AYŞE BİLGEN: NEFRET SUÇUN ZEMİNİDİR
ÇAĞLAR KARAKIŞ: LİNÇ, BİREYSELLİĞİN ÖLÜMÜDÜR
Yıllardır yanıtını bulamadığım yüzlerce soruyla birlikte yaşadım. Öyle sorular vardır ki, yanıtını bilmesek bile sadece sormak dahi insana huzur verir… Ancak öyle sorular vardır ki, sorusu bile insanın tüylerini diken diken etmeye yeter.
Nasıl oluyor da bir kişi yıllardır komşuluk yaptığı diğer kişiyi öldürebilir?
Bir kişi bir sanatçı topluluğunu nasıl diri diri yakabilir?
Onlarca insan bir araya gelip bir kişiyi döverek nasıl öldürebilir?
Bu nasıl bir anlayış ve nasıl bir psikoloji ki bir kişi annesi veya babasını öldürebilir?
Kişi bunları yapma hakkını kendinde nasıl görebilir ve bana göre canilik sayılan bu davranışları yapabilecek konuma nasıl gelebilir?
İnsan ruhunda ne gibi değişimler oluyor ki, munis olarak bildiğimiz insanlar canavara dönüşüyor.
İşte insan bu sorularla yaşayamıyor? Bunların bir yanıtı olmalı?
Bu konuda İnsan Hakları Araştırmaları Derneği’nin (İHAD) bir çalışması olduğunu bu Pazar (24.04.2016) günü öğrendim.
Adana İnsan Hakları Derneği Eşbaşkanı İlhan Öngör’ün nazik daveti üzerine Şirin Park Otel’de düzenlenen toplantıya katıldım.
Toplantıya HDP Parti Sözcüsü ve Kars Milletvekili Ayhan Bilgen, İHAD kurucularından başkan yardımcısı Ayşe Bilgen ve Aktivist Çağlar Karakış ve İHD Adana Şube Eşbaşkanı İlhan Öngör katıldılar.
İlk sözü alan Ayşe Bilgen, kafamdaki bir öok soruya yanıt olabilecek tespitler söyledi. “Nefreti” ve “Nefret Söylemini” anlattı. İHAD’ın hazırlamış olduğu “Nefret Suçları İzleme raporu” hakkında bilgi verdi.
Nefretin Linç eylemine dönüşme sürecini anlattı.
NEFRET SÖYLEMİ VE NEFRET’İN TANIMI
Sözü Ayşe Bilgen’e bırakarak devam edelim:
“Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1997 yılında, Nefret Söylemi ile ilgili bir tavsiye kararı kabul etmiştir. Bu kararda Nefret Söylemi şöyle tanımlanmıştır: ‘Irkçı Nefret, Yabancı Düşmanlığı, Antisemitizm (Yahudi Düşmanlığı) ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimidir. Hoşgörüsüzlüğe dayalı nefret, saldırgan milliyetçilik ve etnik merkeziyetçilik, ayrımcılık ve azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli kişilere karşı düşmanlık yoluyla ifade edilen hoşgörüsüzlüğü, içermektedir.’ Genel olarak kısaca Nefret Söylemi terimini ‘nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri için kullanıldığını söylemek mümkündür.’ (…) Söyle zamanla kamuoyunda kaynağı nefret olan suça dönüşmektedir. Bu durum Nefret Suçları kavramının yargı sistemine girmesine neden olmuştur.

Nefret suçları aynı zamanda “Önyargı Suçları” olarak da tanımlanmaktadır. Nefret suçlarını diğer suçlardan ayıran en önemli unsur önyargılardır.
Nefret suçu yasaları, uygulamada pek çok zorluk ve sorunla karşılaşmıştır. Bu zorluklardan birisi, nefret suçları ile nefret söylemi arasındaki ilişkidir. Çünkü Nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki sınır, zaman zaman son derece belirsizleşmekte ve bazı yer ve zamanlarda, nefret suçlarının cezasızlık koruması altına girmesine neden olabilmektedir. Aynı şekilde nefret suçu yasalarında esas alınan kriterlerin dışındaki bir alanda işlenen nefret suçları, çok kolay biçimde cezasız kalmaktadır.
Cezasızlık konusu suçun yaygınlaşması ve tekrarlanmasının en önemli nedenlerindendir…’
Ayşe Bilgen yaşadığımız örnek olayları anımsattı. “ Türkiye’de Alevi mezarlarının tahrip edilmesi ve evlerinin işaretlenmesi nefret dilinin oluşması sonucudur. Özellikle son yıllarda yeniden tırmandırılan milliyetçilik, etnik ve dini gruplara karşı hoşgörüsüzlük ve ayırımcılık nefret suçlarının artmasına yol açmıştır. 2005’te Ankara’da bulunan Uluslar arası Protestan Kilisesi’nin ‘Türk İntikam Tugayı’ imzalı mektupla tehdit edilmesi, ardından da molotof kokteyli atılıp yakılmak istenmesi, 2006’da Trabzon’da Rahip Andre Santoro’nun, 2007’de Ermeni gazeteci Hrant Dink’in, yine 2007’de Malatya’da Zirve Yayınevi çalışanı üç Protestan’ın öldürülmesi, hemen akla gelen ilk örnekler sayılabilir.”
Bu noktada Günaydın Gazetesi’nden değerli dostum Mustafa Özke bir soru yöneltti: “Özgecan’ın katilinin cezaevinde öldürülmesi linç midir?”
Ayşe Bilgen soruyu şöyle yanıtladı: ““Herkes bu haberi duyduğunda ‘oh iyi olmuş. Canıma değsin’ dedi. İnsan hakları anlamında baktığımızda herkesin adli yargılanma, cezasını çekme vs hakkı vardır. En kötü bir cinayeti işlemiş olsa bile bu böyledir. Yani onun orada öldürülmesi linç sayılabilir. Kitlesel bir şey var sonuçta. Toplum adına birilerinin cezalandırılması var. Lincin tanımında da bu var. Toplum birilerinin adına asıyor kesiyor. Özgecan olayını başka açılardan da değerlendirmek gerekebilir. Kadına yönelik şiddet hepimizin karşı olduğu bir şey. Orada, yargılama sürecinde, cezanın hukuk eliyle verilmesi bambaşka bir konu.”

