Yaşar Kemal; Anadolu’dur, onun dili ve yüreği. Osmanlı’nın son dönemi ve onun modernleşmesi. Yaşar Kemal, Kurtuluş Savaşıdır ve Anadolu’nun iç mücadelesi. Cumhuriyet’in kuruluşu ve modernizasyonu…
Yaşar Kemal; sürgün, yasak, imha ve inkârın, isyanların, idamların tanığı, yaşayanı. Eşkıyanın, sermayedarın, ırgat ve marabanın, jandarma baskısının, dil yasağının şahidi ve yaşayanı. Yaşar Kemal, sınıf örgütlenmesinin ve mücadelesinin aktörü. Cumhuriyetin demokratikleşmesi, özgür ve eşit vatandaşlar olarak yaşamanın savaşçısı, insan hak ve hukukunun savunucusu, eylemcisidir Yaşar Kemal.
Yaşar Kemal, uzun ve birikimli, ömrü (D: 06 Ekim 1923- Vefat: 28 Şubat 2015. Organ yetmezliği sebebiyle, tedavi olduğu hastanede, 91 yaşında vefat etmiştir. Cenazesi, 2 Mart 2015 tarihinde düzenlenen törenle Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilmiştir) harikulade bilinciyle, yaşam deneyimleriyle, baba evinin anıları ve annesinin, dayılarının, anlattıklarıyla, yurt gezisinde yaptığı röportajlarda yaşlı insanların söyledikleriyle uzun ve hareketli bir dönemin tanığıdır. Olayları yaşamışlardan dinlemiş, araştırıp öğrenmiş ve 1800’lerden sonraki Osmanlı dönemini adeta yaşamış gibidir.
Osmanlı’nın Çukurova’da Kozanoğlu’nu kırdığının tanığıdır. Yaşar Kemal, bir yanda Kozanoğlu’nun ilinde ve onun êlinde yaşamış, öte yandan evinde dengbejlerden Evdale Zeynıke’yi öğrenmiş ve klasik ünlü Kürt destanlarını öykü ve mesellerini dinlemiştir.
Genelde Kürt isyanları ve özelde Koçgiri, Dersim, Şeyh Sait ve Ağrı isyanları nedeniyle zorunlu iskân, zulüm, açlık, sefalet, ölüm getirmiş, ulu ağaçlar köklerinden sökülmüş, kurumaya başlamıştır. Yerinden kopan bu insanlar, gelenek içinde ayrışmayı-vuruşmayı sürdürmüş, kan davasını yaşamıştır.
Sürgündür bu… Yer yabancı, yurt yabancı, çevre yabancı, kurt kuş bile yabancı. Dahası insan kendisine yabancı. Korku, yokluk hasret ve ölümler… İşte bunları bildik, tanıdık ve yaşadık hep birlikte. Ağıt, öfkenin boşalma kapısıdır. Ölenle umutların yitmesi memleket hasreti. Açılan yeni gedik, akan yeni kan… Bunlar hep can alıyor, can.
Yaşar Kemal, bunların tanığı ve aktörüdür. Dokuması, kumaşı ailesi Kürt ve fakat nakışı, biçimi, anlatımı Türkçedir.
Yaşar Kemal, gezilerinde farklı ağızları, yerel sözcükleri öğrendi, derledi. Başka dilden Türkçe’ye girmiş sözcükleri gördü. Duygunun, düşüncenin ahvalin, umut ve öfkenin her unsuruna bir isim, bir simge vardır Yaşar Kemal’in dilinde, dilin azık torbasında. Bu özgelik Ali Püsküllüoğlu’na “Yaşar Kemal Sözlüğü”nü hazırlatır. Sonra söz gelir de tıkanırsa, Yaşar Kemal, bir sözcük yaratı verir şıp diye ve cuk eder oturur yerine. İşte bu şairdir, âşıktır, dengbej’dir, Anadolu’dur. Homeros’tur sözün, deyişin küresidir, ocağıdır, gerçeğidir. Nakış çeşit çeşit, ilmik ilmik üstüne…
Toros’lar, Zagros’lara benzer Van gölü de bir deniz. Doğu’da coğrafya sert ve haşin Çukurova bir başka.
*
Ağa, Bey iken gelip sığınmacı olmak nasıldır, dersin? Yaşayan bilir ancak. Varını, yoğunu, namınla dağıtırsın fakir fukaraya, gün gibi doğarsın Çukurova’da. Ama uzun sürmez, bu gün batar, kalırsın ortada. Bilenin mahrumiyeti, varsıllın fakirliği yaşanır, dayanılır gibi değil. Bir de dil, adet ve töre sorunları…
Yaşar Kemal, yaşamı, sürgünü, örfü, âdeti, töreyi bilendir, yazandır. Anadolu’nun dört bir yanını gezmiş ve özellikleriyle tanıtarak, söyleşiler yapmış ve onları kitaplaştırmış.
