TANRIDAN AHLAKA DEĞİL; AHLAKTAN TANRIYA…

Sedat Memili özel..

03 Ağustos 2015 Pazartesi 10:50

Çok bilinen bir hikâyeyi değiştirerek paylaşmak istiyorum ; Bir inşaatta iki taş ustası çalışmaktadır. Birincisine sorarlar:

“Ne yapıyorsun?”  

“Üfff! Ne yapacağım işte görüyorsunuz; bu kahrolası taşları kırıyorum.”

İkincisi ne sorarlar: Ne yapıyorsun?” diye. O da şöyle başını kaldırır ve kendinden emin bir ses tonu ile: “Görüyorsunuz işte, yeni bir ülkenin inşasını yapıyorum…”

Taş kıran adam kendine o denli güveniyor ki bir ülkenin yeniden inşa edilmesinden söz edebiliyor.

31 Temmuz Cuma günü Adana Medya Gazetesi olarak akşam yemeğinde buluştuk. Taner Talaş’ın davetlisi olarak Turgut Özal Bulvarı’ndaki “Dede Kebap”ta buluştuk.

Çok renkli sahneler oldu. Sayın Taner Talaş, o kadar mutluydu ki…

Önce bu mutluluğunun nedenlerini anlamamıştım, ama sonradan anlayacaktım.

Yılardır, saat 18.00’den sonra dışarıda olmamıştım. Turgut Özal Bulvarı’nda Dede Kebap’a doğru giderken, kafeler, lokantalar ve pastanelerdeki kalabalığı görüp; Mehmet Akdoğan’a:

“Vay canına devrim yapmayı düşünüyordum. Demek halk mutluymuş. Devrim yapmaktan vaz mı geçsem acaba?” diye şaka yaptım. Akdoğan:

“Bu Adana’da yaşayan insanların belki de on binde biridir. Bakma kalabalık göründüklerine” deyince…  “Tamam tamam, devrime devam” dedim.

4-bu-aksamin-40-yil-hatiri-var.gif

ZENGİNLİĞE GÖRE UZAYAN DUA…

Geç kalmıştık. Arkadaşlarımızın çoğu gelmişti. Doğan bey, telefonda oraya gelmek isteyen Dr. Ömer Uluçay’a yol tarif etmekte zorlanıyordu. “Yok şu pastanenin sağı, yok, falanca fast food..” yahu Sayın Uluçay benim gibi bu kültürün garibi ne bilsin bu noktaları… Bizim gibi adamlara falanca cami, filanca kütüphane, feşmekanca kitapçıya göre tarif edeceksin. Neyse, Yusuf arkadaş, Uluçay’ın imdadına yetişti.

Aramızda Prof. Dr. Yılmaz Kurt ile Ali Pekmezci ve Yüksel Mert yoktu. Eksiktik yani olsalardı iyi olurdu. Bir gün Çetinkaya’nın yemeğine katılmıştım. Sayın Mert bir yemek duasına başladı.(Dua’nın zenginlik veya fakirliğe göre uzayıp kısaldığına o zaman tanık olmuştum)  Bütün yemekler soğudu yemeğin tadını alamamıştım.  Yine de olsaydı iyi olurdu.

3-irfan-can-her-zaman-gulmez.gif

TALAŞ: DENİZİ ARAYAN NEHİR…

Yeri gelmişken şunu paylaşmak istiyorum; Sayın Talaş’ı geç tanıdım. Ama tanıdıkça Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Acıyı Bal Eyledik” kitabındaki “Nehirler Aka Aka” adlı şiirini aklımdan çıkaramıyorum. Her hareketi, davranışı, duygu ve düşünceleri bana “denizi arayan nehir”i çağrıştırır.

