Türkiye ve dünya, hasarlı ve hızlı bir değişimin içinde. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çatışmalar, ölümler, tuzaklamalar, askeri operasyonlar, şehirlerde sıkıyönetim ilanları, öldürülen siviller, asker ve gerilla çatışmaları, sınırlar içinde-dışında uçakla-toplarla yapılan ağır bombardımanlar, öldürülen siviller ve çocuklar, şehirlerarası yollarda yapılan kimlik kontrolleri ve yol-kesmeler. Gazete, TV ve haber ajanslarına yapılan baskınlar, “makul şüphe” ile gözaltına alınanlar.
Terörden fazla, sanki bir savaş ortamının olaylarıdır bunlar.
Bir de gerilla mezarlarının “yerle yeksan edilmesi” talimatı ve uygulamaları var. Öldürmek yetmezmiş gibi, başucuna dikilmiş bir taş bile fazla görülmekte, mezarlıktaki Mescit ve Cemevi yıkılmaktadır. Bu, toplumu germeğe yöneliktir. Bir misillemenin yapılması felaket olacaktır. Hani “kendi dillerinde ağıtlar yakacaklar”dı, bu serbestti? Ya hani mezar, hani ağıt?
Bir atasözüdür; “Evet, kavga edin. Ama barışmaya pay bırakın”. Bence bu ölçü şarttır. Toplumun birlik noktalarını kırmamak gerekli. Tamiri zor ve bazen imkânsız olur.
Dilimiz varmıyor, dar sahada bir “içsavaş” yaşandığını söylemeğe. Suriye ve Irak’ı görmüyor muyuz? Ama olanlar bunlar. Deniliyor ki bunlar “kontrollu-misilleme”lerdir. Maazallah bir de kontrolden çıkarsa?
*
Birkaç muhalif ve uyarıcı merkezden gayrı, tüm basın ve medya tek-tipe dönmüş, hükümet açıklamalarına göre haber yapmakta ve yapılanlara kılıf bulmakta, olayları dile-ekrana getirmemektedir. Demek, yapılanlar hoşnut edecek şeyler değildir. Oysaki basın ve medyanın görevi, sadece hükümet emir ve icraatlarını duyurmaktan ibaret değildir. Yapılanları ve söylenenleri kontrol esastır. Maalesef kiralık kalem gibi aldığını haketmeğe çalışmakta, borazan olmaktadır bazıları.
Artık bir Allahın kulu çıkıp sormalı: “Peki, yahu niçin dağ ve tüfek?” Bunun sebebini bilmeden ve cevabını bulmadan çetele tutmak yanlıştır, ayıptır. Terör dediğin şey; adam soymak, kervan kırmaktır, bir gruptur, mevsimliktir, bugün var, yarın yoktur.
Ama Kürt Sorunu böylemidir? Otuz senedir devam etmektedir. Bunu, tavuk-yumurta hesabına döndürmeden çözmek gerektir. Akan kan ve giden candır. Akan kan, tahrip olan doğa, boşa geçen zaman, heder olan servet, çektiğimiz acı ve ızdırap; senin-benim olmaktan çıkmış “bizimdir” artık. Bunu görmeli ve barış istemeliyiz. Kanla olmaz, “doğal haklar” vermeden olmaz. Anlaşmadan olmaz. Kardeşini öldüren kahraman, kardeşini yenen muzaffer olmaz. Bunda ayıp vardır. Çünkü barış içinde anlaşmak esastır. Barış…
*
Bu ortamda, 1 Kasım’da Tekrarlı Milletvekili Genel Seçimi yapılacak. 7 Haziran 2015 seçim sonuçları, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve dolayısıyla AKP Hükümetini memnun etmedi. Erdoğan, Başkanlık sistemi ve Başkan olmak istediği için, 25.Dönem TBMM’yi tatile soktu ve sadece 23 gün zorunlu bir çalışma yaptı. Şimdi 1 Ekimde kendiliğinden toplanacak. Hele bakalım gelişmeler ne gösterecek. Muhalefet birlik olup bir hamle yapabilecek mi? Yoksa yine MHP destek çıkıp AKP’nin politikalarını uygulamasına yardım mı edecek?
Ahmet Davutoğlu Başkanlığında kurulan Seçim Hükümetine giren HDP’li iki Milletvekili-Bakan’la birlikte Cizre’de toplanmak isteyen HDP Meclis Grubu, dokuz gün sıkıyönetim altında ve çatışmanın yaşandığı Cizre’ye sokulmamışlardı. Vali ve Kaymakam telefonlarına çıkmamışlardı. Cizrede cenazeler buzlanıyor ve çocuk cenazesi buzdolabında tutuluyor, gömülmesine izin verilmiyordu. Ekmek almağa giden çocuklar kurşunlanıyor, 60 yaşındaki adam kafasından vurulmuş olarak, elinde ekmek poşetiyle fırının önüne düşüyor ve kimse kaldırmaya cesaret edemiyordu, çıkan kurşunlanırdı. Daha başka ilçelerde de benzeri olaylar yaşanıyordu. Yerel seçilmiş yöneticiler “özyönetim” ilan ediyor ve sonra tutuklanıyorlardı. Mebusların ilçelere girişleri yasaklanıyor, şehrin su ve elektrikleri, haberleşmesi kesiliyordu.
