YÜZ ÇİZGİLERİ HAYATIN AYAK İZLERİDİR
“Gözlerinin içine başka hayal girmesin / Bana at çizgiler dikkat et silinmesi…” Hayalin dahi bakışlarda ayak izleri bıraktığı bir doğa şaheserdir insan. Sabih Gözen bunu sözlere dökünce Zeki Müren’e besteleyip seslendirmek düşmüş. Ve yine Ahmet Selçuk İlkan: “Gözler kalbin aynasıdır / Yalan nedir bilmez onlar…”
Evrende her olgunun bir ayak izi vardır. Gölgelerin dahi izleri olduğu belirlenmiştir. Çığ kayalarda; seller alüvyonlarda, depremler toprak şekillerinde, ağaçlar kendi halkalarında iz bırakırken, insanın yaşamı yüzlerde iz bırakır. Bu nedenle yüzü anlatan eserler, bir anlamda kişinin hayatını anlatmaktadır.
Değerli dostum Taner Talaş, bana Özlem Ellialtı’dan söz etti. “Bu kadar güzel yüz tablosu yapan bir ressam tanımadım” dedi. Utandım. Ben tanımıyordum. “Bu sanatçıyı kamuoyuna tanıtmak, gazetecilik görevlerimizdendir” dedi. Özlem Ellialtı için biraz araştırma yaptım ve tablolarını görünce yukarıda paylaştığım düşünceler doluştu zihnime.

Kasım’ın son Cumartesi günü biraz da doğaya kaçmak ve Özlem Ellialtı ile görüşmek üzere Taner Bey ve zekasına hayran olduğum kızı Ayşegül ile birlikte soluğu Ceyhan’da aldık.
Sayın Ellialtı eşiyle birlikte gelmişti. Sanki uzun süreden beri tanıyormuşçasına sıcak bir karşılama oldu. Hoşbeşten sonra Sayın Talaş konuya girdi.
Taner Talaş: Biz literatürde Vehbi İlim, Şahsi İlim ayırımı yaparız. Vehbi İlim, doğuştan gelen yetenekler içindir. Örneğin İbrahim Tatlıses… Nota bilmez ama Allah ses konusunda yetenek vermiş. Siz de hangisi var. Ailede var mı?”
“Çocukluğumdan beri resimle iç içeyim. Çocukluk anılarım çizdiğim resimlerle doludur. Dedem mermerden biblolar yapardı. Elbette ilgimi çekerdi. Babam, kitapları olan bir yazardır. Edebiyat konusunda sanatın içindedir. Bana gelince, resim için söylüyorum; ne kadar yetenekli olursanız olun, mutlaka çok çalışmanız gereklidir. Matematik bilgisi çok önemlidir. Matematik sadece sayılar, çarpma ve bölme olarak düşünülmektedir. Hayır! Bu değil. Ben henüz çocukken bir ağaca bakardım. Yaprakları, dalları, dallarının şekilleri, büyüklüğü ve diğer ağaçlardan farklarını gözlemeye çalışırdım. Tabi bu zamanla gelişti. Bir yaprağı diğerinden ayırt etmek, bir ağacı diğer ağaca oranlamak için matematiksel bilgi gerekir. O değişim ve farkları ancak matematik ile görebilirsiniz. Perspektif zaten geometrinin özüdür…”
YÜZ, DUYGULARIN AYNASIDIR

T.T : “Neden Yüz?”
“Yeryüzünde yaşamış insan sayısı kadar yüz vardır. Aynı yumurta ikizlerinin dahi yüzleri birbirine benzemez. Yüz, duyguların aynasıdır. Bir yüze baktığınız zaman bir çok şeyi görebilir ve anlayabilirsiniz. İnsan duygularını en iyi yansıtan yüzleridir. Sadece Kaşın şekli ve kıvrımları dahi çok farklı duyguları ifade edebilir. Gülümseme, sadece gülümseme değildir. Dudağa baktığınız zaman gülümsemedir. Ancak, gülümseme dahi kendi içerisinde onlarca, hatta yüzlerce duygu barındırabilir. Acı, alay, şaşkınlık, mahcup, içten, yapmacık gibi ayırımları sadece dudaktan değil, kaş yapısından anlayabiliriz. Her kıvrım, yüzün değişik duygularının anlatımıdır…”
“S.M : “Yüz ifadeleri duyguların ayak izleridir diyebilir miyiz?”
