ULTRASON BAKIŞLI YAZAR: HALİL İBRAHİM AY
Sanal iletişimlerden nefret ediyorum; elbette her nefretin bir istisnası var. Halil İbrahim Ay gibi, düşünceleri derin ve aydınlık, görüşleri dikkat çekici bir insanla tanıştırdığı için nefretimi askıya alıyorum.
Halil İbrahim Ay, benim nazarımda sanal ilişkileri masumlaştırdı.
Ve Mersin Fuarı’nda gördüm. Önce uzaktan izledim. Tam da zihnimde canlanan “Ay” gibiydi. Nasıl ise öyle görünmüş.
Kitap Standına yaklaştım ve kendimi tanıtarak bu kez yüz yüze tanışmış olduk.
Bazı insanlar boş boş bakar… Hissedersiniz, hatta o bakışın boşluğunda kaybolursunuz. Neden bu bakışlarla karşılaştığınız için kendinizi suçlarsınız.
Bazı bakışlar ise, sıcak ama dikkatsizdir. Serçe bakışlı derim öyle durumlara.
Bazı bakışlar, röntgen cihazı gibidir. Bir noktaya yoğunlaşır ve sanki başka hiçbir şey yokmuş gibi sadece o noktayı izler.
HER SÖZCÜĞÜ AYRI BİR DÜNYA
Ancak Sayın Halil İbrahim Ay’ın bakışı bana ultrason cihazının araştırıcı bakışı gibi geldi.
Bir sanatçı bakışıydı; içtenlik, öğrenme açlığı, özümseme, her ayrıntıyı zihne kazma bakışı…
Sanatçı olmak kolay değil, kendisini sanal dünyadan izliyorum. Yanılmıyorsam bu güne kadar sekiz kitabı yayınlanmıştır.
Ayrıca hepsi de manifesto değerinde makalelerini bilmekteyim.
Hani derler ya bir solukta okunan…
Hayır! durun Halil İbrahim Ay’ı bir solukta okuyacaksanız; okumayın.
Çünkü her kelime ve her satırında, başınızı havaya kaldırıp düşünmenizi öneririm; inanın her seferinde farklı bir anlam bulacağınız eserleri vardır.
Bir solukta okunan Halil İbrahim Ay, tadına varılmadan hızlıca yaşanmış bir yaşam gibi anlamsızdır.
Yaşam gibi her saniyesini değerlendirilmesi gereken, seçilmiş kelime ve cümlelerden oluşan anlam denizlerinde sakin, telaşsız, sindirerek okumak için; Halil İbrahim Ay…
Kendi anlatımı ile kitapları : “Emekli felsefe öğretmeniyim. Kitaplarımın içeriğinde her boyutuyla insanın düşünsel ve ruhsal dünyası var. Bunun için öneriler, yorumlar ve çözümlerim var. 8 kitap yazdım bugüne kadar. Gençliğimde, liseden beri yazıyorum. Çocukken kekemeydim belki de o yüzden yazma yeteneğim gelişti bu kadar.”
Yayınlanan 8 Kitabı hakkında şu bilgileri aktarıyor: “İçimizdeki Tanrı beni Türkiye’ye tanıtan ilk kitabım. Şu anda dördüncü baskısı yapılıyor. İkinci kitabım 4 Kitapla Yarattığımız Tanrı, üçüncü kitabım Kuranda Şifre Aldatmacası, dördüncü Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile Gerçekler ve İslam Felsefesi, beşinci kitabım Tanrı Olmalı, altı Tanrının Oyuncakları, yedinci kitabım Baş Kaldırıyorum diye bir kitabım var şahsi web sitemde yayınladığım yazılarım var. Son kitabım ise kadınlar sömürülmesin.”
İyi ki Üstadımı tanımışım…

YALNIZLIĞIN ŞAİRİ: AYŞE ARABULAN
Yalnızlığın Şairi Ayşe Arabulan Mühür Kitaplığı Standında idi…
Kendisi Yalnızlığın Şairi olarak bilinmektedir. İlk şiir kitabı “Ne Kaldı Sabaha” ile dikkatleri üzerine çekti.
Şiiri yazmak ile okumak farklı iki sanattır. Öğünmek gibi olmasın dünyanın en iyi şiirini bana okutsalar her halde insanları şiirden nefret ettirebilirim. Şiiri sesli okuyamam. Şiiri, yazmak için yaşam ve duygularla bütünleşmek ne ise, şiiri okurken de şiirle bütünleşmek o denli önemlidir.
Ayşe Arabulan’ın şiirleri, yaşam ve yaşamı oluşturan bütün duyguların yoğunlaşmış ve satırlara dökülmüş halidir; şiir okuması ise o şiirle bütünleşmesidir.
Mühür Kitabevi standında beni iki değerli sanatçı ile tanıştırdı. Birincisi Sibel Kaynaş… İkincisi Eyüp Ekinci…
SANATIN KAZANIMI: SİBEL KAYNAŞ
Sibel Kaynaş’ı ile tanıştığımda ressam olduğunu bilmiyordum. Daha sonra (maalesef) Google’ye baktığımda mersin Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğunu gördüm. Önce bilseydim, sanatın farklı dallarını görüşürdüm.
Önümüzde uzun yıllar var; yine görüşürüz.
Sayın Kaynaş, edebiyat sanatının en zor dalını seçmiş; Roman. “Eşik” adlı romanı raflarda yerini almış.
Şu an kitabını okumadım. Ancak, kişisel deneyimlerim beni yanıltmıyorsa, gelecekte çok başarılı bir debiyatçı olacağına dair izlenim edindim. Nasıl mı? Bilmiyorum. Bende bıraktığı ilk izlenim; dolu bir bulut gibi; her an yağabilir… Zaten roman yazmakla yağmaya bağlamış bile…
KENDİSİ OLABİLEN SANATÇI: EYÜP EKİNCİ
Eyüp Ekinci, bir kamu kurumunda memur... Memurlarımızın çoğu hayatını kiraya vermiştir. Bir maliye memuru, evinde bile maliye memurudur; bir nüfus görevlisinin yaşamında kayıtlardan başka bir şey yoktur. Oysa, sekiz saatlik mesaisinin dışında “kendisi olmayı” sağlayacak 16 saat kalmıştır geriye. Hayır! Memurlarımız ısrarla kalan 16 saatinde – uyumak dışında – kendi görevlerine teslim olmuşlardır. İşin dışında başka bir şeyle uğraşmak, kişinin kendisi olmayı başarabilmesidir. Bu açıdan Sayın Eyüp Ekinci’yi takdir ettim.
Kendisi olmayı başarabilen her insan benim için yaşamın sırrını çözmüştür.