NEFRET SÖYLEMİ LİNÇ’E DÖNÜŞÜYOR
Nefret Söylemi ve Linç İlişkisine değinen Aktivist Çağlar Karakış: “Linç, halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç olan davranışta bulunmuş birini yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesidir.
Şöyle bir tanımda yapılmıştır: Suçlu olarak düşünülen bir kişinin, hukuk dışı olarak yargılanmaksızın, adaleti sağladığına inanan bir grup tarafından sıklıkla işkence edildikten ya da sakat bırakıldıktan sonra infaz edilmesidir.
Son zamanların en popüler Linç etme araçlarından birisisi Sosyal medya olmuş durumdadır. Sosyal Medyada iktidar yanlısı ya da muhalefet farksız şekilde, söylemine taraf olmayanlar yüzünden linç edilmektedir. Önceleri meydanda toplanan halk şimdilerde #hashtag etrafında toplanabilmektedir. Sosyal medya özellikle siyasetçi ve sanatçıların daha fazla mağdur oldukları bir alan haline gelmiştir.
LİNÇ BİREYSELLİĞİN ÖLÜMÜDÜR
İnsanlar bir araya geldiklerinde tek başına olduklarında yapamayacakları bir eylemi yapabilmekte ve linç gibi ilkel bir suçun aktörü olabilmektedirler. Ayrıca özellikle siyasi nedenlerden dolayı linçlerde, bireylerin olay yerinde tesadüfen bulunan bir kalabalık değil de, planlı bir şekilde orada bulunan bir grup oldukları görülmektedir.
Kalabalık içinde insanların daha saldırgan olmalarının sebebi, sorumluluk duygusunun bireysel anlamda azalması ve sorumluluğun grubun diğer üyelerine dağılması olarak açıklanmaktadır. Bu durum “sorumluluğun dağılması” ve “bireysellikten uzaklaşma” olarak adlandırılmaktadır. Linç eylemine katılmış kişilerle yapılan görüşmelerde bir çoğunun olaya şaşkınlıkla baktığını ve nasıl karıştıklarını anlamadıkları ve donakaldıkları tespit edilmiştir.
Türkiye’de bir çok linç olayının yaşandığını vurgulayan Çağlar Karakış yoğun olarak şu örnekleri verdi: “ Linç nerede ne zaman yapılmış? Kim linç edilmiş? Kim yada kimler linç etmiş? Neden linç edilmiş? Bu sorulara verilecek yanıtlar linç hakkında daha fazla bilgi sahibi olmayı sağlıyor. 6-7 Eylül olayları; 1955’lerde İstanbul’da yaşayan başta rumlar olmak üzere azınlklara yönelik tahrip ve yağma hareketidir.19 Aralık ve 26 Aralık 1978’de meydana Gelen Maraş Olayları; Alevilere yönelik bir katliam olarak gerçekleşmiştir. 1980 yılının Mayıs-Temmuz dönemini kapsayan zamanda Çorum’da, siyasi ve dini temelli olarak meydana gelen kanlı olaylardır. Sivas Olayları acısını hala yüreğimizde hissettiğimiz utanç verici linç girişimidir. 28 Şubat Süreci; Necmettin Erbakan’ın Başbakan, tansu Çiller’in Dışişleri Bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan MGK Toplantısı sonucu açıklanan kararla başlayan ve irticaya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç.”
Son olarak söz alan Ayhan Bilgen: Toplumda farklılıkların değil, benzerliklerin ön plana çıkarılmasında medyaya da görev düştüğünü belirtmiştir. Ermenilerle yaşanan olaylarla ilgili olarak da daima meydana gelen olumsuzlukların değil, yaşanan güzelliklerin de anlatılması gerektiği üzerinde durdu.
“Dokunulmazlık” konusunun hatırlatılması üzerine HDP Milletvekili Ayhan Bilgen, gelişen olayların özetini yaptıktan sonra: “Bu grupların karşılıklı ip çekme oyununa benziyor. Kim sağlam durursa o devrilecektir” dedi.

LİNÇ ZEHİRLİ BİR BİTKİDİR
Bu görüşmede konunun psikolojik ve sosyolojik analizlerine tam anlamıyla katıldım. Eksik ancak çalışmanın başlatılması açısından çok önemsedim. Bu düşünüş ve çalışmaların kullanış biçimi konusunda eleştirilerim vardır. Zamanla paylaşacağız. Sonuç olarak Şunu öğrendim ki, “nefret söylemi” kişi ve gruplarla her türlü vahşetin haklı gerekçesini oluşturmaktadır. Nefret söyleminin oluşturduğu zemin üzerinde “linç isteği” büyüyor.
Linç, toprağı nefret söylemi olan bahçede yetişen zehirli bir bitkidir.
Nefret toprağı olmazsa “linç” gibi zehirli bir bitki yetişmez…”
İHD Adana Şube Başkanı İlhan Öngör ve Sema Peynirci’ye ev sahiplikleri için teşekkür ediyorum.