Ö.E: “Tamamen doğru. Hayat hakikaten yüzlerde iz bırakır. Kalpteki, beyindeki her şey yüze yansır. Portre yaparken yüz kasları yol göstericim olmaktadır. Kaslar bütün duyguları verir. Yüz insan yaşamında duyguların bir kanıtı olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Kriminolojide geniş kullanım alanı vardır. Yüz okumak bilim dalı haline gelmiştir...”
SANATÇILARIN DESTEĞE İHTİYAÇLARI VARDIR
S.M : “Lütfen cehaletime sayın. Salvador Dali’nin bütün tabloları benim ilgimi çeker, ancak Picasso’nun Guernica ve Parçalanmış İnsan tablosundan başka hiçbir tablosu benim için anlam ifade etmez. Bana göre İbrahim Balaban, birkaç Picasso eder. Türk ressamları, bu coğrafyada olmalarından dolayı şanssız mıdır?”
“Şunu kabul edelim ki, ressam da olsa birilerinin desteğine ihtiyaç duyar. Toplumsal olarak sanata yakın olduğumuzu düşünmek zor. Yaşadıklarımız bunun kanıtıdır. Ben hala sınıf öğretmeniyim. Branş öğretmeni değilim. Yani sıfatım Resim Öğretmenliği değildir. Bu sadece benim sorunum değil, sanatla uğraşan ve sanatı yaşam biçimi yapanlar maalesef bir bedel ödemek zorunda kalıyorlar. Fazıl Say ile Aşık Veysel’i aynı tabloda bir araya getirdim. Ancak, siyaseten bir birine karşıt iki ismi aynı tabloda bir araya getirmek istesem, sıkıntı çıkacağını biliyorum. Kültürel olarak sanatla barışık ve iç içe olmayan bir toplumda gerçekten sanatçı olmanın zor olduğunu düşünüyorum…”

AKIM OLUŞTURAN TABLOLAR DEĞERLİDİR
S.M: “Yine de ben anlamıyorum. Sizin tablolarınıza bakıyorum, bir de örneğin Nuri İyem’in “Üç Güzeller” tablosuna… Bana göre siz aşmışsınız. Sizin tablolara baktığımda, sanki yıllarca tanıdığım, duygularını bildiğim insanları görüyorum. İnanın onların yüzüne bakarak, hayatlarını anlatabilirim. Neden onlara daha çok değer veriliyor? Mona Lisa’dan daha güzel portreler gördüm? Cezanne’nin Manet’in tablolarında insan figürlerini bir şeye benzetemiyorum. Onlar neden daha değerli. Bilmediğimiz ne var. “
“Tabi değişik faktörlerin bir araya gelmesi ile bir Pazar oluşuyor. Örneğin koleksiyoncular, sanat danışmanları, özel galeri sahiplerinin etkisi olduğu bir gerçek. Ancak, her ressam özellikle bu saydığınız ressamlar, hepsi bir sanat akımının temsilcisidir. Bir akım oluşturmuş ve geliştirmiş kimselerdir. Dünyaya bakış ve yorumlayış açısından bir değişim yaratmış kimselerdir. Nuri İyem’den söz ettiniz. Keşke onun gibi olabilsem. Ben öyle olmaya çalışıyorum. (Aslında bana göre onu aşmış S.M) Sonuç olarak, yine de her sanatçının elinden tutmak gerekir. Bugün bir sergi açmak dahi bizim boyutlarımızı aşmaktadır. Yerel bir sergi için bile birçok engeli aşmak zorunda kalıyoruz…”
Arada bir not: Değerli okuyucu; Vincent van Gogh, yaşadığı ve tablo yaptığı dönemde yemek yiyecek parası bile yoktu. (Bu benzetme değil, gerçekten açtı.) Abisi, kendisine acıdığı için tablolarını değerliymiş gibi satın alırdı. Ödediği en yüksek beden 20 dolardı. Abi, tabloları alır, evin bir köşesine atardı. Van Gogh, açlıktan intihara bile yöneldi. Bu gün abisinin 20 dolara aldığı tabloların değeri 700-800 milyon dolarla ölçülüyor. Bundaki garipliği bir türlü çözemedim. Ama bunu Özlem Hanımla paylaşmadım. Sadece, adı çıkmış sanatçıların eserlerinin neden servetle eş değer tutulduğunu anlamadığımı söyledim.”
