Çingenenin karısı

Melahat Karataş yazdı

09 Kasım 2015 Pazartesi 09:13

Değerli okurlarım, uzun zamandır köşe yazılarımda siyasetle ilgili hiçbir konuda suya sabuna dokunmadım. Sebebi ise kirli siyasetin kalemi olmak istemeyişim.

Ayrıca yazılarınıza neden ara verdiniz diye mail atan okuyucularıma da buradan sevgilerimi iletiyorum. İyi ki varsınız…

Bu arada iki güzel haberin müjdesini vermek istiyorum. İlki çok yakında yalnızca yazılarımı değil, sahnede de beni izleyerek sesimi de dinleyebileceksiniz.

Bir diğeri ise, siz değerli okurlarım için kaleme aldığım “ÇİNGENENİN KARISI”  adlı romanım kısa bir süre sonra raflarda yerini alacak. Bu günkü köşe yazımda da gerçek yaşamdan alıntı eserimden küçük bir kesit paylaşmak istedim sizlerle.               

“Dost olmayı beceremediği kader, bu kez de onu hiç bilmediği diyarlara sürgün etmişti. Milyonların içinde kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gibi yapayalnızdı. Konuşurken yalnızca düzgün diksiyonuyla değil, vücut diliyle de üzerinde hayranlık uyandırıyordu. Ünlü bir piyanistin parmaklarına sahipti elleri adeta. Gittiği her ortamda mütevazi tavırlarıyla dikkat çekmek istemese de, tüm gözler onun üzerinde toplanıyordu. Yıllara meydan okumuş buğulu gözlerinin büyüsüne kapılmamak imkansızdı neredeyse. Göğüslerinden aşağı sarkan örgülü saçlarıyla peri kızlarını kıskandıracak cinstendi. Dişiliği, zarafeti, asaleti yeryüzüne temsilen görevlendirilmiş melek gibiydi Boriye.

Ancak aldığı aile terbiyesi, kadınlığını hiçbir zaman kullanmaması konusunda işlenmişti nakış nakış hafızasına. Sahip olduğu güzelliklerin tanrının yalnızca bir lutfu olduğunun farkındaydı ve zamanı gelene dek kalın bir yorganı çoktan örtmüştü üzerine dişiliğinin.

Tek başına geldiği bu şehre ayak uydurması o kadar da kolay olmamıştı. Yalnızlık en tanıdık duygusu ve tek arkadaşı olmasına rağmen, en çok Ağustos ayının sarı sıcaklarında yüreği kardaydı.

Henüz çocuk yaşlarda alışmıştı hayatın sillesini yemeye. Tanrı sevdiklerini elinden almaya annesi ile başlamıştı. Anneannesinin bin bir zorluklarıyla büyümüş, eğitim hayatını güçlükle tamamlamıştı. Yinede kendisini şanslı kılıyordu. Çünkü mavi okyanusları andıran derin ve her bakışı anlam taşıyan biricik anneannesi vardı yanı başında. Taki tanrı onu da elinden alana dek. Zira bu denli dik ve güçlü durmasının sebebiydi yaşadığı talihsizlikler ve kaderi.

Her geçen gün çevresinde sevilen ve sayılan biri haline gelmişti. Sıradan bir kadın olmadığı besbelliydi. Güzelliğinden ziyade zekasıyla ön planda olmayı daha çok seviyordu. Dış dünyaya karşı oldukça temkinliydi. Belki de yalnız yaşama içgüdüsüyle hareket ediyordu. Ancak  mesafesini ve gizemini korumayı büyük bir ustalıkla beceriyordu Boriye.

Duygularını anlamak, ölçmek imkansızdı neredeyse. Değer yargıları farklıydı hayata karşı. O nedenle dış dünyanın sesine kulak tıkayan, umursamaz bir yapısı vardı. Doğru olduğuna inandığı her şeyin peşinden ölümüne giden savaşçı bir ruha sahipti. Tıpkı küçük bir kız çocuğu gibi bazen asi, bazen hırçın, bazen de hayatı ciddiye almayacak kadar dolu dolu yaşıyordu. En çok yanağına çocuksu gülüşü yakışıyordu, bir de dudak kenarındaki küçük gamzeleri. Henüz gelecekteki pişmanlığının tohumlarını attığını fark etmeden içindeki küçük kız çocuğuyla karanlık yolda emin adımlarla hızla ilerliyordu onu bekleyen hayata doğru Boriye. Duygularını sahiplenecek ve kendisini anlayan bir hayat arkadaşı en çok sahip olmak istediği şeydi. En büyük servet ve kazanç mutluluktu ona göre. Sevdiklerini bir bir elinden alan tanrı, bu kez ona torpil geçecekti belki de…

