İnsan, Din, Yerleşim
Din, insanlığın fıtratında ve halk edilmesiyle vardır. Âdem çocukları çoğalıp yeryüzüne dağıldıkça, farklı coğrafyalarda ve iklimlerde yaşadıkça aralarında yaşama ve algılamada farklar oldu.
Bu bir yaratılış felsefesidir. İlk insanın nerede ve nasıl yaratıldığı, dinci ve Darvinci evrim teorisi ile çatışma halindedir. Biz ilk oluşumu değil de sosyal gerçeği konu edinmek istiyoruz.
Yeryüzündeki insanlar, farklı renklerde ve inançlarda oldular. Toplama ve hayvan evcilleştirme dönemlerinde, doğal zenginlikler ve kazanımlar nedeniyle birbirleriyle savaştılar. İnsan kümelerinde farklı inançlar, totemler oluştu. Her grup kendisini haklı gördü. Kendisine uyulmasını istedi, yoksa onunla çatıştı, savaştı.
Toprağı işleme ve yerleşik duruma geçme döneminde, totemin işareti olan yapıtlar meydana dikildi, inşa edildi ve yerleşme birimi onun çevresinde gelişti. Önce doğal yapılar, mağaralar, güvenlik amacıyla yerleşme yerleri oldu. Daha sonra şehirlerin çevresine güçlü duvarlar, kale ve burçlar yapıldı.
Bu yerleşimin merkezinde put vardı. Bu bir semboldü, Yaradanı gösteriyordu, günümüzde de halen vardır. Her dinin kutsal işaretleri, ikonları, ibadet mekânları vardır. Buralara hürmet, ihtiram esastır.
Bir şehir devleti, başka bir şehir devletini esir alırsa, onun putunu kaldırır yerine kendi putunu dikerdi. Bu yeni put, daha güçlüdür ki diğerini yenmiştir. Bu yeni put, yenilenin tüm değerlerini inkâr etmemiş, bilakis onu da içine almış ve daha da güçlü olmuştur. Bu yeni puta tapmak, aslında kendi putuna da tapmaktan ibarettir. Sadece adı ve şekli değişmiştir, özü aynıdır ve daha zengindir. Düşünce ve algı budur.
Dinler tarihi bize bunu göstermektedir. Aslında dinler, sanki bir matruşka gibidir. Görünenin, hükümran olanın içinde, eski inanışlara ait işaretler, ibareler, kurallar vardır. Bu nedenle İslamiyet, ilk ve asıl din olduğunu söylemekte ve önceki inanışların bozulduğunu, bu nedenle nebi ve suhufların geldiğini söylemekte, bu birlikteliği açıklamaktadır.
Her din bir sosyal düzene, ibadet ve itikada, sosyal ilişkiye, değerlere, umut ve güvenceye dayanmaktadır. Her dinin kutsal mekânları, şahısları, kitapları, günleri vardır. Her dinin öncüleri, zahmet çekmişleri, velileri de vardır. Bireysel ibadetler yanında toplu ibadetleri icra eden görevlileri de vardır. Her dinin Bayramları, i bir tarihleri de vardır. Her inanç ve din; çıktığı zaman ve ortamda, hemen kabul görmemiştir. Her yeni inanç, toplumda çekişmeye, çatışmaya ve savaşa, bazen katliamlara, göçlere neden olmuştur.
*
Dinler Arasında ve İçinde Çatışma
İnsanlar; birlik ve sosyal yardımlaşmayı temin eden, kişi ve katmanlara sosyal haklar tanıyan din ve onun şeriatı için hayatlarını feda edegelmişlerdir. Hatta aynı din içindeki farklı yorumlara bile tahammül edilmemiş ve birbirlerini kırmışlardır. Hindu dini içinden Mahayana ve Ramayana ayrışması ve çatışmaları, Budist-Tao rekabeti; Zerdüştilikte Muğ+Keya ile Mazdek+Babek çatışması; Hıristiyanlıkta Katolik, Protestan, Ortodoks çatışmaları; İslamiyet’te Alevi-Sünni (Muaviye-Ehli Beyt) çatışmaları, Bahaîlerin ortaya çıkmasındaki çatışmalar vardır. Ayrıca her din ve inanç içinde, meşrebe uygun yerel-genel tarikatlar ve bunlar arasında da rekabet-çatışma vardır.
Görülüyor ki, insanlar dini inanç ve itikat konusunda ayrışmakta ve her bir grup kendisini yegâne gerçek ve doğru bilmektedir. Aynı din içindeki farklı gruplara dahi tahammül etmemekte onları batıl/geçersiz görmekte ve tavır almaktadır.
