Dün (31.03.2016) 1. Bölümünü yayınladığım, Miray Özkale’nin yazısının 2. Bölümünü paylaşıyorum.
SU UYUDU DÜŞMAN UYUMADI
Sevgili dostlar, yazımın birinci bölümünde bu gün yaşamakta olduğumuz felaketin tohumlarının ne zaman atıldığını anlatmıştım. Bu bölümde ise bu tohumların ne zaman ve nasıl yeşerdiğini, bizi bu günlere getirmeyi nasıl başardıklarını anlatmaya çalışacağım. Sabır ve hoşgörünüze şimdiden teşekkür ediyorum.

Paris Barış Konferansı Ocak 1919’da toplandığı zaman bütün kuvvetler (Rusya hariç) Türkiye’nin parçalanması gerektiğinde hemfikirdiler. Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye işgal edilmiş, kurulacak yeni dünyada çıkar elde etmeye çalışan İngiltere, Fransa ve A.B.D şeytanın bile aklına gelmeyecek her türlü fikirler üretmişlerdi. Bunların başında İngiltere’nin kendi güvenliği için Rusya, Türkiye ve İran arasında tampon bölgelerin yaratılması fikriydi. İngiltere bu amaçla Amerika’nın güdümünde bir Ermenistan ve kendi güdümünde bir Kürdistanı gerçekleştirmeye çalışıyordu.
Fransa sömürü konusunda İngiltere’den geri kalmak istemiyordu. Zira Fransa Almanya’ya karşı elini güçlendirme gereği duyuyor, İngiltere’nin bu konuda kendilerini etkisizleştirebileceğinden korkuyordu. Bu nedenle emperyalizm mücadelesinde bir yer kapmak istiyor ve çıkarı için İngiltere ile ortak hareket ediyordu.
Amerika ise dünyada önemli bir pazar kapmak istiyor bunu da Ermenistan üzerinden yapmaya çalışıyordu. Böylece Amerika “Açık Kapı” siyaseti yaparak ekonomik ve ticari anlamda Ortadoğu’ya açılma imkânını bulabilecekti.
Yunanistan, İtalya, Ermeniler ve Kürt grupları da kendi çıkarlarına uygun çözüm için büyük bir faaliyet içindeydiler. İşte Paris Barış Konferansı boyunca istek ve düşünceler bazında uzun müzakereler ve mücadeleler yapılmış, tespit edilen ilkeler Sevr olarak şekillendirilmişti.
.BÖLÜCÜLÜK NADASA BIRAKILDI
Ancak beklemedikleri bir şey oldu. Türkiye vermiş olduğu “ Kurtuluş Savaşı” ile bütün bu plânları, projeleri, oyunları, açık ve gizli anlaşmaları yırtıp attı. O yıllarda yaptıkları bütün ayak oyunlarına rağmen emperyalist güçler “Türkiye Cumhuriyeti” devletinin kurulmasına engel olamadılar.
İlk planları tutmayan emperyalistler, Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün ölümüne kadar bölücü tohumlarını nadasa bıraktılar ama asla vazgeçmediler. AB-D’nin Türkiye’yi bölme planı dışarda ve içerde yürütüldü, yürütülüyor. Attıkları tohumların fideye dönüşmesi Atatürk’ün ölümüyle başladı ve 1960’a kadar Adnan Menderes ve “Marshall Planı” ile devam etti…
SİVİL TOPLUM ÇÖPLÜĞÜ
1960’lı yıllarda her birisi bir Amerikan ajanı olan Barış Gönüllüleri Türkiye’ye gönderildi. Bu ajanlar halkımızla yakın ilişki kurarak, Türk aile yapısının içine sızdı ve Amerikan ideolojisi için altyapı oluşturdular. Amerikalı misyoner olan Barış Gönüllüleri’nin görevi, “Müslümanın Mekke’ye dönmesi gibi, insanların Washington’a yönelmesini, yani “Kâbe’si Washington” olan insanları yaratmaktı. Günümüzde bazı insanlara baktığımızda bu konuda çok başarılı oldukları inkâr edilemez. Güneydoğumuzda bölücülüğün temelleri işte bu yıllarda atıldı.
Dışarda önce ASALA bu bitince de ABD’nin eseri olan PKK pazarlandı ve Kürtlerin kurtuluş mücadelesi olarak tanıtıldı. “Çekiç Güç“ helikopterleri ile onlara yardım götürüldü. Önce “Türkiye etnik terörle baş edemez” inancını yaymaya çalıştılar. Bu pratikte gerçekleşmeyince “Kürt Sorunu”nu uluslararası boyuta taşımaya kalkıştılar. Ardından, “Ermeni Sorunu”nu yeniden ısıtıp sofraya getirdiler.
EMPERYALİZMİN ÜÇ AMACI
Etnik farklılıkların yanı sıra mezhep farklılıklarını da öne çıkardılar. Ortadoğu haritasını, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmeye kalkıştılar. Aramızdaki cephelerini ise, 12 Eylül cuntacıları ve Turgut Özal’la açtılar. CIA’nın ürettiği tezleri, içerdeki paralı adamlarına kolayca uygulattılar. Plana göre Türkiye Kürtlere özerklik verecek, bağımsız bir Kürt devleti kurulacaktı. Bu sayede Batı’nın üç temel çıkarı güvence altına alınacaktı:
Bir; Emperyalizm petrol bölgesinde, Batı’ya muhtaç “kukla bir devlet“e kavuşacaktı.
