YÜREĞİR BİRLİK VE BERABERLİK SERGİSİ
YÜREĞİR’DE ANADOLU’NUN ORTAK TÜRKÜSÜ…
Hiç kuşku yok ki; bu güzel ülkemizi birleştiren değerler,
Ayrıştıran değerlerden çok daha fazla güçlüdür…
BİRAZ MAHZUN, BİRAZ MAHCUP VE ELBETTE VAKUR…
“Türkiye’nin 7 Bölgesi’nde 52 ilinde geçmişe yönelik yöresel kültür değerlerimiz…”
Bazı cümleler vardır, ok gibi beyninize saplanır. Hatta cümlenin girişinde dahi yüreğiniz kararır. Bir cümlenin girişindeki anlam olağanüstü bir ipucudur.
Cümleler, beyin kıvrımlarınızda saklı olan bütün niyetlerinizi ortaya döker. Hele, yazılı değil de sözlü olarak o cümleyi dinlediğiniz zaman, sesin frekansından bile sadece beynin değil yüreklerin derinliklerini bile anlamanız mümkündür.
Öyle cümleler vardır ki başlangıcında sizi kucaklar; yüreğinizi ısıtır ve gönlünüze ferahlık katar.
“Türkiye’de 7 Bölge 52 İl…” Amma kültürel amma coğrafi olarak sıcak bir başlangıç… Ötekileştirmeyen, yok saymayan ve insana sadece insan olduğu için değer verdiği kesin olan bir cümle başlangıcı.
Ve devamı : “geçmişe yönelik…” bütün zamanları kapsayan bir anlayış…
Ve “yöresel kültür değerlerimiz…”


KÜLTÜR EVLERİ: İNSANI KAZANAN KURUMLARDIR
Yüreğir Belediye Başkanlığı, Kültür evlerinde üretilen el işlerinin sergisi ve defilesi etkinliği düzenledi. Basında gördünüz. Ben kendi bakış açımdan konuyu değerlendirmek istedim.
Başkan Sayın Çelikcan ile kısa bir görüşmemiz oldu. Buz dağının üst kısmında görünen küçücük parçayı andıran bir konuşmaydı. Bu gün sizlerle o küçücük parçanın altında oluşan düşüncemi paylaşacağım.
Yüreğir İlçesi’nde 11 kültür evi vardır. Bu evlere verilen adların seçimi bana göre önemli: “Ahmet Yesevi K.E.; Çetin Topçuoğlu K.E; Mevlana K.E; Yunus Emre K.E; Mehmet Akif Ersoy K.E; Murat Göğe Bakan K.E; Fatih Terim K.E; Ramazanoğlu K.E; Ulubatlı Hasan K.E; diğer 2 Kültür Evi’de Havutlu ve Doğankent adını taşımaktadır...”
Özellikle birleştirici, bütünleştirici ve kucaklayıcı düşünceleri ile gönüllere “Anadolu’nun Kandilleri” olarak geçen isimlerin yanında, ,insanlığa şefkat eli uzatan (Çetin Topçuoğlu) ve bu topraklarda doğup bu topraklara hizmet eden kişilerin adlarını görmekteyiz.
Bu kültür evlerinde üretilen ürünlerin sergisini yapmak çok değerli bir düşüncedir.
Bu kültür evleri nedeni ile yuvasını kurtaran onlarca insan tanıdım. Bire bir benim tanıdığım.
Bilgi, birikim ve enerjisini bu kültür evlerinde edindiği beceriler ile ortaya koyan kadınlar ailelerin ekonomik yaşamlarına katkıda bulundukları gibi… (Bence bundan daha önemlisi) unutulmuş, itilmiş, yok sayılmış duygusundan kurtulma için bir imkâna sahip olmuşlardır.
Bana göre bu kültür evleri, Yüreğir gibi bir coğrafyada “kadına bakış” konusunda anlayışları olumlu yönde değiştirmiştir.
DUYGULARIN DİLİ VE ETNİK KÖKENİ
Sergideki ürünleri gözden geçirdim. Çok derinlemesine değil sadece yüzeysel olarak dahi bakarken hu güzel motifleri Sayın Çelikcan’ın giriş cümlesi ile birleştirdim.
Üretilen değerler, giysiler, işlenmiş tülbent, cama dökülmüş duygular bana şunu çağrıştırdı;
Hangi sevinç İspanyolca, hangi hüzün Arapça’dır?
Hangi gözyaşının milliyeti vardır ve hangi göz yaşı Almanca dökülür.
Bir annenin yüreği İngilizce mi atar, ya da Fransızca mı gözyaşı döker.
Beklenti ve umutların dili nedir?
Çocuğuna bayramlık ayakkabı almanın coşkusu, Farsça mıdır?
Ya da bayram harçlığı veremeyen baba Kürtçe mi hüzünlenir?
Terk edilmiş bir sevgili, Yunanca mı yıkılır?
Açlık… Açlık hangi vatanda hangi dili konuşur?
Bu duyguların ortak dili desenler, motifler, renkler ve işlemelerdir.
Çince konuşanı anlamayabilirim ama Çinli’nin yaptığı desenden duygu ve düşüncelerini anlamak elbette mümkündür.
İnsanlık değerlerine ait duyguların ortak dili, desen; coğrafyası ise yürektir. İşte kültürel değer dediğimiz şey aşağı yukarı budur.
Anadolu’nun kültürel değerleri, Anadolu’nun ortak atan yüreğidir.
Bu tür sergiler, birlikte atan yüreklerin, ortak kalp atışlarıdır.
Sergi ve defile Anadolu’nun ortak türküsüydü.

