Prens Sabahaddin ve Adem-i merkeziyet (1)

Dr. Ömer Uluçay yazdı

14 Temmuz 2016 Perşembe 10:43

​(Özerklik/Eyalet Veya Federasyon)

Devlet Rejimleri/Yönetim Sistemleri

Prens Sabahaddin; iyi bir eğitim görmüş, Fransızca öğrenmiş, Batıda uzun süre yaşamış, siyaset incelemiş, rejimleri kıyaslayarak araştırmış, sosyolojik olarak Osmanlı Toplumunu incelemiş bir Osmanlı Aydınıdır. Fransa'ya nazaran daha liberal olan İngiliz yönetim sistemine yakındır. Osmanlıdan Fransa'ya giden aydınlar, daha otoriter bir sisteme tanık oldular ve benimsediler. Bu nedenle Fransa örnek oldu. 1789 Fransız Devrimi örnek olunca, kan ve şiddet de beraberinde geldi. Fransa Giyotini çalıştırdı, Osmanlı da Tehciri devreye soktu, infazlar ve adam kaçırmalar, suikast, jurnal, sürgün sıradan işe dönüştü.

Fransız Devrimi ile Avusturya-Macaristan, Almanya, Rusya İmparatorlukları yıkıldı. Bunların topraklarındaki kavimler, "ulus-devlet"ler kurdular ve ayrıldılar. Bu fikir akımı Osmanlı Tebaasında da gittikçe yayıldı ve güçlendi. Bunu tahrik eden dış mihraklar da vardı.

İşte bu dağılma sürecinde Osmanlı Devleti toprağını ve siyasi birliğini korumak için önlemler almakta, çareler aramaktadır. İlk etapta Sultan II. Abdülhamit, baskı ve hafiye yöntemi ile kontrola çalışmakta, farklı görüşlere yaşama hakkı tanınmamaktadır. Bu ölüm, hapis, sürgün korkusuyla kaçanlar Avrupa'da örgütlendiler ve bunlara "Jön Türkler-Genç Türkler" denildi.

Bu arada rejim tartışmaları başladı. Mutlakıyetçi olan Abdülhamit, olanca gücüyle çemberi sıkıyordu. Jön Türkler "Meşruti Monarşi" istediler. Sultan ve Halife kalacak, sisteme merkez olacak ve fakat yerelden gelen Mebuslarla bir Temsili Meclis şarttır. Sistemin bir Anayasası olacak ve devlet bu esaslar dâhilinde yönetilecek. Devlet Merkezden yönetilecektir. Meclis, ihtiyaç olan kanunları yapacak, Hükümet kuracak, kontrol edecek ve düşürecek. Zaman içinde Sultanın yetkileri kısılacaktır. Jön Türklerden Ahmet Rıza ile İttihat ve Terakkiden Ziya Gökalp bu fikrin öncüleri olacaktır.

Toplumun her kesiminden temsilci olacak ve böylece devlet bağı sağlam kalacaktır. Fikir ve amaç budur. Ancak gelişmeler böyle olmadı. İttihat ve Terakki devreye girdikçe Türkçülük öne çıktı. Başlangıçta Mebuslar arasında Müslim/Gayrımüslim oranı 6/4 iken bu oran gittikçe bozuldu ve nihayet dağılan son Mebusan Meclisinde sadece bir Gayrimüslim Mebus vardı.

Osmanlı İttihat Hükümetlerinin Türkçü siyasetleri ve dışarının etkileri ile ayrışma fikir ve eylemleri hız kazandı. Müslüman Arnavutlar ayrıldı, Müslüman Araplar ayrılıyor, Kürtler örgütleniyor. Yani toplum çözülüyor. Eldeki boncukların düşmemesi için avuç oldukça sıkılıyor ve nefes almak mümkün olmuyor, isyanlar başlıyor. Hükümet baskı ile adeta ezerek farklı toplumsal grupları Türkleştirmeye çalışıyor, asimilasyon/temsil yapıyor. Ayrışma hızlanıyor ve derinleşiyor. Tek tip meyve, tek tip, boncuk, tek tip insan olsun isteniyor. Doğaya aykırı…

Prens Sabahaddin: Âdemi Muhtariyet/Özerklik/Eyalet Sistemi/Federasyon.

