Devlet yıkma sanatı

Sedat Memili yazdı

02 Ekim 2015 Cuma 06:00

Ekonomisi özgür olmayan toplumlarda halk, yöneticisini kendisinin seçtiğini zanneder.

Bu nedenle ona körü körüne sahip çıkar…

 

Devletlerin yıkılması Yedinci nedenin Devamı…

Sadece halk değil, yönetimlerde sürüleştirilir. Halkın ve yönetimlerin sürüleştirilmesi uluslararası düzeyde çalışma gerektiren profesyonel bir iştir. Haydi deyip, halkı bir gün ya da haftada sürüleştiremezsiniz. Uzun soluklu ve komple bir çalışma ister. Ticaret’ten sanayiye, siyasetten medyaya kadar işbirliğini gerektirir.

Bir halkın ve yöneticinin moralini bozabilecek en önemli konulardan biri terördür. Bernard Levin ile Richard Falk (Eşi Türk olan hukuk profesörü) İran Şahı, Şah Rıza Pehlevi’yi devirme planının mimarlarındandır. Levin yazdığı kitapta: “İnsanların moralini Terör stratejisi ile yıkmada kullanılacak taktik şöyle açıklanabilir: Kişinin ne durumda olduğu ve beklentileri konularında muğlak hale getirin. Sonra şiddet içeren cezalandırmalar ve çözüm içeren vaatler ve tutarsız habercilik uygulamalarıyla kişinin bulunduğu durumu iyice bilinmez hale sokun. Bu noktada kişi kendisine önerilen planların ve sunulan vaatlerin kendi zararına veya yararına olacağı konusunda şüpheye düşecektir. Bunu başardığınızda planları, amaçları olan ve bunlar için risk alabilecek kişiler bile ne yapılması konusunda hissettiği içsel karmaşa nedeni ile paralize olacaktır…” (*)

Ayrıca morali rahat bozulacak bir yöneticinin hazırlanması hayati önem taşımaktadır. Bu tür yöneticiler seçimlerle iş başına getirilerek, sorumluluğun yine halka yüklenmesi sağlanır. (Seçim konusuna ileriki bölümlerde değinilecektir) Kendisinin demokratik seçim yaptığını zanneden halk, yöneticinin kendi tercihi olduğunu düşünerek, normalden fazla sahip çıkmaya çalışır. Bu durum da muhalefet ile iktidarın keskin çizgilerle ayrılmasına neden olur ve bu ortam; ayrılık ve bölünmelerin ilk ipuçlarını verir.

 

YARDIM KÖLELEŞTİRMENİN MİSTİK ADIDIR

 

Bir devleti yıkmak için önce onun içerideki muhtemel iradesini felç etmek gerekmektedir. 

Emperyalist sistem (yani bugün, İngiltere, ABD ve İsrail Şeytan Üçgeni), yıkılmaya aday ülkeyi öncelikle dış yardıma muhtaç hale getirmeyi amaçlar.

Dış yardıma muhtaç olma hali, köleleştirmenin ilk adımıdır. Halk genellikle bu yardımlardan fazla yararlanmaz. Çünkü bu yardımların gideceği adres bellidir.

Genelde, bu yardımlara muhtaç bırakılan ülkelerin yozlaşmış liderleri bu paralara el koyarak zenginleşir. IMF gibi gerçekte Afyon ve Uyuşturucu parasını aklamakla görevli kurumlar ile bu yozlaşmış yöneticiler birbirlerini zengin ederler.

Ancak burada üzerinde durulması gereken kritik bir konu var; tarihte hiçbir hükümdar yoktur ki, çalarak başarılı olsun.

Sistem önce halk içinden sıradan yöneticiyi alır devletin başına getirir sonra da onu hayal dahi edemeyeceği zenginliklere boğar; esas yola çıkışı “hak, adalet, sosyal devlet gibi ulvi ideoloji taşıyan bu sıradan yöneticiler, para, pul ve zenginliği görünce ahlaki ideallerin askıya alır. İstemese de çevresinde bu talan ticaretinden pay alacak kimseler oluşmaya başlar.