Yaşar Kemal’in Van’dan, İran sınırından gelen ailesi, Ermeni kırımını, sürgün ve iskânını, peşinden Kürt sürgün ve iskânlarını yaşadı, tanık oldu. Doğu’da iskân edilen Balkan ve Kafkas muhacirlerini Genel müfettişlerin, paşaların Doğu Harekâtları’nı, eşkıya takiplerini, Zilan kırımını gördü ve öncesi Rusların Doğu Anadolu’yu işgali, İttihat ve Terakki Yönetimi.
Yaşar Kemal’de yaşadı, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarını. Annesi Kürtçe konuştu, o Türkçe yanıtladı, evde Kürtçe, dışarıda Türkçe. Bir ikilik, bir zıtlık ve illeki bir zorluk, bir sorun var bunda.
Yaşar Kemal, Osmaniye’nin Hemite köyünde Türkmen çocuklarıyla oynarken öğrendi Türkçeyi. Ne var ki çocuk yaşta, camide, gözlerinin önünde babası öldürüldü. Kan davası… Yaşar kekeme oldu, uzun süre konuşamadı, hala izleri durur. Sonra bir kaza ile bir gözünü kaybetti. Yaşamın tüm travmalarını yaşadı. Çocukluğunu yaşamadan ekmek savaşına girdi. Çukurova, Anadolu kazan, genç Yaşar kepçe oldu. Gezdi, aradı, sordu, gördü ve yazdı.
Türkçe öğrenmekte, tüm Kürt çocukları Yaşar Kemal kadar şanslı değildi. Bazı yerleşme birimlerinde ancak birkaç kişi ve o da çat pat Türkçe bilirdi. Bizler, Türkçeyi sınıfta ve öğretmeden öğrendik. İrili ufaklı çocuklardık. Önce sanki pandomim oynuyorduk, çok eğlenceli oluyordu. Zaman ilerledikçe, Türkçe sözlerle anlaşmaya başladık, çok sevindik, çok gururlandık, “Sende ji, bende ji…” güldük söyledik. “Türküm doğruyum…” ve Türkçe için çok dayak yedik. Kürtçe düşünüp Türkçe söyledik. Böylece Türkçeye çok kelime ilave ettik. Böylece Türkçede, bir Kürt kapısı açıldı. Bu kapıdan geçemeyen daha binlerce insan var. Geçenler de iki taraftan mahrum kaldılar, birinden zorlanınca diğerine kaçtılar. Bir kısmı ‘iki cami arasında hala benamaz’ kaldı, diplomasına uygun ifade gücünden mahrum oldu.
Ama daha sonra iş değişti. Babalar “eti senin kemiği bizim” diyordu, bizi öğretmene teslim etmişlerdi. İtaat şart, kaçmak yok. Dil, sökülüp yerine başka bir dil takılacak ve böylece dillenecek, adam olacaktık. Bunun sadece bizim oralarda olduğunu sanıyorduk. Üniversitede başka illerden gelen yaşıtlarımızla konuşuyorduk ne kadar da çocuktuk. Meğer hepimizin durumu aynı imiş. Daha sonra öğrendik ki, Irak, İran ve Suriye’de (Sovyet Rusya farklı) Kürt çocuklarının dil dramı da aynı imiş.
Okulda öğretmen birkaç Türkçe sözcük öğrettikten sonra, hepimizi Kürtçe konuşanları kendisine ihbar etmemizi istedi. Bir yarıştır başladı, hepimiz “ihbarcı” olduk, arkadaşlarımızın, dövüldüğüne azarlanmasına seyirci olduk. Sevindik, sonra aynısını hepimiz yaşadık. Üzüldük.
Önce “muhbir” olduk, sonra Türkçe öğrendik. Kiminin muhbirlik hastalığı hala devam etmektedir.
Okullarda Kürt çocukları bir operasyon geçirmiştir ve halen de devam etmektedir. Kürdistan’ın dört parçasında Kürt çocuklarının dilleri kesilmiş, sökülmüş ve yerine Türk, Fars, Arap dilleri takılmıştır. Dil, kalbin, beynin kapısı; kültürün, davranışın, duygu ve düşüncenin ocağı, aracı. “Bir ocaktan alınan köseği, başka ocakta yanmaz imiş”. Doğrudur emanet köseği, ocağın malı gibi köze dönüşmedi.
*
İşte bütünüyle ağzımızdan, boğazımızdan ana diliniz sökülüp çıkarılmış, yerine Türk dili takıldı. Takma dil ile yiyecek, içecek, konuşacaktık. Ne kadar gerçekçi ve başarılı olacak. Böylece kültürün, davranışın, duygu ve düşüncenin kökleri sökülüyor yerine yabancı diller takılıyordu.
