Her şeyin bir modası vardır ve günün modası değişir. Klasik giyim örfü içinde de zamanla değişim olur. Birçok ulusun, yörenin özgün giyim şekli vardır. Coğrafya, iklim, yaşama, çalışma koşulları bunu belirlemektedir. Ama yine de bunlar değişmez değildir. Erkek ve kadın giyimi, özgün olduğu gibi; yas, düğün, asker, tören kıyafetleri de farklıdır. Giyilen kumaşların renkleri, desenleri ve cinsleri de mevsime ve işleve göre değişir. Bütün bu unsurlara karşın yine de bir Afrika, bir Asya Avrupa giyim farkları vardır.
İnsanlar, nasıl renk, boy, lisan, beden yapıları bakımından farklı iseler; bunu örfte, adette, öfke ve sevinci dışa vurmakta da görebiliriz. Diller farklı, üsluplar ise insan sayısıncadır. Buna bir de eğitim, kültür ve sanatsal yaratıcılık eklenince, farklılıklar sayılamaz olur ve ancak gruplandırılarak tanınır ve incelenir. İşte bu ruh dünyasında ve yaratıcılık(kreasyon) deryasında, volkanında ölümsüz deyişler, renler ve sesler doğar. Bunlar, insanlık çıtasını yükseltir. Ne var ki bunlar da nadirdir ve kıymetlidir.
Mantık derslerinde, değer yargılarını incelerken ve ekonomik değer saptanırken, deniyordu ki “nadir şeyler değerlidir. Ama kör at da nadirdir. Fakat değersizdir”. Bu gibi örnekler, “istisna”ları göstermek ve bunların genel kaideyi bozmadıklarını göstermek içindir.
Giysilerin bir kısmı paçalı ve bir kısmı da paçasızdır. Moda dediğin basit bir ayrıntıdır, fakat belirleyici olur. Saç kesim ve taramaları, küpeler, gözlerin rimeli, rujun rengi, bluz ve pardösünün uzunluk ve kesimi, kemeri, apoleti, rengi ve kumaşı, favori ve bıyık şekilleri, etek boyları hep işaretli ve anlamlı olmuştur. Kadın-erkek takıları (kol saati, küpe, bilezik, bantlar, eşarp, atkı, çanta) ayakkabı (topuk, burun şekli) modaya dâhildir ve bunların anlamları vardır.
Bütün bunlar “paça”ya hazırlık içindir. Paça, aslında bir bakıma “paça çorbası”na da benzer. Ama bizim muradımız pantolon paçası. Hani, “paçandan tutarım, seni…” deriz ya işte böylesi. Paçanın da modası vardır. Normal paçayı giydik, bacak kalınlığına ve ayak numarasına göre terzi “normal” bulurdu. Bu sınırın altında olursa, pantolon “dar paçalı” olur ve kısmen dökümlü durur fakat çabuk kırışırdı. Sonra “İspanyol paçası” giydik, her paçanın genişliği bel genişliği kadar olurdu. Geçti modası. Sonra “streç” pantolon giyildi, elastik kumaş bacağı tam sarmaktadır, beden yapısı meydandadır.
Moda, seksi duygu ve ilgi amaçlıdır. Bunun için kapalı bilinen bazı giyim şekillerinde, dikkat çeken, nefes kesen pencereler vardır. Bunu giyen kadın bu özelliği bilir, beden diline bir de giyim silahını ekler, kaşlar keman, kirpikler oktur, gözler ise derya-deniz. Yüzme bilmedin mi geçmiş olsun, hemen “acil yardım!”.
*
Görüldüğü gibi, bir türlü paçadan tutmak nasip olmadı. Ama sebat ve gayret şart. İşte şimdi zamanıdır. Bakınız şöyle:
Nisa Leyla, “Dar Paçalı Dizeler[1]” adıyla bir şiir kitabı yayınlamış. Dost Mustafa Emre, kitabı incelemem için bana verdi. Hemen okudum ve hakkında fikrimi, duygularımı açıklamak istedim. Vasat bulmuştum. Aradan biraz zaman geçti, yazmak için hatırlamak amacıyla işaretlediğim mısraları ve şiirleri tekrar okudum. Ve baktım ki derya derin, özel koyları, saklı anlatımları var.
Merak ettim, yayıncısı Abdulkadir Budak’a kitap adresinden ulaştım. Sesinden, konuşmasından karşılıklı sohbet ediyoruz diye bildim. Kitapta şaire ait bilgi olmadığını ve bu konuda bana neler söyleyeceğini sordum. A.Budak bana, “siz yazara göre değil de, şiire göre değerlendirme yapınız” dedi. Saygı duydum ve doğru bildim. Ancak yapılacak eleştiride, isabetli ve insaflı olmak amacıyla yazar/şairin eğitimini ve eğilimini bilmek yararlı olmaktadır. Bununla “yüzen her şahsın gavvas olmadığını” bilince, derinlik izafi kavram olmaktadır. Sonuçta yardımcı olacağını söyledi ve oldu.