Böyle yöneticinin hayatında üç devre vardır;

Birincisinde kirlenmemiş ideolojiler devresi… Biraz da bu kişinin kullanılabileceğini tahmin eden uluslararası güçler ve içerideki sermaye babaları bu kişiyi öyle tanıtır. Bu iktidarı ele geçirme yani “verme gücü”nün ele geçirilmesi dönemidir.

İkinci dönem; sahip olma dönemidir. Bu dönemde şeytanın yorganıyla örtülmüş gizli ilişkilerde elde edilen servete sahip olma ve göz kamaşma devresidir. Tatmin edilemeyen servet açlığı ve doyurulmayan hırslarla birikim yapma bir anlamda talan ve soygun yöntemiyle sahip olma dönemidir.

Üçüncü dönem ise, sahip oldukları koruma dönemidir. Bu bir yöneticinin en tehlikeli yönetimidir; sahip olduğu değerleri korumak için, akıl ve mantık dışı yöntemleri benimsediği ve hiç acımadan uyguladığı dönemdir. (Bu dönemler, insanın yaşam dönemlerine de benzer ki ben bunu ‘Aklın Nihai Oyunu’ olarak adlandırıyorum.)

Makyavelizme karşı çıkarak elde ettiği gücü Makyavalist yöntemle tutma dönemidir.

Demokrasi taahhüdüyle elde ettiği iktidarı demokrasiyi askıya alarak elde tuttuğu devredir.

İnsan hakları, kişisel hak ve özgürlükler için çıkılan yolda hukukun katledilmesi dönemidir.

Son günlerin moda deyimiyle Hukukun üstünlüğünden, üstünlerin hukukuna geçilen dönemdir.

Emperyalizm, kendi Frankeştayn’ını yaratmış ve istila etmeden sömüreceği devletin başına getirmiştir.

Ve emperyalizm artık halkının kanını sömürmeye başlayan bu Frankeştayn’ı yine halkla el ele vererek etkisiz hale getirir ve biz insanlar yaşasın ABD diye bağırmaya başlarız. (“ Biji Obama”  bu anlattıklarıma en trajik örneklerden biridir. Osmanlı’nın kurtuluşunu, İngilizlere, Fransızlara veya ABD’ye bağlı olacağını düşünmek gibi… AB’nin kurtuluş olacağını zannetmek gibi… Şimdi de ılımlı İslam. Ilımlı İslam’ı savunmak “Yaşasın ABD” demekle aynı şeydir.)

Örnekler çoktur: Şah Rıza Pehlevi, Nikolai Çavuşesku, Saddam Hüseyin,  Kral Konstantin, General Suharto, Kenan Evren ve onlarcası… Adalet adına iktidara getirilip ve sonra yine adalet adına tarihin çöp sepetine atılmışlardır.  İnsanlığın yüz karası olan bu tiplerin bazısını rezil bir ölüm karşılarken bazılarını da rezil bir yaşam beklemektedir.

Bunlarla ilgili kamuoyuna sık sık bilgi yansıdığı için dış yardımlarla yıkılan bir devletten örnek vermek istiyorum: Rodezya Robert Mugabe…

Yüzeysel bir araştırma yapacak olursanız Cumhurbaşkanlığı görevi de yapan Mugabe’nin Rodezya’yı veya daha sonraki adıyla Zimbabwe’ye neler kazandırdığını okursunuz. Bir kahraman olarak anlatılan Robert Mugabe ayrıca Avrupa Birliği’nin Afrika’daki versiyonu olan Afrika Birliği’nin de en yaşlı üye sıfatıyla başkanlığını yapmaktadır.