Bu takma dil ile yarışlara sokuluyor, başkasının ana dilinde, başarılı olmamız isteniyordu. Her şeye karşın, yine de başarılı sınavlar, makamlar kazandık. Ama büyük çoğunluk becerisini, zekâ ve kabiliyetini gösteremedi. Başkalarına payanda oldu. Yazık.
Takma dil ile yaşamda tökezleyenlerin sayısı daha çok, bir eğitim devşirme ki, ne ana dilde yeterli, ne de takma dil ile… Böylece, şahıs kendisini ifade edemez, acizdir, muzdariptir. Sanat neresi, edebiyat nicedir?
Köklerinden sökülüp yerinde bırakılmış koca bir ağaç… Çok zarar görmüştür. Ama yine de yeni kökler, eski kadim kökler ile bütünleşmiştir. Ağaç gürlüyor, dil coşuyor. Hızlıdır Fırat ve Dicle… Barajlar su ile doldu, kanallara ihtiyaç var. Herkes, ortak amaca ses verdi “Edi besse!”
Çukurova, çukurdur. Yüksekten düşen, burada toplaşır. Çukurova’da birçok kavim iç içedir. Türkmen, Kürt, Zaza, Laz, Çeçen, Çerkez, Ermeni, Süryani, Arap, Rum Balkan göçmenleri, Kafkas göçmenleri… Müslüman, Suni-Alevi, Yahudi, Hrıstiyan… Diller de bir o kadar çeşitli: Türkçe, Kürtçe, Zazaki, Çerkez dilleri, Boşnakça, Arnavutça, Arapça, Ermenice, Süryanice, Rumca… Toplumsal yapı da bir o kadar renklidir: Ağa, Bey, patron, amele, ırgat, esnaf, işçi, şeyh, mürit, dede talip, âşık, dengbej…
Bütün bu çeşitlilik içinde halk bir bütünlük oluşturmuş. Barış gergefinde, herkes kendi nakışını işlemiş. Dünya geniş, herkese yer ve kısmet var denilmiş. Amma, bencillik olunca, her şey bir ve benim olacak denince ayrışma, çatışma başlamış.
İşte Yaşar Kemal bu acının, bu sancının dilidir, resmidir. Bu bir insanlık dramıdır. Bu haksızlığa direniş bir insanlık savaşımı ve onurudur. Yaşar Kemal bu kovanın arısıdır.
Yaşar Kemal, Çukurova’da her işte çalıştı. Çukurova’yı bitirdikten sonra Anadolu’ya amir-memur, gözlemci oldu. Gördüklerini, duyduklarını yazdı, sıraladı. Yerin üstünü, altını, tarihini, börtü böceğini araştırdı. Halk içinde folklorik unsurları derledi. Akarsuları izledi. Ağaçları, bitkileri inceledi. Dağları, koyakları, mağaraları gezdi, ıslık çaldı.
Dengbej’e hizmet edip onu izleyen dinleyen, yorumlayıp, taklit eden Yaşar Kemal, artık bir başka kişiliktir. Türkmen âşıklarıyla söyleşen, atışmalar yapan, yas yerinde ağıt yakan, saz çalan, yoksa sopayı eline alıp saza döndüren ve doğaçlama söyleyen Yaşar Kemal, Dadaloğlu'nun, Karacaoğlan’ın memleketinde bir başkadır. Kızılbaş Kürtler arasında Pir Sultan nefeslerini çalıp Semah izlemek, cem görmek, cem duası almak bir başkadır.
Köy kavgası, düğün ve dernek havası renklidir. Ama bir bakarsın ölüm kokar. “At üstündeki gelin kimin kısmetidir bilinmez”. Jandarma dipçiğine, nezarethane işkencesine dayanmak zor. Talan ve yağma sıradan bir iş. Kız kaçırmak, dağa adam kaldırmak, baskın, yol kesmek yaşamın birer parçası.
Fakir, fukara, ırgat, maraba, yanaşma, azap, yevmiyeci, günlükçü. Bunların hepsi yoksulun adları, sıfatları. Gerçi, adları kendileri gibi çoktur amma halleri tektir, yokluk, perişanlık, can çekişmek.
Ağa, Bey, bunlardan “adam” tutar, “peyya” tutar, ona silah, ona üst baş, ona ekmek aş verir. O, artık ağanın emrindedir, “vur” derse “vuracaktır.” Her halükârda ağa; dağda, hapiste onu ve ailesini besleyecektir. Sadece bu yetmez. Ağanın dağda da bir “çete”si, “eşkıya”sı olacaktır. Bunların etkisiyle “dediği dedik” ve “çaldığı düdük” olacaktır. Dünya onların isteğine göre dönecektir.