Yaşadığı gibi düşünmek ya da düşündüğü gibi yaşamak...
İşte bir çok sorunun kilitlendiği odak noktası.
“Olmak ya da olmamak...” diyordu buna Sheakpeare. “İşte bütün mesele bu” diyerek de sorunu ortaya koyuyordu.
Yaşadığı gibi düşünmek, bir anlamda nesnel koşullara teslim olmaktır.
Orada insan ve insana ait değerler yoktur.
Orada insan kendinden başka her şeydir.
Örneğin müşteridir, işçidir, memurdur, devlet adamıdır ya da kımıldayan hareket eden bir nesnedir.
Orada insan yerine, sıfatlar vardır.
Yani kişi “önce gazeteci sonra insandır.”
Önce belediye başkanı ya da yetkili sonra insandır.
İnsan olması sıfatının gerisinden gelir.
İnsanlık bir anlamda sıfatların takipçisidir. Belki biraz acı olacak ama bu düşünce tarzında “Sıfatın varsa, sen O’sun, ondan başka hiçbir şey değilsin.”
Bu nedenle kapitalist sistemlerde insanlar, parası kadar konuşurlar. Hisseleri kadar söz sahibi olacakları kanunlarla belirlenmiştir.
Bu nedenle, varlığı sıfata dayalı toplumlarda, “arkadaşlık, dostluk, erdem, vefa, aşk ve sevgi” gibi duyguların işlendiği, romanlar, öyküler, sinema filmleri büyük cirolar yapar.
İnsanlar bu öykülerde kaybettiği değerler ile yüzleşir ve bu yüzleşmenin de bedelini öderler.
Bu yüzden, betonlaştırdıkları yeşili, bir saksıya sıkıştırır, evlerinin salonlarına koyarlar.
Yaşadığı gibi düşünmenin hazin sonuçlarıdır bunlar.
Çünkü kişinin yaşamı, daima kontrol altında tutulmaktadır.
*
Bir de düşündüğü gibi yaşamak var.
Yaşam boyu özveri ister.
İnsanları taptığı yapay değerlere sırt çevirmeyi gerektirir.
Neyi, ne uğruna feda ettiğiniz asıl soru olarak durur karşınızda.
Bu yaşam biçimi, nesnel koşullara egemen olma halidir.
*
BEDEL ÖDETECEK AYMAZLIK
İlk buhar makinası 1698 yılında İngiltere’de icat edilmiştir. Dünya nüfusunun çoğu farkında değildi ama bir makine çağı başlamıştı.
Kafalarındaki hız kavramı bir atın hızı kadar olan insanlar, aniden attan daha hızlı giden araçlarla karşılaştılar.
Zihinsel ilişkileri at hızı ile kalan insanlar, makine hızı ile düşünenlerin egemenliği altına girdiler.
Makinelerle, insan emek ve değerlerini sömüren ve gittikçe şişen sistem, insanlara neye, nerede, nasıl düşüneceğini de dayatmaya başlamıştır.
Bunun sonucu olarak kendimizi bir anda yaşadığı gibi düşünen insanlar topluluğu arasında bulduk.
Düşünme zahmetine bile katlanmayan insanlardan oluşan bir toplum elbette bedel ödeyecektir.
Aklı at hızıyla çalışanlar, “bedel ödeyeceklerini” bilmez…
Onlar bedel ödediklerini anladıkları zaman zaten iş işten geçmiş olur…
Çünkü bedel makine hızıyla kendini ödetir.