Çağın bulaşıcı hastalığı yalnızlık. Hemen ardından özgürlük. Hepimizde özgürlüğü kaybetme korkuları. Oysa ki insan içten içe sıcak bir yuva isteği duyuyor.
Evlenmek istediğimizi söyleyemiyoruz kimseye, ayıpmış gibi. Ayakları üstünde duran, bağımsız, kimseye pabuç bırakmayan kadınlarız biz. Aslanlar gibi dimdik dururuz, boyun eğmeğiz, koca kahrı falan da çekmeyiz, tırnağımız var başımızı kaşırız.
Geceleri yalnız uyumaktan, tek başına film seyredip yemek yemekten sıkılırız ama belli etmeyiz. Kendimize de yalan söyleriz gerekirse. Bir erkeğin omzuna kafamızı koymayı istemek bize yakışmaz. Çünkü biz güçlü ve modern kadınlarız.
Aslında bir ilişki istediğimizi itiraf etmeyiz, edemeyiz çünkü zaman içinde kendimizi de bu yalnızlığın iyi olduğuna, hayatın kontrolünü elimizde tutuğumuza inandık.
Feminizmi, kadın haklarını, pek çok şey gibi yanlış anlarız; para kazanabiliyor olmayı özgürlük sayarız. Gittikçe erkekleşiriz, ruhumuz erkekleştikçe kadın yanımızı unuturuz, unuttukça daha fazla yalnız kalırız, sonunda yalnızlığı kendimize koca yaparız.
Başarısızlıklarımızı itiraf edemediğimizden, suçu başkalarına atarız. Hepimizin içinde bir yer, sağlam ve iyi bir eş ister ama gururumuza, sosyal konumumuza, karizmamıza aykırı geleceğinden, bunu kendimize bile söylemeyiz. Korkularımız yüzünden acı çekeriz.
Biz çağdaş kadınlarız. Koca kahrı çekemeyiz, özgürlüğümüzden taviz veremeyiz. Hayatımızı kendimiz yönetiriz. Başımız bir türlü dertten kurtulmaz, o ayrı ama asla birilerine boyun eğmeyiz. Ömür dediğin ne ki! kısa, bir anda geçip gider. Korkarım sonunda yalnızlığımızla yaşlanıp öleceğiz.
Songül