İki; Türkiye’nin Ortadoğu’da büyük bir güç haline gelmesi önlenmiş olacaktı. Üç; Büyük İsrail devleti kurarak Ortadoğu'da kalıcı olacaktı.
Bu hedefler ancak Türkiye’nin üniter yapısı bozularak gerçekleştirilebilecekti. Bunun içindi bütün çaba… 
MUHATAP ZAYIF DEVLET OLMALIYDI
Zira pazarlıkları güçlü bir ulus-devletle yapmak yerine, zayıf bir yerel birimle yapmak” emperyalizmin işine geliyordu.
Strateji, hem ABD’de hem de Avrupa Birliği’nde geliştirildi ve içimizde açtıkları hain cephenin yoğun desteğiyle de yürütüldü.
Türkiye’nin kaderini değiştiren Amerikan tetikçilerinin başında Paul Bernard Henze gelir. Henze Demokrat Parti döneminin sonlarında ve 1970’li yıllarda Türkiye’de CIA İstasyonu şefiydi. Türkiye’nin her köşesine gittiği dönemde, CIA eğitimli devlet görevlilerinin ve “sivil” yerel destek birimlerin de yardımıyla ülkemiz kan gölüne döndürüldü. Amerika’nın FM-31 talimatlarına uygun olarak toplu katliamlar yapıldı. Hedef Türkiye’yi parçalayarak devleti federasyonlara bölmekti.
“BİZİM ÇOCUKLAR İŞİ BİTİRDİ”
Henze, 1977 yılında Türkiye’den ayrıldı; başlattığı iç çatışmayı Amerikan Başkanı J. Carter’ın güvenlik komitesinden yönetti ve 12 Eylül 1980’de generallere darbe yaptırmayı başardı. İşte meşhur “Bizim çocuklar işi bitirdi” sözü o günlerden kalmadır.
ATATÜRKÇÜLÜK BİRLEŞTİRİCİDİR
CIA Türkiye ve Ortadoğu masası şefleriyle, CIA güdümündeki bilim adamlarıyla, CIA patentli Türkiye uzmanları ile Amerikan irtibat subaylarıyla, sözde hayırsever Amerikan kuruluşlarıyla, ABD'yi yöneten irade; Türkiye’de hep şu görüşleri egemen kılmaya çalışmıştır: “Kemalizm günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Atatürk ilkeleri ‘Yeni Dünya Düzeni‘ ile birlikte ölmüştür. Dincilik Türkiye için ciddî bir tehlike değildir. Nurcular ilericidir... Türkiye’nin ‘Yeni Dünya Düzeni‘ içindeki yeri, ‘ılımlı İslam‘la bütünleşmesindedir... Türkiye Kürt kimliğini kabullenmelidir... Kürtlere özerklik vermelidir... Atatürk, devrim tarihi kitaplarından çıkarılmalıdır... Atatürk’ü bırakın, Turgut Özal’a sarılın.”
Evet, sevgili dostlar, hepimizin az ya da çok günahının olduğu yakın tarihimizle yüzleşmeye hazır mısınız?
Yeni yazılarımda görüşmek üzere...
Miray Özkale
*
Sayın Miray Özkale’nin bu çalışmasının altına imzamı atarım. Bu günlere nasıl gelindiğini öok güzel özetlemiş.
Menderes döneminde doğdum, o yılları hatırlayamam ancak bildiğim bir şey vardı; “Her mahallede bir zengin” yaratma projesi devredeydi. Ortak üretilen değerlerin ortaklaşa olarak mahalle ile paylaşımı anlayışı terk edilmiş, servetin tek elde toplanması anlayışı iler sürülmüştü.
Okullarda süt dağıtılırdı, bu sütün nereden geldiğini tabi ki bilmezdik.
“Baltalar elimizde uzun ip belimizde; Biz gideriz ormana, Oy ormana” şarkısı söylenir mi? Maalesef bu şarkıyı söylerdik. Biz çocuktuk… Nereden bilebilirdik ki, şarkı ve türkülerle ormanları talan ettiğimizi…
Nereden bilebilirdik, Köy Enstitüsü Mezunu öğretmenlerin nesillerinin gittikçe azaltıldığını…
Biz çocuktuk, masumduk… Fakirliğimizi paylaşırdık…
Adana’nın Akkapı Mahallesi’ne gazete birkaç gün sonra gelirdi. Bir gün Trabzon’da karı kocanın kömürden zehirlenip hayatlarını kaybettiği haberi vardı. Okuma yazma bilmeyen ve Trabzon’un haritada gösteremeyen annelerimiz, teyzelerimiz, komşularımız, üç gün radyolarını açmadılar. Yas tuttular.
Böyle bir neslin ahlak ve anlayışını bozmak kolay değildi…
Kolay da olmayacaktır.
Doğuda ağacından düşen bir yaprağın çıtırdısını hşssedip, batıda yüreği yanan insanlar var oldukça, bu neslin ahlakını kimse bozamayacak…
Evet, dalgalı günler yaşanabilir, bazen hainlerin sayısı çoğalabilir, bazen “Kabe’si Washington” olanların sesleri daha hızlı çıkabilir…
Olsun, iyilik ve doğruluk yavaştır… Ama mutlaka gelir…
Yürekler bölünmedikçe bu ülkeyi hiç kimse bölemez…
Yüreğinize sağlık Miray Özkale…