YABANCIMIZ YOK…
Yüreğir Belediye Başkanı Mahmut Çelikcan “Aramızda hiç yabancı yok” dedi. Önce ne demek istediğini anlamadım. Cümlenin devamı şöyle geldi: “Bu yörelerde yaşayan kadınlarımızın el emeği göz nuru kendi elleriyle ürettiği elbiseleri yine bu yörenin kadınları ve erkekleri manken olarak teşhir ettiler…” O zaman kastının ne olduğunu anladım.
Bir anı: Bir zamanlarlar sokakta yaşayan çocuklara destek için verilen bir yemeğe davetliydim. Yemek beş yıldızlı bir otelde verilecekti. Otele doğru gidiyorum. Otel çevresinde, çöplerin içerisinde bir şey arayan çocuklar vardı. ( O zamanlar, kağıt, poşet, plastik toplamak henüz bir sektör olmamıştı) Lüks bir otomobil otele yanaştı. Park etmekte zorlanıyordu. Çöp karıştıran çocuklar park için engel oluşturmuştu. Adam otomobilin camını açıp, çekilmesi için çocuğa sinkaf (küfür) ederek bağırdı. Eşim de yanımdaydı. Yüreğimi büyük bir öfke kapladı. “Şeytana Lanet” deyip otelin salonuna girdim. Memleketin ne kadar süslü püslü insanı varsa oradaydı. O sırada, az önce çocuklara sinkaf eden adamı da gördüm. Eşi ile birlikte salona girdi ve herkes ona doğru gidip saygıyla hoş geldin dedi.
O an, hem ortamdan hem de orada bulunduğum için kendimden tiksindim. Benim bu insanlar arasında ne işim var dedim. Öfkemi yenemedim. Organizeyi yapan başkanı kolundan tuttum o adamın yanına götürdüm. Muhterem şahıs (!) kendisine hoş geldin demek için yanına geldiğimi zannetti elini uzattı ama sıkmadım. “Bakın” dedim “Siz bu yemeği dışarıda sokağa terk edilmiş çocuklar için yapıyorsunuz değil mi? Behey gafiller! Lüks otellerin salonunda yemem yiyerek hangi çocuğu sokaktan kurtardınız? Dışarısı bu yemeklerin artığını bekleyen çocuklarla dolu… Hele sen, az önce onlardan birine sinkaf ediyordun. Aranızda bulunma utancına daha fazla katlanamam” deyip salonu terk ettim.
O gün bu gün, içeriği ile biçimi arasında çelişki olan hiçbir toplantıya katılmadım.
Olaya bakın şimdi; Doğankent’te, Yamaçlı’da veya Güzelevler Mahallesi’nde yaşayan kadın / kadınlar, bir elbise dikecekler veya işleyecekler bu elbiseyi de Avrupa’dan gelen bir manken podyuma çıkacak.
Yahu o mankene vereceğin para ile bir kültür evi daha açılır… İşte Sayın Çelikcan’ın, hem kendi mahallemizin insanı dikti hem de kendi mahallemizin insanı podyuma çıktı anlamına söylediği “Aramızda yabancı yok” derken, neden gurur duyduğunu daha iyi anladım.
Evet biz bizeyiz. Doğru. Aramızda yabancı yok. 7 bölge 81 vilayet biz bizeyiz. Aynıyız. Aynı türkülerle coşar, aynı havalara oynarız. Yabancıyı korkutan işte bu birbirinden ayrılmaz ve kopmaz kültürel akrabalıktır.
SADECE ANADOLU DEĞİL DÜNYANIN KANDİLLERİ
Bu kültürel akrabalığımız, Mevlana ile, Hacı Bektaşi Veli ile, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Ahmet Yesevi gittikçe güçlenmektedir.
Bir Mısırlı “Mevlana benimdir” derse doğrudur; Bir Alman, “Yunus Emre benim kültürel atamdır” derse o da doğrudur. Çünkü kültürel akrabalıklar ne siyasal coğrafyaları tanır ne suni ayrılık tohumlarını.
Bu gün bu güzel coğrafyamızda bizi birleştiren değerler, ayrıştıran değerlerden çok daha güçlüdür.



“Hat sanatından Ebruya, Hilye-i şeriflerden tuğralara, fermanlardan ciltlere, heybelerden kilimlere, kündekari minberlerden abanoz rahlelere, mezar taşlarından mevlide devasa bir yapbozun birbirini tamamlayan parçaları, bizi içine aldığı ahenk helezonuyla bu dünyada varlık bulmuş, fakat her haliyle ötelerden sarkıtılmış olduğu belli olan bir güzelliğin içine itiyor. Bu güzellik bu gün dahi gök kubbede hilalin parıltısıyla, tatlı yakamozlar oluşturarak, ufuk çizgisine doğru bir deniz edasıyla gözlerimizin önünde uzanıyor.
Neylesin ki biraz mahzun, biraz mahcup, fakat yine de vakur…” (*)
Evet mahzun, mahcup ve vakur…
Unutulan, itilen ve yok sayılan bir kadının emeği “varoluş çığlığı”dır.
Bu çığlığı, hat sanatında, ebrui oya işlemesi, cam, taş ,şlerinde, iğne uçlarında, kumaşta görebilirsiniz. Eğer çığlık atar, eseri üreten kişi ise mahzun, mahcup ve vakurdur.
İnsana insan olduğunu hatırlatan ve insanı merkeze koyan her etkinlik için diyorum ki;
Elinize, yüreğinize sağlık…
(*) Anadolu’da Türk İslam Sanatı. Mustafa Bektaşoğlu. Sunuş Bölümü. (Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları.