşan erlere, silahşorlara recez, methiye, coşturana söyler destan.

Bireysel anlatımlı olduğu gibi, halka ait (anonim) destanlar da vardır. Kalıcı olanlar, herkesin ve her zamanın destanı olanlar. Milli kahramanlar bunlarla bilinir, öğretilir, öğrenilir. Aşk ve sevda destanları, feragat, sadakat, cesaret örnekleri bu destanlarla mayalanır toplumun ruhunda, şuurunda ve gönlünde. Herkes kendisinden bir rol görür bu destanların içinde.

Yazarlar, şairler, kıssacılar, meselci ve destan anlatıcıları toplumu eğitir, olayları söze getirir, yazıya dökerler. Her biri kendi meşrebince ve kabiliyetince.

Meşrebin, en eskisi ve ünlüsü Homeros ustadır. İlliada ve Odyssea’nın söylemi, yazanı. Sonra Firdevsi gelir Şehname’siyle. Artık yol açılmış, zaman geçmiş ve gelmiştir. Daha niceleri yerini almıştır.

Her yıldız kendi gününde, yörüngesinde ve zamanında parıldar. Bizim çağımızda parıltısı Anadolu’ya, Çukurova’ya, cihana vuran yıldızın adı, destancı Yaşar Kemal’dir.

Bu kadim anlatım tekniğini öğrenen, özümseyen, eski ve yeniyi birlikte söyleyen, yenisini yazan kalem, çarpan yürek, coşan ocak, Yaşar Kemal’dir.

Bu bir Hak vergisidir. Bazı kişileri, bazı işleri için var eder Yaradan. Yaşar Kemal de bunlardan birisidir.

Yapısı iri, ibretlik olayla bir gözü arızalı, kalbi kırıktır Yaşar Kemal’in. Yaşamın ve dönemin acımasız sorunlarıyla boğuşur. Kürt ve Türkmen kültüründen oluşur mayası. Anlatımda hangisine gereksinim olursa, hemen yer verir. Birini diğerine bağlar, birini diğerine konuk ve destekçi kılar. Önce iki olan bu kültürel girdiler, sonra birleşerek tekleşir, Yaşar Kemal olur. Âşık çalar, dengbej söyler ve destanı öyküler, aşık onu tele bindirir, êle getirir.

Çukurova’nın sarısıcağını, Torosları, ustura ayazını, karını, ovanın sineklerini, som mavi gökyüzünü, Seyhan ve Ceyhan nehirlerini, kaleleri, sazlık ve pamuk tarlalarını, çeltik ekim ve hasadını, ekin tarlasını ve orakçıları, harmanı, uçar-kaçar avını, pavyon kapatan ağayı-beyi, sarısıcakta bir omzunda ceketle asfaltta gezen ustura kabadayıları bilir Yaşar Kemal. İş ve İşçi halinden, iş türkülerinden, ağıt ve düğünlerden haberdardır Yaşar Kemal.

Mahmut Temizyürek, “çevirmen” Yaşar Kemal başlıklı yazısında(Adam Sanat, Haziran 2002, Sayı:197, s.84-85), Yaşar Kemal ile roman kahramanları arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır:

"Yazdıklarıyla yaşadıkları arasında bir koşutluk aramasaydı, İnce Memed hoş bir yalan, Derviş Bey ruhsal bir uydurma, Haydar Bey, Meryemce, Taşbaş, mitolojiden çalınmış kahramanlar sayılıp çok geçmeden unutulacaktı. Alageyik Destanı’nda av ve avcının, zalimle mazlumun iç içe geçmiş kaderini yazıya çevirmeseydi, dünyada iyiliğin kötülüğe er geç galip geleceği inancı “söz”de kalacaktı. Evde Kürtçe konuşurken, o inatla ve özenle Türkçe konuşmasaydı, bugün Türkçe’nin bu muhteşem doruğu oluşmayacaktı. Dahası, efendi’nin karşısında şimdiki gibi vakur, bu denli efendiyi borçlandırmış da olamayacaktı belki. Anası, dengbej Abdela Zeyniki’den stranlar aktarmasaydı, ağıdın dilini, yanan tarlaların, köylerin, ormanların, insanların acısını anlamayacak, anlatamayacaktı. Ağıdın dilini yazı diline dönüştürmeseydi, yazdıkları bu denli büyük bir evren bulamayacaktı. İnsanlığın ortak bilinçaltına atılmış, oraya itilmiş, orada bastırılmış acıları, onun sesinde bir imkân, bir müzik, onun esinde bir ritm ve onun dilinde bir ortak yaşam alanı buluyor. 1915 yılının çocuk sürüleri, bugün savaşlarda ve sokaklarda ilk kurban olarak da yattaki yerini sürdürüyor (s.84-85)".