Şimdi Dr. John Coleman’a kulak verelim: “Amerikan yardımları bazı durumlarda bu ülkelerde faaliyet gösteren Bechtel gibi Amerikan firmalarının kasalarına gider. Tabi ki alt yapı yatırımları için alınan dev krediler zavallı halklar tarafından faizi ile birlikte ödenir. Doğal kaynak istismarına en güzel örneklerden biri Zimbabwe (Eski Rodezya) Cumhurbaşkanı Robert Mugabe vakasıdır. Bu ülkenin yüksek kaliteli krom madenleri dış yardım tezgahı ile başında Kraliçe Elizabeth’in kuzeni Angus Ogilvie’nin olduğu” LONRHO” firması tarafından kontrol edilmektedir. Firma ve İngiliz yatırımcılar Zimbabwe krom kaynaklarından milyarlarca dolar kazanırken Zimbabwe %70’lik işsizlik oranı, kısalan ortalama yaşam süresi ve sosyal hizmet sistemi iflas etmiş, anarşinin kol gezdiği bir ülke haline gelmiştir…”

Buraya kadar tanıdık geldi mi? Yok gelmemiştir. Ama devam edersek, hangi filmin, hangi coğrafyalarda yeniden sahneye konmuş olduğunu anlatabilirim belki…

LONHRO, bu ülkenin adı Rodezya iken krom madenleri üzerindeki tekel hakkını ülkeye “demokrasi” getirme tezgâhı ile ele geçirmiş ve ülke eşli lider Ian Smith zamanında kontrol uygulanan krom fiyatlarını serbest bırakarak “demokratikleşmesini” gerçekleştirmiştir…”

Pekala, ülkesindeki krom madenleri talan edilirken ve bu haksızlık için anarşiye binlerce insan kurban verilirken Zimbabwe Halka Kahramanı ve Cumhurbaşkanı Mugabe ne yapıyor?

Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye unvanı verilen diktatör Mugabe yıllık 300 milyon dolar Amerikan yardımı sayesinde Cote d’Azur, Cap Ferat ve Monte Carlo’da üç büyük otel sahibi olurken halkı muhalefet hakkı yapma hakkı olmaksızın işsizlik, açlık ve hastalıklarla uğraşır hale gelmiştir…” (**)

Şimdi anladık mı 24 Ocak kararlarını ve serbest piyasa ekonomisini ve demokratikleşmeyi…

Serbest piyasa ekonomisi ile marketlere kurban edilen esnaflar, yurt dışı şirketlerinin giyotinine boynu teslim edilen küçük sanayi, İsrail tohum pazarı yok etsin diye, öğütme makinesine atılan ziraatçım ve çiftçimin durumu anlaşılmaktadır sanırım.

Şunu da hatırlatmakta yayar var. Demokratikleşmeyi, fiyatların serbest bırakılması olarak algılayan soyguncu zihniyetin yönettiği ülkede seçim sistemine göre oy kullanabilmek için “vergi mükellefi” olma ve vergi borcunu ödemiş olma zorunluluğu var.

Yöneticisinin iş birliği ile köleleştirilmiş ve %70’i işsiz olan bir ülkede böyle bir yasal düzenleme kime yarar acaba?

İnsan düşünmeden edemiyor.

Bir ülke dış yardıma neden ihtiyaç hisseder; Üretimini, sanayisini geliştirsin diye…

Yahu benim üretim yapan fabrikalarımı satış hızı, dış yardım talep etme hızından yüksek…

Bu ikisinden de hızlı olan yöneticilerimizin zenginleşme hızı…

Sizce bir terslik yok mu?

cavusesku,-halkin-sefaleti-ile-sarayda-oturulamaz.gifgeneral-suharto,-halk-egil,-kullar-olusturdu.gifimf-ana-gorevi-uyusturucu-paralarini-aklamak.gifrobert-mugabe-halkinin-fakirligi-uzrine-kurulmus-bir-iktidar.gifsaddam-huseyin.gifsah-riza-pehlevi-abdye-guvenmek-buyuk-hata-idi.gif

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.