Hiç ummadığı bir anda karşılaşmıştı onunla. Tuhaf bir rastlantıydı ya da kader. Belki de tesadüf. Ama şimdi aklını bu saçma sorulara cevap aramakla yormamalıydı. Hayatta herkese bir şans verilmesi gerektiğine inanan Boriye, karşısına çıkan adama bu şansı vermeye hazırdı. Belki de hayatının en büyük kumarını kendi üzerinde oynuyordu genç kadın. Anlam veremediği olaylar hız kazanırken, tek teselli bulduğu açıklama kendisine benziyor olmasıydı sevdiğinin. Evet, ikisinin ortak bir dostu vardı adı yalnızlık olan…

Kısa bir süre sonra aldığı evlilik kararıyla hiç tanımadığı bu yabancının, hayatını nasıl karartacağından habersiz yüreğinin peşinden sürükleniyordu. Üçün beşin hesabını yapmak Boriye’ye göre değildi. Delikanlı adam seviyorum dediği kadının parmağına içinde adını yazan halkayı geçirebilmiş ise, adamın hasıdır O. Nihayet kalbinin sahibi Boriye’nin bu özlemini yerine getirmiş, namusu olmuştu onun. Son nefesine kadar iffetiyle koruyacağından zerre kadar şüphe duymadan, cuk diye takmıştı parmağına giydiği namusu. Büyükleri  öğretmişti bir erkeğin karısına taktığı yüzüğün namus olduğunu. Törelerinde evlilik yüzüğünü satmak büyük ayıptı. Zira bu yüzüğü satan, namusunu satmış anlamını taşırdı. O nedenle yüzüğü büyük önem taşıyordu Boriye için…

Ayakları yerden kesilmiş, dünyanın en şanslı kadını ilan etmişti kendisini yıllar sonra Boriye. Ne insanların cüzdanları, ne makamları, ne de etnik kökenleri umurunda değildi. Bunlar yalnızca dünyalık aciz düşüncelerden ibaretti ona göre. Nede olsa hepimiz Adem’le Havva’dan geldik ve yine toprağa gidecektik. Herkesten koruduğu sakladığı ruhunu ve yüreğini söküp, kendisine evlenme teklifi eden Baronun avuçlarına çoktan bırakmıştı. Genç kadın artık bir çingeneyle evlenmiş, Boriye ünvanına kavuşmuştu bundan böyle.

En az Boriye kadar Baronun da ayakları yere basmıyordu mutluluktan. Yıllardır arayıp bulamadığı kadın artık  karşısında duruyor ve tüm varlığıyla ona teslim olmuştu. Her yeni güne mutlulukla başlıyor, sahip olduğu kadının tanrının bir lutfu olarak görüyordu. Böyle bir kadına sahip olabilmek için çok zengin, güçlü, makam sahibi, rutbeli, olmak gerekir diye düşünürken, cebindeki üç beş bozuk parayla oynayıp tebessümünü gökyüzüne fırlatmıştı Baro. Evet, cebindeki bozukluklar çok değerli bir aşkın tek tanıklarıydı artık. Karısına duyduğu sevgi ve hayranlık büyüyordu yüreğinde her geçen gün. O eşsiz güzelliğe ve asilliğe sahip olduğunu düşündüğü kadın, kendi kadını olmuştu. Hayatı boyunca sahip olduğu en değerli varlığıydı Boriye. İlk kez bir kadının parmağına adının yazdığı yüzüğü takmanın gururunu yaşıyordu. Her ikisi de parmaklarındaki halkanın uzun bir hikayenin son noktası olacağını bilmeden sahiplenmişlerdi. Tanrı ayırıncaya kadar bırakmamaya ant içmişti kadınını genç adam…

Müthiş bir çevreye sahipti Boriye. Her statüde insana rastlamak mümkündü. Her kesinde hayranlık duyduğu, beğendiği bir kadındı. Ancak aradığı yürek ne o makam sahiplerinde, ne paralarıyla kendini bir bok sanan iş adamlarında, nede yalancı siyasetçilerde vardı. Baro onun yıllar sonra karşısına çıkan tek adam gibi adamdı.

Mutlulukları katmer katmerdi artık. Birde cemre düşmüştü rahmine Boriye’nin.

Kariyerli bir işi, düzenli bir yaşantısı vardı Onu tanıyana dek. Ancak kader sinsice yavaş yavaş ağlarını örmeye başlamıştı.

Bakalım Boriye ile Baro’yu nasıl bir hayat bekliyordu bundan böyle?

Henüz anne karnındaki aşk tanığı nasıl bir dünyaya gözlerini açacaktı?

Yaptığı evlilik Boriye’yi nasıl bir sona götürecekti?

İlk kez namusum diye sahiplendiği karısını sonsuz bir aşkla sarıp sarmalayacak mı Baro? ”

Değerli okurlarım, satır satır heyecanla okuyacağınızı umut ettiğim “Çingenenin Karısı” nı, en kısa zamanda sizlerle paylaşmak dileğiyle sevgiyle kalın.

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 10.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.