Telefonda Nisa Leyla, ses kararlı ve sıcak, sözcükler sıralı ve seçkin olunca eğitimini sordum; Çukurova Üniversitesi İngilizce İktisat mezunu. Bir yayınevinin isteği üzerine şiirlerini İngilizceye çeviriyormuş. Demek bu düzeyde, İngilizceden başka şairler de okumuş. Ne güzel.
Ufuk açıldı, gün ağardı ve kitaba açıldık.
Paça dar, zahmetli ve emek ister, ama bırakmak yok, künhüne varmak gerek. Merak bu ya… Mısraları özümseyerek, tekrarlayarak ve bazen ona katılarak, nazireler yazarak, notlar koyarak, çağrışımları kaydederek ilerliyoruz.
Şair nisadır, yani şaire, yani kadın. Nisa zaten bir şiirdir, tükenmeyen, yenilenen ve bitmeyen bir orkestra. Kadın bir kitaptır, okundukça çoğalan, deryasına çeken, ufuk açan, dalgalarında mecalsiz bırakan ve bazen tufan koparıp boğan, zor ve geç durulan bir derya. Sahilleri, koyları ve iç güzellikleri hep özgün. Dalınca bir gavvas, gördükleri farklı. İnsan ömrünün tanımaya yetmediği sihirli bir dünyadır nisa.
Nisa Hanım, bizi bir deryaya götürüyor mesela Akdeniz… Deryayı içimizde var etmiş şair Nisa Leyla.
Bu iki sözcük beni afsunladı, yazmadan edemiyorum. Yani kadın ve gece… Kadın imgesi, imge ve temaların, eylem ve amaçların anası. Üstelik bir de Leyla yani gece, yani hem karanlık ve hem de örtü.
Leyla, Mecnunsuz olmaz. Bu aşktır. Aşk-ı cismani, merdivendir aşk-ı ilahiye. ”Ömründe şeker yememiş, ne bilsin balın kadrini”. Ömründe çiçek sevmemiş, dermemiş ne bilsin gülün kadrini.
Leyla, Arap kültüründe mecazen “hayat, yaşamak” demektir. Çöl sıcağı, ancak gece yaşamaya fırsat veriyor. Onun içindir ki ezgilerde hep “ya leyli” avazı vardır. Sevgi gecede revan olur, gökte ışıl ışıldır yıldızlar, seyyareler zamanı belirler. Herkes kendi dünyasında bir seyyaredir, gezer, görür ve yaşar.
Yaşamda ve gönüllerde iz bırakır nisa ve leyl (kadın ve gece).
Bunları söylememdeki muradım şaire Nisa Leyla’nın ruh enginliğini aktarmak içindir.
Şair bizi uzaklara değil, kendimize, özümüze, özgünlüğümüze götürmektedir. Bu yolculukta kimi gün ışığında ve kimi de gece ay ışığında, bazen karanlıkta ilerlemektedir.
Mısra şeklinde yazılmış lirik metin, melankolik, geriye dönük, bir iç-söyleşi, kırılgan ve dingin, filozofik ve romantik, gizemli, duası ve isteği evrensel bir üslup ve içerikte şiirler. Ayrıca kendi dünyası ve sevdası-acılı-şüpheli. Bir deryadır çekiyor dalgası derinliklere. İç-gözlem yapıyor, arıyor kendini-dünü ve yarını. Bireysel ve özge şiirler, içinde toplumsal olanı yok.
İlk şiir Şizofreni. Adı açıklıyor özünü. Bir ruhi durumu yansıtıyor. Şizofreni, bazen durgun ve tutuk, hesaplı ve ürkek, bazen coşkun ve taşkın. Zamanı, ne sahibi ve ne de muhatabı belirler. “Eser bad-ı saba”.Üçüncü şahsa bir seranat. Üçüncü şahıs çok kimlikli; sanki kendisi, sevgilisi veya çocuk. Bir tenasüh (yeniden doğuş) örneği mi yoksa? “Sen benim üçüncü şahsım” kendisine muhabbet çayı doldurmuş, sigarasını bölüşmüş ve çekingenliğini atmış, “boşluğum deliliğim aptallığım anlamazlığım/anlaşılmazlığım hazzım”. Bu üçüncü şahıs için neler yapmaz şair, neler… Sözcükler dizer şiirler yazar, mutfağa geçer; musakka, pilav, pasta yapar. ”Unut” diyorlar mümkün mü? Hem insan deliliğini, malını, mülkünü unutur mu? “Olmayan nasıl unutulur?” Bu nedenle iyileşmiyor şizofreniler. Yapıyor ve bozuyor, biteviye devam ediyor.
İkinci şiir bir sır’lı, gizemli şiir: ”İ Tipi Ceza Evi”. Ne anlama geldiğini şaireden sordum. Annesinin vefatından sonra ve onun yokluğu nedeniyle yazmış(s.10-11)
İ’nin ters döndüğünü gördünüz mü?
ben gördüm!
annem öldü
!
Şiirde altı kez İ (özel: siyah, büyük) yazılmış. Ben bunu İsa veya İnsan olarak algılamıştım. Annesinin adı Nuriye. Üzüntüsünü, her şeyin ters döndüğünü vurguluyor.