Gazeteci kökenli değil (Benim gibi, aramızdaki çoğu değerli insanlar gibi) öyle bir yola çıkmış ki, bu mesleğin, ahlaki çerçeve içerisinde yapılabileceğine en az benim kadar inanıyor. Bu uzun ve zor bir yoldur:

(…) birdenbire koçbaşı / birdenbire ipek bir çarşaf / ve balıklar kurbağalar yosunlar

köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın / birdenbire bir uğultu /birdenbire bir kıyamet

bindirip/ çekilerek/ çekilip/ toparlanarak/ varıyor koca dağın ardındaki o koca dağa

varıyor / cüceleşip/ devleşerek/ varıyor

nehirlerce kahkahalara…

Doğan Gülbasar’ın o ağırbaşlı, soğuklanlı, objektif ve derin çözümlemesi altında bir araya getirmiş olduğu bu ekip ile, Adana’da gazetecilik başarıya ulaşamaz ise ya tarihi bir beceriksizlik yapmış olacağız veya gazetecilik mesleğinin topyekün sorgulanması gerekecek.

Ben iki ihtimali de yakın görmüyorum: özgür, halk ve adalet merkezli gazete kurulabilir…

Çünkü “Tanrıdan ahlaka ulaşılamaz; ama ahlaktan Tanrıya ulaşılabilir…”

*

DÜNYANIN EN UZUN NTKU: UGH!...

Bu araya girişten sonra yemek akşamına tekrar dönelim.

Taner bey, “En yaşlı üye sıfatı ile” Doğan Gülbasar’ın konuşma yapmasını istedi. Neden en yaşlı üye sorusuna bilimsel (?) yanıt verdi.

“Adana’ya henüz Kizzuvatna denildiği dönemden, Meşrutiyetin ilk ilanı, Cumhuriyetin Kuruluşu ve Çok Partili döneme dair canlı tanıklığı olduğu için…”

En yaşlı üye konuşma yaptı: Ugh…

ZALİMLE SAVAŞ İBADETTİR…

Taner bey durmuyor; kafamızı karıştırmaya devam ediyor. Ortaya bir soru attı:

Savaş İstiyor musunuz?” Sağıma soluma bakındım. Kimse parmak kaldırmadı. Ben tek başıma kaldırdım. “Taner Bey “Neden?” diye sordu. Ben muzipçe: “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa bir yanlışlık vardır. Ama yine de savaş istiyorum. Alçaklıkla, hırsızlıkla, haksızlıkla, zulümle savaş olmalı diye düşünüyorum. Zalimle savaşmak ibadettir…”

Adana Medya Programındaki alışkanlıkla İrfan Can kardeşim itiraz etti. Taner Bey, elindeki zihnindeki mikseri yeniden çalıştırdı: “Kime göre zalim…” İrfan kardeşim bu müdahaleye memnun oldu. Ancaaaaak: Ömer Uluçay, “Zulüm kavramını kargaşaya getiriseniz zalime yardımcı olursunuz…” diye söze başlayarak, zalimin ve zulmün tanımını ortaya koyarak sisler ardındaki konuyu aydınlattı.

Sohbetimiz sürerken aramıza bir konuk katıldı: Metin Duran.

Mekanın işletmecisiymiş. Bu arada, bizlere işletme adına hizmet eden Şef Murat Sukatan, Adem Bircan ve Cumali Fidan sevimli ve ilgili davranışları ile bulunduğumuz ortamı daha da güzelleştirdiler.

nesenin-fotografi.gif

METİN DURAN’IN 48 YILLIK HAYALİ…

Öncesinde Taner Bey ile Akdoğan’ın Gökçeli Köyü (Gerdan Köyü) ile ortak tanışıklar ve Dede Kebap’ın sahibi Metin Duran’la ilgili sohbetleri olmuştu. Bu sohbetten kafama sorular takılmıştı. Metin Duran, sıcak ve samimi bir ilgi ile masamıza gelince kafama takılan soruyu sordum.

“Köyde başlayan küçük esnaflığınız, Sular Mevkii’nde devam etti ve bu güzel noktaya geldiniz. Bunu hayal etmiş miydiniz?