Bu durumu öngören Prens Sabahaddin, faklılıkları kırmadan ve bozmadan birlikte tutmanın sırrını anahtarını açıklıyor: Âdemi Muhtariyet yani Özerklik yani Eyalet Sistemi yani Federasyon. Memleket, nüfus yerleşimine göre bölgelere ayrılacak ve buralar yerel yönetimde kalacak. Yerelde bir Meclis, bölgenin idaresini yapacak, harcamalar yerinde kontrol edilecek ve öncelikler gözetilecek. Yerel yönetim Merkezi idareye tabi ve fakat Bölge yönetiminde muhtar olacak. Yani boncukların hepsi serbest olarak avuçta durmak yerine bunlar bir ipe takılarak tespih yapılacaktır. Her habbe yerini bilecek ve devletin ipine bağlı kalacaktır.

Prens Sabahaddinin anlattığı istediği bu sistem, "ayrılıklara neden olur" denilerek pek rağbet edilmedi. Ama gerçek başkadır: Merkezi Hükümetin keyfiliği ve zulmü, haksız vergi ve asker alımı önlenmektedir. Paşaların, Vezir ve mütegallibenin keyfi ve sınırsız rüşvet, zimmet ve talan gelirleri kesilecektir. Osmanlı Devleti, aşiretlerin yönetiminden çıkıp adil bir devlet olacaktır. Asıl direniş nedenleri bunlardır. Tabi bu sonuç, devletin tüm kademeleri için tehlike bilinmektedir, rüşvetin, ganimetin sonu gelecektir. İşi yapanla yapamayan belli olacaktır. İltizam vergi sistemi sona erecek ve sömürünün kapısı kapanacaktır.

Prens Sabahaddin'e göre, yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir yönetim ‎biçimi, ancak İngiliz ve Amerikan örneğine uygun bir adem-i merkeziyet modeli olabilirdi. Buna göre, ‎yapılması düşünülen ıslahat hareketleri bütün tebaayı kapsayacak, adem-i merkeziyet uygulanacak, ‎seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahallî idarede söz sahibi olacak, vilayet meclislerinde azınlıklar ‎nüfusları oranında temsil edilecek, Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmayacak, ‎jandarma teşkilatında her azınlık nüfusu oranında yer alacak, yalnız vali, mutasarrıf, defterdar, mahkeme ‎reisleri merkezi idare tarafından tayin edilecekti[1].‎

"Prens Sabahaddin’e göre Türkiye’nin eğitim ve yönetim gibi iki temel sorunu bulunmaktadır. Türkiye’nin ‎yönetim sorununun çözümü, ülkenin idari yapısının merkeziyetçi yapıdan âdemimerkeziyetçi yapıya doğru ‎değiştirilmesiyle çözülebilir. Türkiye’nin yönetim yapısı ile birlikte eğitim anlayışının da değişmesi ‎gerekmektedir. Yurttaşlarımız Anglo-Sakson eğitim yöntemlerinin uygulandığı bir eğitim anlayışı ‎doğrultusunda yetiştirildiğinde, giderilemeyecek sorun yoktur. Bu iki alanda bütüncü yapıdan bireyci yapıya ‎doğru gerçekleştirilecek uygulamalar, toplumsal yapı yı da değiştirecek ve Türkiye’nin kurtuluşu ‎gerçekleşecektir. ‎

Sosyal yapı ve devlet idaresi:

"Yönetim hayatını özel hayata üstün tutan bütüncü-cemaatçi yapılarda idare şekli; mutlakıyet, meşrutiyet, ‎cumhuriyet, hangisi olursa olsun sonuç hep aynı; siyasi baskı ve sosyal yoksulluktur. Bundan dolayı, ‎yönetim biçiminin ya da yasaların değişmesiyle gerçek bağımsızlığa kavuşulamaz. Yönetim hayatında ‎yapılacak reformlar hep yüzeysel ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Ülkenin kurtuluşu Tanzimat, Islahat, ‎meşrutiyetle değil, toplumsal yapının değişmesine bağlıdır. Bireyci bir toplumsal yapı değişikliğini ‎savunan Prens Sabahaddin’e göre, maddi yapının gevşekliğinden doğan bütüncü yapı, kendine bağlı ‎olanları üretimden çok tüketime sürüklediği için sosyal yapı yetersiz kalmaktadır. Prens Sabahaddin, sorunların kaynağını ‎mevcut toplumsal yapıda görmekte ve bu yapıyı değiştirmeyi hedeflemektedir.‎