Adnan Binyazar, Yaşar Kemal’in eserlerindeki üslubu, epik, lirik ve destansı anlatımı, yerelden evrensele ulaşmayı, doğa, doğa-insan ilişkilerini anlatmasını, gözlemlerini yorumlayarak kıyaslamalar yapmaktadır (Kişisel Kinden Evrensel Barışa, Adam Sanat, 2002, s.28-43):

"Ayrıca, Yaşar  Kemal’i epik bir anlatının mirasçısı sayıp, onun, bir anlatı kültürünü yüzyıllarca üstü örtük bırakan uyuşukluğa, belli söz kalıplarını kullanma alışkanlığına karşı çıktığı, öz kültürüyle kendini var eden bir halkın anlatısını geliştirip çağdaşlaştırdığı görmezlikten gelinemez. Batılı yazarların sözde yüceltmek için ona yakıştırdıkları epik olma, onun açısından destanı ya da masalı çağımıza taşımak değildir,“insanoğlunun büyük macerasıdır, hikâyeyi şiirle tatmak”tır. Epik anlatıdaki ozan-halk ortaklığına değinen, kendisinin epik bir yazar sayılmaması gerektiğini ileri süren Yaşar Kemal, ‘doğayla insan arasındaki ilişkileri epopedeki gibi işlediğini’ savunur. Romanlarının epope’yle sınırlandırılması, Yaşar Kemal’in kurguladığı roman gerçeğine çok yönden aykırı düşer. Çünkü epopenin dili ortaktır. Yaşar Kemal ise, ortak bir dilin değil, üslubunun gerektirdiği bir dilin, Türkçe söyleme beğenisinin ardındadır. Şiirsel üslubunun kaynağı burada aranmalıdır. Ağıtları, halkın deyiş ve sözü biçimleme beğenisini, dengbej anlatılarını; Dede Korkut, Köroğlu, Karacaoğlan, Nâzım Hikmet, Sait Faik, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu gibi ozanların dile katkılarını bilinçle kavrayıp sanatını o yolda geliştiren Yaşar Kemal, Türkçe’ye yeni bir söylem getirmiştir (s.28-29)".

 İri gövdesiyle kendisine kolayca yer açar Yaşar Kemal, ama her yere de sığmaz Yaşar Kemal. Dağ bayır gezen, çevreyi inceleyen, âşıklık yapıp saz çalan, türkü söyleyen, atışmalar yapan Yaşar Kemal, bir söz avcısı ve derleyicisidir, aynı zamanda.

*

Kürt ve Türkmen kilimleri, halı ve cercimleri ünlüdür.  Bu dokuma tezgâhını kadınlar kurar. Önce ipini bulur, onu renga renk boyar, kurutur, sarar. Yapılacak ürüne göre dokuma tezgâhının boyu, genişliği ayarlanır. Sonra dokumanın yapılacağı uygun bir yere karşılıklı ikişerden dört kazık çakılır. Sonra dualar ile usta bu kazıklar arkasında duran ince kütüklere alttan ve üstten geçmek üzere çözgü iplerini sarar. Yün topağını gençler götürüp getirir. Türküler yakılır, yarenlikler olur, ağız tatlandırma vardır.

