Teolojik müktesebatım yerle bir oldu. İdeolojilerin, kişiyi yaşamın her türlü değişkenliğine karşı dirençli ve hazırlıklı olarak eğitmesi gerekir. Almış olduğum eğitim, maalesef bu konuda ne kadar zayıf kaldığımı gösterdi. İnançlarım alt üst oldu. Ölüm korkusunun iman veya imansızlıkla bir ilgisi olmadığını anladım. Bu korkunun insanın karater yapısıyla ilgili olduğunu gördüm.
Bir Müslümanın bir ateistten daha fazla ölümden korktuğuna tanık oldum. Hatta, Müslüman’da “cennet ve Cehennem” ikileminin varlığı, onun ölümden daha çok korkmasına neden olmaktadır.
Hayatımızı inançların değil karakterlerin belirlediğini anladım.
Ben iyi kötü yaşantımda teolojiye hakim olsam da ölümden korktuğumu anladım.
“Peki, ölümden kokmalı mı?”
“İnsanlar ölümden korkmamalı, bu sadece teolojinin değil psikolojinin de konusudur.”
AMBULANSLAR PEYNİR NAKLİYE ARACIYLA AYNI
“Ambulanslarla ilgili bir tespitiniz vardı”
“Fenalaşan tüm hastalara tavsiyem var; kesinlikle ambulans çağırmayın.
Ben, ambulansların peynir arabası ile aynı nitelikte olduğunu yaşayarak gördüm. İçinde ne kadar modern cihazlar olursa olsun, ne kadar güler yüzlü personel olursa olsun; bana bir şey olmasın diye bindiğiniz ambulans hastaneye gidene kadar ciğerinizi ağzına getiriyor. Çünkü o araçlar ambulans olarak tasarlanmamış.
Peynirci de sağlık bakanlığı da aynı araçtan satın alıyor; biri içine peynir koyuyor; Diğeri insan…
Oysa bu az önce sözünü etiğim hastalığa göre tasarlanmamış odalara benziyor. Aynı sakat düşünce. Ambulans, acil olaylar içindir; traktör gibi olmamalı…
Bu konu hiç konuşulmamış… Özellikle buna dikkat edilmesi gerekmektedir.”
“Sayın Talaş ben geçmiş yıllarda ameliyat olduğum zaman eşime 18 kişilik bir liste vermiştim. Bunların dışında ‘geçmiş olsun’a gelenleri yanıma alma. Tanrı misafiridir, misafir et ama yanıma gelip rahatsız etmesinler. Çünkü ben, yaşamını paylaşmadığımız insanların ölümünü veya acısını paylaşmaya hakkı yoktur diye düşünürüm. Siz ne dersiniz?”
“Ben sizin kadar katı düşünmüyorum. Allah dostlarımızın eksikliğini vermesin. Ancak bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. Geleneğimizde Galatı Meşhur diye bir kavram vardır…
“Galatı Meşhur ne demek?”
Genel olarak, toplumda kabul görmüş ama yanlış olan davranışlara denir. Mesela hasta ziyaretleri veya cenaze taziyeleri biraz galatı meşhurdur. Tamamen iyi niyetli ve moral verme maksatlı ziyaretler çok yoğun ve gereğinden fazla olduğunda hastaya zulüm veriyor.
Hasta ve yakınlarının dinlenme ihtiyaçlarına pek dikkat edilmediğini düşünüyorum. Bu konuda insanların iyi niyetli duygularını incitmeden yine geçmiş olsun mesajlarının verilmesine ihtiyaç var diye düşünüyorum.”
KAYBETTİKLERİM VE KAZANDIKLARIM
“Hastalıktan önce ve hastalıktan sonra dönemler dediniz. Taner Talaş’ta ne değişim oldu?
Ben hastalığımı pozitif bilimlerle değil metafizik ve teolojik olarak değerlendirdim.
Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bizdeki cami imamı figürü ölümlerle birlikte anıldığı için zamanla olumsuz imaja sahip olmuştur. Bence kader konusu ve metafiziğe hakim ilahiyat mezunu aklı başında insanlara hastanelerde ihtiyaç var.
Hastane ortamı, insanın kendisiyle yüzleştiği, direnme noktası ile karşılaşmasını, panik halinde nasıl davranacağının ortaya çıkması gibi değişik bir psikolojiyi barındırır. Bazı insanlar uysallaşırken, bazıları huysuzlaşır. Ruhen en çok ilgiye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyduğu zamanlardır.
Bu ihtiyaç sadece realist olgularla sınırlı değildir.
Gerçekten, inanç dünyasının o Sufi kaynağında bulunan, sükûnet, var oluş, insana saygı gibi kavramların tam da algılanacağı dönemdir. Bu açıdan hastanelerde ilahiyatın ruhuna nüfuz etmiş imamlara ihtiyaç vardır.
Ameliyat sonrası başlayan süreçte muazzam katkısının olacağına inanıyorum.
Belki bana özeldir, ben hastalığımı tamamen kader eksenli teolojik bir okumaya tabi tuttum.
İçeriye girmeden şunu söyleyebilirim; eğer hasta olmasaydım, hayatımı alt üst edecek 3 önemli karar imza atacaktım. Tam bu süreçte hasta oldum tüm planlar iptal oldu. Önümüzdeki yıllarda bu kararımın sonuçlarını göreceğim.
Belki de bu bir mesajdı… Belki de değil… Ama ben kesinlikle bir mesaj olarak algıladım.
