“Nerede o eski günler?”
Konuya böyle başlayıp da hayıflanmayan az insan gördüm. Oysa bunu konuşanlarla aynı safhayı yaşadım. Eski deyince neyi kastettikleri iyi kötü anladığımı sanıyorum...
Eski, köylerin çoğunda elektriklerin olmadığı zamandı…
Eski, gideceğiniz köye bir araç kalkardı ve siz bir günün bütün programlarını aracın kalkış saatine göre yapıldığı dönemdi…
Evet, dimağıma çok sık takılır… Biz eskinin neyini özlüyoruz…
Fakirliğini mi? Yokluğunu mu? Yoksulluğunu mu?
Eskiyi özleyenlere bakıyorum, yaşamları zorluklar ve yokluklar içinde geçen insanlardır…
Bu insanlar, şimdi lambaları ışıl ışıl yanan evlerinde oturuyor ama gaz lambasının bile lüks sayıldığı eskiyi özlüyor.
Ben kendi hayatımdan da biliyorum…
Annem, bütün anneler gibi, radyonun üzerini işlemeli bir tülbent ile örterdi. (Ama o tülbent çoğunlukla kendi işlediği olurdu. Belki de bu yüzden çok değerliydi.) Radyo belirli saatte açılır, Zeki Müren’i Safiye Ayla veya Müzeyyen Senar’ı dinlerdik. En fazla Özay Gönlüm’ü severdim. Bu insanların yüzlerini çok merak ederdim. Zaman zaman birkaç gün sonra elimize geçen gazetelerden hatırladığımız kadarı ile yüzleri hakkında fikir sahibi olurduk.
O yılların nadir eğlencelerinden biri radyoda “arkası yarın” programlarını dinlemekti. Türkiye’ye ve dünyaya mal olmuş birçok eserin radyo tiyatrosunu dinlerdik…
İnce Memet’leri, Don Kişot’ları, Kodin’i, Yaprak Dökümü’nü, Çalıkuşu’nu… Cibali Karakolu’nu…
Radyonun başında hıçkırıkla ağlayan veya içten kahkaha atanlar hala hayalimdedir.
Hatırlayın, kullanmadığımız eşyalarımız olurdu. Evin, misafirleri ağırladığımız annelerimizin neredeyse kutsiyet atfettiği salonu olurdu… Salondaki büfeye dokunmak, açmak, içindeki eşyaları kullanmak neredeyse günahtı? O kullanmadığımız cıncık, boncuk her gün silinir, temizlenirdi. Bu büfeler bir anlamda evlerin özeliydi.
O dönem fakirlik mi kıtlık mı?
Yokluk mu? Yoksulluk mu?
Zorlu yıllardı… Ama yine de hepimiz o yılları özlüyoruz…
Şimdi evimizde son teknoloji buzdolabımız var ama tel kafesi ağaca astığımız günleri özlüyoruz.
Hakikaten bir neyi özlüyoruz?
Yokluk, fakirlik özlenir mi?
İnsan sıkıntıya, zorluğa hasret duyabilir mi?
Esasında insanlık, sıkıntıya, zorluğa, fakirliğe hasret duymaz. Duymuyor…
Özlediğimiz bunlar değil:
İnsanlar, ekonomik şartların verdiği imkânlarla bir takım şeylere kolaylıkla sahip olurken, samimiyeti kaybetti.
Ve zannediyorum ki biz eski’yi değil o samimiyeti şiddetle özlemekteyiz.
Teknoloji ve “modern” diye tarif ettiğimiz yaşam, bizlere birçok şey sundu. Sunmaya da devam ediyor.
Yaşam bize bir takım kolaylıkları ile gelirken, bizden telafisi güç özelliklerimizi de alıyor.
Sanki bu kolay yaşam karşılığında “samimiyetimizi” vermek zorundaymışız gibi…
Oysa ekonomik şartların getirdiği kolaylıkları paylaşırken, karşılığında bedel olarak samimiyetimizi kurban etmek zorunda değiliz.
Her şeyden önce biz insanız ve toplumda birlikte, bir arada yaşamak zorundayız.
Bir insanın sahip olabileceği en büyük ve en önemli servetlerden biridir samimiyet.
Onu vererek elde ettiğimiz her türlü imkân bize pahalıya mal olacaktır.
Belki şuur altımızda bu tehlikeyi sezdiğimiz için, eskiyi yani samimi olduğumuz dönemleri özlüyoruz.
Bence esas özlediğimiz, o samimiyettir.
Ve bu duygularla maalesef ben de hayıflanarak “Nerede o eski günler?” demekten kendimi alamıyorum.
Sevgi Saygı Dua İle…