Şahıslara göre, sosyal tavır da farklı olmaktadır: Tam bir işbirliği ve dayanışma; insani-ticari ilişkiyi sürdürmek; ayrışmak, mecbur kalmadıkça sosyal ilişki kurmamak; muhalif görerek uzaklaşmak; rakip ve düşman görmek, husumet beslemek; fırsat düşünce çatışmak veya savaşmak.
Demek oluyor ki toplumlarda, din-inanç temelli çatışmalar insanlık tarihini oluşturmaktadır. Dinler arasında (Haçlı Seferleri) ve aynı din içinde sosyal savaşlar/kıyımlar olmaktadır.
*
Sosyal Sınıflaşma ve Çatışma
İnsanlık tarihinde, başlangıçtaki savaş nedenlerini şöylece sıralamak mümkündür: Din-inanç fark ve rekabeti; servetin birikimi ve sahipliliği, toprak mülkiyeti; coğrafi yerleşim ve buna bağlı iklim, üretme koşulları.
İlk dönemlerde, aynı coğrafyanın insanları arasında yaşama yöntemleri arasında bir benzerlik/aynilik vardı. Bunlardan; bir sınıf yönetmekte, bir sınıf korumakta, bir grup dini eğitim ve ibadeti yürütmekte, diğer bir sınıf da üretmektedir. Görüldüğü gibi asıl grup üretenlerdir ve bunlar çoktur, diğer sınıfları beslemektedir. Buna rağmen üründen, artıkdeğerden en düşük payı almaktadır. İşte dinler ve inançlar, bu gerçeği saptamış ve buna çözüm üretmişlerdir. Mezhep-tarikat çatışmalarının altında bu tavır/direniş vardır.
Sosyal adaletsizliklere karşı kimin öncülük edeceği konusu daima tartışma ve arayış nedeni olmuştur. Önce meslek dayanışması öne çıkmış ve tarikat+mezhep içinde olgunlaşmış ve sisteme karşı çıkmıştır. Dini söylemlerle başlayan eşitlik isteği, dini duygularla kutsanmış ve mücadelede vefat edenler “şehit” olmuş, ahretteki dereceleri yüksek tutulmuştur.
Sosyal yaşamın içindeki her düzensizlik ve adaletsiz uygulama, zulüm; din-inanç sistemi içinde bir mücadele kapısı açmış ve böylece meşru ve haklı olmuştur/görülmüştür. Aynı din-inanç içindeki savaşlar, aslında sosyal eşitsizlikten kurtuluş mücadelesidir.
“Farklı Dinler ve inançlar” arasındaki savaş ise, zenginliklerin gaspını amaçlamaktadır.
*
Dindar ve Dinci
Her din ve inancın salikleri arasında; dini değerleri benimsemiş, özümsemiş ve buna göre yaşamayı kural edinmiş insanlar vardır ve bunlara “mütedeyyin” ve “dindar” denilmektedir. Bu insanlar, inanmakta kendilerini hür gördükleri gibi, başka din ve mezhepteki insanların da din ve inançlarına saygılıdır. Onlara da din-vicdan hürriyeti tanımakta be birlikte yaşamaya inanmaktadır.
Her din ve Mezhep-Tarikatın içinde, ifadesinde sadece kendisini doğru ve gerçek gören ifadeler, deyişler, istekler vardır. Her inanç, inanmışını kendisine sadık olmağa davet etmektedir.
Mütedeyyin insanlar da bunu bilmekte ve fakat “rekabeti” kabul etmemektedirler.
“Dinci” olanlar ise; varsa-yoksa kendi inancında ısrar etmekte, bu inançta olmayanları; batıl, düşman görmekte ve mümkün olursa yaşam hakkı vermemektedir. Tarihte örnekleri çoktur, bugün için IŞİD buna örnektir. Bu grup elinde din, bir siyasi silah/amaçtır, bununla egemenlik mücadelesi yürütmektedir.
“Dinci”; kendisini “mücahit” görmekte, “kâfir” olanı belirlemekte ve ona hayat hakkını çok görmektedir. Kâfir ilan edilen; ”ya imanını yahut canını verecektir. En iyi hesapla; varını yurdunu terk (göç ) edecektir”.
Bunlar, “Tekçi” ve “Bencil”dir. Parola, “ya almak yahut ölmek”tir.