 “Bu bizim tam 48 yıllık hayalimiz” dedi Sayın Metin Duran. “Şu an içinde bulunduğumuz mekan dualıdır… Sadece hayal kurmamız ve çalışmamız ile değil, duaların da yardımıyla bu noktaya geldi… Sevenlerin duası… ” Sonra, düşünce dünyama yeni pencere açacak olan sözleri döküldü: “Biliyorsunuz, sevgi bir duadır; arkadaşlık, dostluk, içtenlik bir duadır… Sevenlerin desteği bir duadır. Biz Adanalıyız, Adana’mıza ne kadar hizmet etsek azdır…”

Sayın Duran’ın zihnen ve yaşam deneyimi olarak dolu olduğunu anladım. En kısa zamanda kendisini ziyaret edeceğime söz verdim. Onun görüş ve birikimlerini Adana ile paylaşmalıyım.

*

ALTINÇAĞLARDAN KALMA BOZULMAMIŞLIK: TALAT ÖZYÜREK

Talat Özyürek, gelecekte aydınlık bir jenerasyonun öncüsü gibi görünüyor. Bu kez sadece çevreyi izlemekle yetindi. (Suskunluğunu, saygısına yorumladım. Dikkatli dinleyiciydi.)

Sayın A. Kadir Tuncer’e ilk gördüğümde “Böyle toplantılar olmasa sizi göremiyorum” dedim. “Ben sizi her an görüyorum” diye yanıtladı. Bir kez daha derin insanlarla konuşurken birkaç kez düşünmek için kendime söz verdim.

2-aksamdan-bir-ayrinti.gif

DEVASA ESERİN TAŞ KIRICILARI

O akşam bence göz güzel ayrıntılar vardı hepsini paylaşamıyorum. Ama Taner bey’in neden mutlu olduğu sorusuna yanıt buldum gibi.

Şöyle çevreme bir bakındım; bir flama altında toplanmış:  

Taner Talaş, Doğan Gülbasar, İrfan Can, Dr. Ömer Uluçay, Zekeriya Soydan, Mahmut Korkmaz, Prof. Dr. Yılmaz Kurt, Talat Özyürek, Melahat Karataş, Ali Pekmezci, AbdulKadir Tunçer, Mehmet Akdoğan, Uğur Başaran, Selin Öztekin, Yusuf özer, Yüksel Mert, Hasan Hüseyin Türk, Aziz terzi, Tabi ki hepimize verdiği sıcak ilgi ve enerji ile Funda Girici, Ağrı Dağı gibi sessiz ama devasa varlığıyla Celalettin Bey ve Ablalığı anneliği ile Songül Hanım ile jokerimiz ve her şeyimiz Yusuf Bey…

ADANA MEDYA FLAMASI

Bu insanlar hangi temelde, hangi amaç ve ilkelerle bir araya gelmiş olabilirler. Hiç biri diğerinin talimatına ve isteklerine uygun hareket edecek yapıda değil. Hatır için bu kadroda hiç kimse ilkesinden ödün verecek konumda da değil. Peki nedir ortak payda?

Şahsi kanaatim hepsi de “Benim Kabe’m İnsandır diyebilen, hak, hukuk, adalet duygularıyla hareket edip, kendilerine vicdanlarına karşı sorumlu hisseden insanlardan oluşmasıydı. İşin sırrı buydu.  

Bundan kırk yıl önce bu ekipteki insanların görüşlerini taşıyan o kadar insan bir araya gelmiş olsaydı, yarısı ölü kalanı yaralı veya kaçak veya hapiste olurdu.

İşte Taner Talaş’ı mutlu kılan bu olsa gerek.

Birbirinin varlığına tahammül edemeyen ve birbirine kurşun sıkan bu insanları, “insanlığın yüce duygusu” flaması ad altında Adana Medya Gazetesi’nde bir araya getirmiştir.

O mutlu olmasında kim olsun.

Bizim, Gazetecilik Mesleği adına, insanlık ve mesleki bağımsızlık adına başarmaktan başka çaremiz yok.

Çünkü bu arkadaşların hepsi, söyledikleri her söz ve kurdukları her cümlede “Yeni bir ülke inşa eden”  taş kırıcısının öz güveni ve çalışkanlığı var.

Başarmak; önce kendi vicdanımıza, sonra topluma sonra da mesleğimize olan borcumuzdur.

 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 10.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.