NEDEN FUARA GİTMELİYİZ?
Ayrıca Kamu-Sen Üyesi olan Ekinci, paylaştığı bir bildirimde neden kitap fuarına gidilmesi gerektiğini şöyle açıklamaktadır: “Bu yıl ilk defa Mersin, geniş kapsamlı bir kitap fuarıyla buluşuyor. (28 Kasım ile 06 Aralık tarihleri arasında Yenişehir Fuar Merkezinde)
Özel küçük fuarları saymazsak bu güne kadar Mersin’de ciddi anlamda Kitap fuarı olmamış. Bu nedenle de doğal olarak kitap fuarına gitme alışkanlığımız ve kültürümüz başka kentlerdeki fuarlara gitmediysek gelişmemiştir diye düşünüyorum. Bu yüzden Neden Fuara gitmeliyiz onu anlatmak isterim.
Bir defa Fuara gitmek için üşenmemek gerek, kitap okuma alışkanlığımız olmasa bile her tarafı halı kaplı temiz ve dar koridorlarda, etrafında renk renk birçok kitap arasında dolaşmak bile insana çok zevk vermektedir. Çevrende bir sürü çocuk, öğretmen, veli… Hepsi de ucuz ve kaliteli kitap nerde var onun peşinde. Tüm insanlar iç dünyasına uygun, zevkine hitap eden kitapları bulmak için stantlarda kitaplara bakmakta.
Bu tür Fuarların avantajları yayınevlerinin direkt olarak halkla kucaklaşmasıdır. Yazın sahillerde korsanını 5 TL ye aldığımız kitapların orijinalleri, bu hafta sonu ayağınıza gelmekte.
Hepinizi Mersin Kitap Fuarında bekliyorum. Oradayım…”
Çok nazik ve içten bir çağrı...
Yahu kitap almayacaksan, kitapla ilgin yoksa bile en azından koridorları halı olan bir mekanda damı yürümek istemiyorsun? Tabi bu bir ironi. Kitaplar arasında dolaşan insanın kitaplardan en azından birkaç tanesini almaması mümkün değil. (Ben de Mersin’e gidince dönüş paramı ayırdıktan sonra kalanı fuara bıraktım.)

Zamanın Yanılgıları, Eyüp Ekinci’nin ilk kitabı, ikincisi ise “Yeniler Aşk Kendini.”
Sayın Ekinci’nin bir şiirini paylaşalım:
“Bir şömine başında şarap içerken sevdim seni / Soğuk bir kış gecesinde
Biraz yalnız biraz değil / Biraz utkulu biraz tutkulu / Ama öylesine…
Öylesine sevdim seni / Dışarıda kar taneleri cama yapışıp
Kestaneler ateşte çatlarken / Bir toprağın suyu sevdiği gibi sevdim seni…”
Sanatın bütün dalları birleştiricidir…
İnsanları ayrıştıran, ötekileştiren ve karanlığa sürükleyen sanat yoktur.
Bu nedenle, insanı insandan başka “kımıldayan hareket eden bir nesne” olarak gören bütün anlayışlar sanata düşmandır.

KALBİNDEN KÖTÜLÜĞÜ SİLEN OZAN
Eli kalem, eli fırça tutan insan silah tutamaz.
Yüreğinde insan sevgisi olan kötülük yapamaz. Ancak yüreğinde kötülük olanlar sanata düşmandır.
Örneğin Sayın Ayşe Arabulan bir ev hanımıdır. Bir kadın olarak, kendisine biçilmiş rollerin dışında sanatla ilgilenmiş ve yazdığı şiirleri “Ne Kaldı Sabaha” adlı kitapta toplamıştır. Bu gün Mersin Kitap Fuarı’nda gördüğüm Ayşe Arabulan, diğer dostları ile sanat paydasında bir araya gelmiş ve kendi olmayı başarabilmiştir.
Arabulan’ın “Ne Kaldı Sabaha” şiiri…
“Ay’ın şavka vuran / Sessizce doğan güneşi / Aynı senin yüzün gibi güzeldi
Şirindin / Sanki dilimde dolandıkça / Besteler yaptım
Kalbimde söyledim senin defalarca adını / Kazıdım beynime seni
Çıkmaz çıkartmazlar seni asla / Yüreğimden ismini
İşte şurada geceye ne kaldı / Şafak gece yakamozlarına karıştı
Uyu uyu kollarımda yum gözünü / Şurada ne kaldı sabaha…”
Sanatın, sihirli birleştirici gücünde buluşmak için Mersin Kitap Fuarına…
