Güneydoğu’da neler oluyor (3)

Melahat Karataş yazdı

23 Aralık 2015 Çarşamba 06:00

Ülkemizde olan biten her şeyden sorumluyuz. Kesilen ağaçtan, sokak çocuğundan, uyuşturucu kullanan gençlerden, işsiz kalan insandan, ekmeği olmayan komşumuzdan, eğitimden, yargıdan, oy kullanarak seçtiğimiz hükümetten… Gerek dinimiz gereği, gerek insanlık gereği, gerek vatandaşlık gereği, gerekse görevimiz gereği, her insanın yapabileceği bir şey vardır mutlaka. Nefes aldığımız sürece varlığımızın farkında olup, duyarsız kalmamalıyız çevremizde olan bitene. Bu gün bana, yarın sana…

Bu gün Güneydoğu’da yaşananlar tam bir felaket. Önce PKK ve Hükümet karşı karşıya geldi, şimdi kendi vatandaşı ve hükümet. Bir devlet, kendi vatandaşına böylesi acımasızlığı yaşatabilir mi aklım almıyor. Sonra soruyorum kendime. Doğudaki bir kadınla, benim ne farkım var? Oradaki çocukla, benim çocuğum arasında ne fark var?

İnanın hiçbir fark yok. Dünyanın neresinde olursak olalım aynıyız.

Bugün batıda çocuklar nasıl gönül rahatlığı ile sokakta top oynuyorsa, Doğuda da böyle olmalı.

Bugün batıda çocuklar nasıl özgürse, doğuda da durum aynı olmalı.

Bugün batıda çocuklar nasıl kaliteli eğitim alıyorsa, doğuda da aynı eğitimi almalı.

Terörün, vahşetin, cehaletin, sonlanması için eğitim şart.

Oysa şu an Güneydoğu’da hayat durdu. Zaten günlerce öğretmen bekleyen köy çocukları, şimdi onu da bulamıyor. 114 bin çocuk açıkta. Eğitim hakları ellerinden çalındı. Öğretmenleri kendilerini terk edip kaçtılar canlarını kurtarabilmek için bu savaştan. Bütün kalemler kırıldı Güneydoğu’da…

Değerli okurlarım bir önceki yazımda Cizre’den bir öğretmenin mektubunu paylaşacağımı söylemiştim. Bakın o mektupta neler yazıyor.

Sizin Hiç Şehriniz Yakıldı mı?

“Bizimki yıkılıyor. Hayır deprem için olmadı burada. Sel, çığ, göçük değil. Emirle yakılıp yıkılıp yok ediliyor. Binlerce asker burayı yakıp yıkmak için emir aldı ve onlar şu an bile görevlerini en iyi şekilde yapıyorlar. Her talimatın sonucu bir yıkım, her emredersiniz efendimin sonucu karanlığa, geceye yayılan bir çığlık, bir ölüm, bir yıkıntı…

Bakanlığın “kaçın, kurtarın kendinizi.” Mesajına rağmen şehri terk etmeyen öğretmenlerden biriyim. Ama hayır bir kahraman değilim. İstemeyerek kaldım. Kışın ortasında çocuklarımı kaçırabileceğim bir yer olsa, bir an bile düşünmezdim. En fazla gittiğim yerde vicdan azabı çekerdim. Oysa şimdi eşim ve iki oğlumla birlikte küçücük soğuk bir odada, dinmeyen bomba seslerinin ortasındayız. İki gündür elime aldığım kalem bile titriyor yazamıyorum. Bu defa kararlıyım bu cehennemden sizlere mektup yazmaya.

Osmanlı’dan bu yana en büyük kuşatma. İki aydır her gün, her an bunu bekliyorduk. Bütün şehir kendini en kötüye hazırlamıştı. Fakat en kötümserlerimiz bile bu kadarını tahmin etmiyordu.

Tipik bir işgal bölgesi gibi burada da zaten yoğun olan polis, özel harekatçı, asker, köy korucusuna ek olarak 10 bin özel eğitimli polis ve asker yığıldı. Bu kadar askerin şehre konuşlanması bile günler sürdü. Akabinde tıpkı daha önce Suriye’ye gidenlere benzeyen sayısız silah dolu tırla doldu. Tek tek okullar ve yurtlar bir bahaneyle boşaltılıyor, korku, kaygı ve şüpheler artıyordu. Buna rağmen görülmemiş cüsselerinden, yapılarından beklenmedik bir düzeyde cesaret vardı halkta ve “Gençlik” denilen milislerde…

Onlara milisler derken bile utanıyorum. Çünkü çoğu daha liselerini bile bitirmemiş gençler, mahallenin çocukları. Başbakanın öfkeli çocuklarına benzemiyorlar. Daha çok, oyunları yarım kalmış delikanlılar diyelim. Çoğunun politik bir dünyası bile yok. Mahallede top oynamaya, ebe oynamaya utanıp, hendeklerde nöbet tutmaya başlamış çocuklar…

Şimdi bu çocukların hayal gemileri büyük bir ordunun zırhına çarpmış görünüyor. Gençlik hala umutlu. Yanı başlarında ölen, yaralanan onca arkadaşlarına rağmen şehri ablukadan kurtarabileceklerine inanıyorlar.

Her patlayan bombada iki oğlum bana sarılmak istiyor onları bekletemem. Bu ırmak adasındaki hayal gemilerinin zırhlara çarpıp boğulması, bütün nehirleri, denizleri, yeryüzünü, ellerinizi, yüzlerinizi, vicdanlarınızı, yüreklerinizi, dünyanızı kirletecektir. Yazacak onlarca hikaye var burada. Ama her patlayan bombada iki oğlum bana sarılmak istiyor, onları daha fazla bekletemem.

Bizleri bu cehenneme terk etmeyin!

Cizre’den bir öğretmen.”

Değerli okurlarım, şu an Güneydoğu’da bir öğretmenin yaşadıklarını anlatmaya çalıştığı mektubu okuduk. Ben yorum yapamayacağım duyduğum hüzün karşısında.

Sanırım sözün bittiği yerdeyiz.

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.