Özlem Hanım sorumu bir öykü ile yanıtladı. Üç sanat eleştirmeni ünlü bir sanatçının evine ziyarete giderler. Bakarlar ki, şöminenin altında üç tuğla var. Sanatçının salonda olmadığı bir anda üç eleştirmen, şöminenin altında neden üç tuğla olduğu hakkında yorum yapmaya başlarlar. 1. Eleştirmen bence, enginlik ve yüksekliğin her şeyle sembolize edilebileceğini anlatmaya çalışmış. 2. Eleştirmen: Hayır. Bence, Şömine ile tuğla bütünlüğü ile doğada her şeyin bütünlük içinde olduğu mesajı vermiş. 3. Eleştirmen, Hayır! Hayır 3 tupğla ile varlığın üç simgesi Baba-Oğul-Kutsal Ruh’un her yerde olabileceğini söylemek istemiş. Tartışma büyümüş ve sanatçıya sormuşlar. Neden 3 Tuğla? Sanatçı’da gayet olağan biçimde, “Soba borusu yetmedi. Destek koydum” dedim. İşte bazen maalesef sanat dünyasında bu tür olaylarla karşılaşabiliyoruz”
ATATÜRK ZOR BİR YÜZ

T.T : “Zor ya da kolay yüz var mıdır?”
Ö.E: “Zaten yüzün kendisi zor. Bir yüze baktığınız zaman önce diğer yüzlerden farklılığını anlamaya çalışıyorsunuz. Bu basit ifade gibi görünür ama bunu gerçekleştirmek için, zihninizde yüzlerce, belki de binlerce yüzü film şeridi gibi geçiriyorsunuz. Hem farklılık hem de karakteristik bir özellik yakalamaya çalışıyorsunuz. Bazı yüzler de kaş, bazılarında göz, çene, alın yapısı ana etkendir. Bazı kişileri sadece bir tek çizgi ile çağrıştırabilirsiniz. İşte bu özellikleri yakalamanız için, gerçekten matematik ve mantık bilimine ihtiyaç duyuyorsunuz. Sonra baktığım yüzü, tespit ettiğim karakteristik özellikleri ile önce zihnimde oluşturuyorum. Bir tabloyu, çizmeden önce zaten zihnimde oluşturuyorum…”
T.T: “Karakteristik özelliklere siyasi kişiliklerden örnek verebilir misiniz? Mesela Cumhurbaşkanımız?”
“Sayın Cumhurbaşkanımızın alın yapısı, karakteristik özelliktedir. Kılıçdaroğlu’nun burnu. Bu karakterlere baktığınız zaman Rahmetli Necmeddin Erbakan ve Bülent Ecevit’in portrelerinin daha kolay çizilebileceğini düşünüyorum.
T.T : “Mustafa Kemal Atatürk?”
“Bakın o çok zor. Çünkü önünüzde binlerce örnek var. Kaşı, duruşu, bakışı, çene, saç, alın v.s… Atatürk, zor portredir.”
T.T : “Sergilere katılım var mıydı?”
“13 Kare Sanat Festivali kapsamında eserlerim sergilendi. Duyuru yapmak istiyorum. Altın Koza etkinlikleri kapsamında 17 Aralık Perşembe Günü Huzurevi’nde sergimiz olacak, sizin vasıtanızla Adanalıları bekliyorum.
T.T : “Ürünlerinizi satıyor musunuz? Ya da talep edenin portresini yapıyor musunuz?””
“Elbette. Portre yaptırmak isteyene önce soruyorum. Neden yaptırmak istiyorsun diye. İşin açığı, sanatımın değerini kavrayamayacak insanların taleplerini karşılamıyorum. Sadece parası var diye portre siparişi verenlerle fazla ilgilenmiyorum. Bunun yanı sıra elbette giderlerimiz var. Günlerce uğraşacağım sonra 600-700 lira olacak. Keyfi yaparım daha iyi…”
Değerli okurlarım; esasında daha çok şey paylaştık. Ancak ben çevremde bir yüzü bu kadar mükemmel tabloya döken başka sanatçı görmedim.
Beni Özlem Ellialtı ile tanıştırdığı için Taner Talaş’a teşekkür ettim.