Hastalık bende, zaten var olduğuna inandığım, şefkat, paylaşım, yardımlaşma, hoş görü gibi duygularımın daha da gelişmesine neden oldu.
(Taner Bey ile paylaşmadım ama hastanelerde imam bulundurulması konusunda şöyle bir saptamam var. Vatikan Para ve Kan İmparatorluğu kitabını yazarken, uzun yıllar misyonerlik faaliyetlerini araştırdım. Özellikle Papaların misyonerlere önerdiği yöntemlerden 2 tanesi ilginçtir. Birincisi, insanlara eğitim konusunda yardımcı olun, ikincisi hastalık zamanında yanında olun. İnsan en fazla bu iki durumda zayıf oluyor ve ona sahip çıkanın dinine dahi geçebiliyor. Zaten 1965 Vatikan Konsili’nde de Asya’nın Hıristiyanlaşması için bu iki yöntem tanrısal vahiy olarak kabul edilmiştir.) Sayın Talaş’ı dinlemeye devam ediyorum.
“Yaşadığım beş aylık süreç içerisinde yaşamda konuştuğum iddialı olduğu büyük sözlerin birçoğunun doğru olmadığını, kader burnumu sürterek öğretti bana.
HAYAT İYİ BİR ÖĞRETMENDİR
Hayatta en iddialı olduğum ibadet oruçtur. Hatta bu konuda ciddi saplantılarım vardır. Seferi ve engelim olduğu halde orucumu tutmuşumdur. Hatta bu konuda yakım arkadaşlarım bilir derdim ki; Oruç ibadeti bir gün ilahi emirle yasaklarsa ben orucu Türk’ün örfü olarak tutarım. Ve ben bu yıl oruç tutamadım.
Hijyen takıntım vardır. Hijyene riayet etmeyen adamı hakir görürüm; her gün duş almak olmazsa olmazımdır. Hastalık vesilesiyle de bu konuda da burnum sürtülmüştür.
Sosyal görüş olarak sonsuza kadar süren bir doğru olmadığı gibi sonsuza kadar süren bir yanlışta yokmuş demek ki.
İnsanın ne zaman, nasıl, hangi koşulara sürükleneceğini, bu sürüklenme sırasında mevcut ve inandığı ilkelerinin hangisinden ödün vereceği ve vermeyeceğini koşullar belirliyor. Bence eğitim insanın bu koşullara hazırlanmasıdır. İnsan olmamız bunu gerektirir.
Ve hayat en büyük öğretmendir.
Kardeşlerimle birlikte olduğum iş ortamlarında, hastalandığı için 2 gün işe gelmeyen kardeşlerimi rezil-i rüsva ederdim; öyle bir an geldi ki üç ay işe gidemedim… Bu konuda da burnum sürtüldü.
YAŞAM SİYAH VE BEYAZ DEĞİLDİR
Hakikaten de derler yaşam sadece siyah ve beyazdan oluşmamıştır. Siyah ve beyaz arasında milyonlarca ton farkı vardır. Hayatı çok kaba ve kesin çizgilerle algılamak ve yorumlamanın çok yanlış olduğunu anladım.
Su içmenin bir özgürlük, rahatlıkla tuvalete gitmenin bir ayrıcalık, sağlıklı olarak yürümenin bir servet, sabah huzur içinde evinde gözünü açmanın bir nimet olduğunu anlamak gerekmektedir.
Sahip olamadıklarımız için hayatımızı alt üst edeceğimize, önce sahip olduklarımızın kadrini bilmek insani bir olaydır.
Çok zengin bir arkadaşım vardı. İflas etmişti. Allah yardımcısı olsun, kolay bir durum değildi tabi. Sonra şuna dikkat ettim. Telefonu açıyor: ‘Bak falanca da fabrikasını kapatmış’, birkaç gün sonra: ‘Filanca da çekleri karşılıksız çıkmış’ derken sık sık arayıp, kimlerin işi kötüye gittiyse onların durumunu paylaştı. Onların kötü ve içinden çıkılmaz duruma düşmesinden kendine pay çıkardı. Kısacası seviniyordu. Oh bu konuda yalnız değilim diye neredeyse herkesin iflas etmesi için dua edecek neredeyse. Kendisine kızdım. Kötü pozisyona düşmek o arkadaşımda böyle bir karakter ortaya çıkarmıştı.
Ama ben kendime bakıyorum. Allah’ım hiç kimseye böyle bir rahatsızlık vermesin, bu rahatsızlığın son hastasının ben olmam için dua ettiğimi biliyorum. Sonra bunun yeterli olmadığını gördüm. Bana 75 gün boyunca İlostomi torbası takılınca benim gibi aynı hastalıktan mustarip insanları aramaya başladım.
İyileştim ama hala bu konuyla ilgiliyim. Beni ameliyat eden Türk hekim dünyasının kendi alanında yıldızlarından biri olan, Prof. Dr. Ömer Alabaz’ın Genel başkanı olduğu Türk İlostomi Derneği ile ilişkilerimi sürdüreceğim. İlostomi torbasıyla yaşamak zorunda olan insanların bir araya gelmesi ve Adana’da bu konuda bir lokal kurulması için elimden geleni yapacağım…”
Sonuç itibarıyla yaşam bir türküdür. Ameliyat masasında birçok türkü kaybettim ama kaybettiğim her türkü başka türkülerin kaynağı oldu.