Yaşanan bu olağanüstü durumda, HDP’li iki bakan, Bakanlar Kuruluna katıldıktan sonra basın açıklaması ile Bakanlıklardan istifa ettiklerini bildirdiler. Böylece Seçim Hükümeti, sadece AKP’li Milletvekilleri ile AKP bürokratlarından oluştu.
“Taşımalı seçmen” ile HDP oyları için bir düzenleme yapılmakta ve partinin barajaltı bırakılması hedeflenmektedir. Ama günlük-haftalık yapılan anketler HDP oylarının %10 barajın üstünde kemikleştiğini göstermektedir. Cumhurbaşkanı, Muhtarlarla yaptığı Salı Konuşmalarında, HDP’yi hedef göstermektedir. Dağdaki ile Meclistekini bir fikriyatta görmektedir. HDP Eşbaşkanı Demirtaş “Biz PKK’yi temsil etmiyoruz, PKK da bizi temsil etmiyor” diyor. Ama sanki bir kördöğüşü, sağırlar diyalogu…
*
Cumhurbaşkanı, fiili Başkan olarak duruma icabet etmektedir. Suriyeli sığınmacıların durumu yürekler acısıdır. Kara yoluyla Avrupa’ya gidemeyince kendilerini, uygun olmayan deniz vasıtalarıyla denizlere vurdular, boğuldular ve cenaze olarak karaya çıktılar. Bir insanlık dıramı ve utancı. Macaristan sınırları tel örgülerle ve askerle kapatıyor, Avrupa’ya geçişi durduruyor. Tel örgülerin altında ve üstünden elbise ve bedenleri parçalanarak geçiyorlar.
Suriyeli küçük Alan’ın sahilde yatan cansız bedeni unutulmaz bir görüntü oldu. Sağırlar ve körler ile yüreği dağlanmışlar dahi bunu gördüler. ABD ve Batı; Suriye’nin toprağına, varına el koydu ve üzerinde yaşayan insanları görmezden geldi. Erdoğan, haklı olarak buna isyan etti ve Almanya Şansölyesi Merkel ile görüştü. Avrupa-AB, sonuçta sığınmacı almağa razı oldular, Şengen antlaşmasını ıskalayarak göçü kontrol amacıyla sınırlarını kapattılar. Türkiye’ye maddi destek vererek bunların Türkiye’de kalmasını önerdiler.
Türkiye, bunu fırsat bilip Suriye toprağında kurulmasını önerdiği “güvenlikli bölge” teklifini revize ederek Rojava’da beş şehrin (Mürşitpınar, Akçakale, Ceylanpınar, Nusaybin karşısındaki Suriye-Kürt mıntıkasında ve Haseke’de) kurulmasını istedi.
Erdoğan, Moskova’ya giderek Putin ile Suriye konusunu görüştü. Putin, Esadı destekleyeceğini açıkça söyledi. IŞİD’e karşı savaşan gücün Suriye Ordusu ve Kürt Milisleri olduğunu açıkladı. Türkiye’nin “önce Esad” tezine karşı Putin, “önce IŞİD” dedi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, BM’de konuştu ve ikili görüşmeler yaptı. PYD, ABD’nin IŞİD’e karşı müttefiki olduğu halde Türkiye, PYD’nin “terörist örgüt” olduğunda ısrarcıdır. Rusya, İran, Irak Bağdat’ta IŞİD’e karşı bir Koordinasyon Merkezi kurma kararı almışlar ve Türkiye devre dışındadır.
Suriye ve özellikle Esad konusunda farklı görüşler var: Rusya, Çin, İran Esadın kalmasını; ABD, Fransa, Türkiye, Katar Esadın gitmesini; Almanya, Avusturya, İngiltere Esadın geçiş süreci olarak kalmasından yanadırlar.
Türkiye’nin iç-dış siyaseti, seçim ortamına düşmüştür. Bir yanlışlık yapılmamasını dileyelim.
Türkiye dünya gündemini izleyecek ve isabetli kararlar ile rolünü oynayacaktır. Bölgemizin koşulları itibariyle “Kürt Sorunu” öncelikli ve temel sorundur. İlişkilerin merkezinde yer almaktadır. Uluslararası bir duruma çıkmış ve giderek karışık bir duruma gelmektedir. Anlaşma zemininde Türkiye insiyatifi ele almalıdır. Misak-ı Milli sınırlarına göre bir siyaset yürütmesi gerekli görünmektedir.
Mustafa Kemal Paşa daha işin başında demişti ki; “Türklerin ve Kürtlerin kardeş olduğu ve birlikte yaşadığı, (Osmanlı-Müslüman nüfusun yaşadığı), Misak-ı Milli sınırları içindeki topraklar bizimdir. Yerel Yönetimlerde Kürtlere Özerklik verilecektir.”
***