Bütüncü ve bireyci yönetimlerde/yapılarda dinin rolü (rejim dini kendisine göre şekillendiriyor):

"Dinsel alanı da bireyci ve bütüncü yapıya göre değerlendiren Prens Sabahaddin, dinin de topluma olumlu veya ‎olumsuz yansımalarının toplumsal özelliklere bağlı olduğunu iddia eder. Prens Sabahaddin’e göre dinin ‎toplumsal yapı ile bağıntısını görmek için aynı dinin farklı toplumlardaki uygulamalarına bakmak gerekir. ‎Örneğin, Protestanlık bütüncü toplumlarda baskıcı, bireyci toplumlarda özgürlükçüdür. Bütüncü yapılarda ‎kötüye kullanıldığı için bir baskı aracı olma derecesine düşen ve zamanla aynı oranda güçlü tepkiler doğuran ‎dinler, bireyci yapılarda kişisel bağımsızlığa saygı gösterdiği ve bu yapıyla birlikte geliştiği için büyük bir ‎sosyal ihtiyacı karşılamakta, kamuoyunun saygısını kazanmaktadır. İslam dinini ilerlemeye engel sananlar da ‎bu görüşlerinde bütünüyle aldanmaktadırlar. İlerlemeye engel olan İslamiyet değil, Müslüman toplumların ‎bütüncü sosyal yapılarıdır (Ege, 1977: 337-338)[2]. ‎

Aradan geçen zaman içinde anlaşıldı ki, farklı olanların birlikte yaşamalarının sırrı, birbirine yaşama hakkı ve güvencesi tanıyıp bunu sistemleştirmektir. Büyük ve renkli toplumlarda bu sırrın/iksirin adı "özerklik/ muhtariyet/ federasyon"dur. Selçuklu ve Osmanlı kısmen böyle idare olundu. ABD, Kanada, Almanya, Avusturya, Hindistan, Rusya'nın ve daha birçok devletin idari sistemleri böyledir. Merkez-çevre ilişkileri "kopmaz" noktasındadır. Yok, tekçi sistemde tencerenin kapağı pek sıkı olunca, iç basınç artarak kazan patlatmakta, ortaya küçük ve zayıf parçalar çıkmaktadır.

(Sisif Efsanesi)Toplumsal çatışmayı ve asimilasyonu önleyecek sır, ne kazanın kapağının düşmesi ve ne de açılmayıp patlamasına sebep olacak "denge noktası"nı bulmakta saklıdır. Zaten İmparatorluk yönetimleri böyle olmaktadır. Bir halkın yaşadığı coğrafya bellidir. Bu sınırlar resmen tescil edilip, uyruğun devlet ve birbirleriyle ilişkileri yasal olarak belirlenmekte ve Bölge kendisini idare, Merkezi Hükümet de Devlet olarak Eyaletleri kontrol ve gerekirse müdahale etmektedir. Bu idare beraberinde Merkez-Çevre Hak ve Hukukunu da getirir. Eyaletin ayrılması mümkün olmadığı gibi, Merkezin keyfi/yanlı uygulaması da mümkün değildir.

Toplum olarak halen de buna muhtacız. Türklüğe ve Sünniliğe asimilasyon, Osmanlının ve Türkiye'nin çözemedikleri sosyal ve devlet sorunlarıdır. Adeta bir Sisif Efsanesidir. Bu tepe ve bu vadi/uçurum varken, bu taşı tepede tutmak mümkün değildir. Denge bozulur ve taş yuvarlanır. O zaman hadi Sisif, yeniden…

1900 yılında taş vadiye düşmüştü. Bunca zahmet, kan ve kayıptan sonra taş yine vadidedir. Hadi Sisif görelim seni…

Sonuçsuz ve bitimsiz öykü.

 

 


[1] hdurukan@yenisafak.com,16.TEMMUZ.2000‎

[2] http://sosyolojisi.com/prens-sabahattinin-n-hayati-eserleri-sosyolojisi/1470.html

 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 10.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.