*
Soy-sop, Kavim-Irk
İnsanlar arasındaki farklılık “elden veya belden” olmaktadır. Kişinin bilgi ve becerisi, serveti “el” ile oluşmaktadır. Şüphesiz akıl ve yerleşim de bunda etkilidir. “Belden” ise ırk ve kavim ile bunun özellikleri kazanılmakta ve intikal etmektedir.
Sosyal yaşamda insanlar arasında bir yakınlık derecesi de vardır. Aile(anne-baba-çocuklar), akrabalar(babanın soyu), hısımlar (annenin soyu) ve çocukların evlilikleriyle oluşan soysal yakınlıklar. Bunlarla; bir soy, kabile, boy, aşiret, kavim, millet oluşmaktadır.
Din ve inançlarda olduğu gibi; insanlar doğal olarak bir döşekten olmakta ve hep birlikte yaşamaktadırlar. Herkesin bedeni, fikri, hüneri farklılıkları vardır. Herkesin bir soyu-sopu, anası babası, rengi, dili, kavmi vardır. Bir yerleşim yerinde, şehirde, toplumda birlikte ve yardımlaşma içindedir. Doğal olarak insanlar, ayni dili konuşanlarla daha kolay anlaşmakta ve sosyal ilişkiyi sürdürmektedir. Farklı renk, dil, din ve soydan olan insanlar birlik ve dayanışma içinde kendi güvenliklerini sağlamakta, huzur ve barış içinde birlikte yaşamaktadırlar. Yine herkes evini, eşini, işini bilmektedir.
*
Millet
Bu böyledir de toplumun yönetimine, artı değerine talip olunca; bir dayanışma ve mücadele zorunlu olmaktadır. Din-inanç temelli dayanışma yukarda belirtildi.
Değişen zaman içinde; insani doğal farklara soy/sopa dayalı gruplaşmalar öne çıktı. Aynı belden olanlar arasında aşiret dayanışması oluştu. Aşiret savaşları böyle gelişti ve servetler yağmalandı.
Çok kavimli toplumlarda, kavmi dayanışma öne çıktı. “Kavimci-kavmiyetçi” olanlar her şeyi kavmi için ister ve diğerlerini dışlar, mahrum bırakır oldu. Bunlar “kavmimci-kavmiyetçİ”, tekçi be bencil oldular(ırkçı). Buna karşın, Millet ve Milliyetçiler çoğulcu, eşitlikçidir. Nakışta herkesin adı, rengi ve deseni vardır.
Yakın zamanda “milliyetçi-ırkçı” akımlar, bir “din-inanç” olarak değerlendirilmektdir. Tıpkı Komünizm gibi.
Bir soydan gelenler yardımlaşarak, örgütlenerek, bölgeleri, devletleri ele geçirdiler ve varlıkları aralarında bölüştüler.
“Millet”, birçok kavmin birlikte yaşaması, aynı din ve inanca sahip olmasıdır. Bu bir kültürel kavramdır, soy bağını içermez. Millet, zaten din anlamına da gelmektedir (İbrahim milleti, Müslüman milleti, Yahudi ve Hrıstiyan milletleri). Millet tabiri; farklı kavimleri, dilleri, renkleri içermekte ve bir amaçta-inançta (mefkûrede) birleşmektedir. Milletin bahçesinde her çiçeğin rengi ve kokusu, tohumu vardır ve eşittir. Farklı dillerin hepsi de geçerlidir. Ancak hangi dil yaygın ve yeterli ise, işlemler onun üzerinden olmaktadır. Hâsılı yasaklama, dışlama, (massetme, temsil-asimilasyon, eritme) yoktur.
Belli sınırlar içindeki bir milleti, bir kavmin adıyla anmak kavmiyetçilik olmaktadır. Oysa milliyetçilikle, bir kavmin bütün boyları anlatılır ve anlaşılır. Mesela Türk Milleti, bütün Türk boylarını, onun farklı lehçelerini, kültür ve tarihlerini, coğrafyalarını kapsar. Buna karşın Amerikan milleti ise, Amerika’da yaşayan kavimlerin, dil ve kültürlerin hepsini kapsar. Bu unsurların her birinin önemi ve rolü, bedenin uzuvları gibidir, “olmazsa olmaz”dır.
Sonuçta, toplumları birleştiren ve birlikte yaşamayı olanaklı kılan, üyelerini hür, eşit gören, inkâr ve asimile etmeyen anlayışlar; demokratlık ve bununla uyum içinde olan dindarlık ve belirtilen şekildeki millet-milliyet anlayışıdır.