Tezgâh çözgüsünden sonra sıra gergef-tedir. Çözgü ipleri bir düzen içinde yukarı-aşağı iner kalkar, bu sırada atkılar geçirilir ve demir tarakla (kırkît) vurularak dokunur. Gergef olmadan atkı, çözgünün içinden geçmez, dokuma oluşmaz. Bu “tevn”dir.

Dokunan ilk kısımdan sonra dokumacı, tevn’e oturur, gergefi kollarının uzunluğuna göre ileri sürer ve kendisine dokuma yeri açar. Tevn, kazıklarına gelinince tezgâh gevşetilerek dokunmuş kısım alta, atkılı kısım üste getirilir ve dokunarak tamamlanır.

Gergef, yan yana duran çözgüleri sırasıyla bir yukarı bir aşağı alır ve atkı arada kalır. Gergefi, ikisi yanlarda ve biri arkada olmak üzere üç sırık yukarda ve gergin tutar. Gergefi sırıklarının bağlantısına nar, başak, üzelik destesi takılır. Nazarlık ve biten “tevn, dardan indirilir.”  

Annem iyi bir dokumacıydı. Tevn, ürün hazırlığı, kurma, dokuma, dardan indirme aşamalarında, ben de ona yardım ederdim ve sonra da usta oldum. Önce gizli ve meraktan ‘tevn’e otururken, sonra görevli oldum.

Bir örnektir tevn, girdisinden çıktısına kadar bir süre oluşturmayı özeni, deseni gösterir: Önce oturacak yerini kaim yaparsın. Sonra gergef-Kirkit mesafesini ayarlarsın. Gergef arka sopasını öne çeker ve çözgüleri sıralı olarak alt-üst diye ayırırsın. Pij ile çözgüleri sağdan-soldan bir iki tarar ve ipleri kırmazsın. Kenarları yuvarlatılmış 4-5x40-50 cm lik bir tahtayı (befş) alır, gergefle yukarı aşağı alınmış ipler arasından geçirip kenarı üzerine dikersin. Befş-dokuma arasından usulünce sarılmış atkıyı (masür, 25-30 cm uzunlukta ip sarılı çubuk)öbür tarafa geçirir ve dışarı alırsın. Atkı normal bir gerginliğe getirilir ve befş ile sıkıştırılır. Sonra gergefin sırt sopası geri itilir ve yukarda duran çözgüler aşağıya inmiş olur. Bunu sıkıştırmak için Kirkitle vurularak taranır. Hızlı ve set vurulduğu zaman ip kopar. Taraklar iplerden kopup dokumaya gelirse kayar ve yaralar. Kirkit tarak dişleri normal yükseklikte olur. Dişlerin kenar çapakları alınır. Kirkit, özel şekilli, tutağı ve 10-12 cm enindedir ve demirden yapılmıştır, normal ağırlıktadır. Ağır Kirkit ile ve uzun zaman dokuyanlarda el-bileği rahatsızlıkları olmaktadır.

Dokumacıya hedik, sakız, meyve, yemiş verilir. Dokuma makamına uyarak iş-türküleri söylenir. Güneş altında kalırsa gölgelik yapılır. Yaşlılar, Kirkit sesinden dokuyan kadını tanırlar.

Gün döndü, devir değişti. Hem can, bu da özümden bir nakış kalsın.

*

Nitekim demirci ustası Mıstefaye Gırbe, karısı Adile’nin çektiği kürenin ateşinde nice tarım aletleri yapardı. Süleymanoğlu Ayzer Usta, yetişkin üç oğluyla örste demir döğerdi. Örs sesi, beden hareketleri ve kızgın demirden çıkan kıvılcımlar anlatılmaz, doyulmaz bir görüntü veriyordu. Sonra Ayzer usta kızgın demiri bidondaki suya daldırıyor, casss… ve buhar yükseliyordu. Demir yeniden ocağa sürülüyor, pulluk, balta, orak, dehre, kazma vs tamamlanırdı. Şimdi bir çay, bir sigara içmenin sırasıdır. Yüzlerinde demire şekil vermenin sevinci. 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.