“ALLAH KİMLİK SORMAZ”
“Böyle savaşıp ayakta kaldık / Boşver sen “göz ola doğru göre” demiş.
Hep umut üzere olmalıyız / Hayallerimiz asla kuruyup bitmemeli
Bu dünya hepimizin / Bu dünya da bu köy de hepimizin
Paylaşacağız.
Çaresi çok paylaşacağız.

Ama insanın huyu batsın. Elinde oldu mu saklar, hava atar. O zaman her kapının bir açılma yolu olmalı. Sen, sen ol, bu yolları denemekten utanma. Açlığa mazeret olmaz…”
Böyle diyordu “Yüreğinle Yargıla” adlı romanında, tepeden tırnağa bilge olan Ekmel Ali Okur.
Bazı insanlar vardır, sadece var olduğunu bilmek dahi insana huzur verir. Yıllara dayalı dostluğumuzun ardından, uzun müddet bir çay içimlik yarenlik yapma olanağım olmamıştı. Oysa birkaç kez aramıştı ama kısmet diyelim. Olmadı. Tamamen benim tembelliğim. Telefon açtım: “Dost, özledim” dedim. Buluştuk.
“Yörükler Mezarlığının karşısında bir zeytinlikte çay bahçesi var oraya gidelim” dedi.
Eski Karaisalı yolu üzerinde Söğütlü Mahallesi girişinde bir zeytinlik. Çok hoşuma gitti.
“Şehirde bir çok şey yapmacık. Burada her şey doğal ve samimi” dedi.
Zeytin ağaçlarının tanıklığında iki yürek, iki beyin huzur bulduk.
İnsanın yalnız olmadığını hissetmesi, bir çok derde devadır. Ve maalesef akrabalarımızı seçemiyoruz; ama dostlarımızı seçebiliriz. Hele düşünce akrabalığının kökleri çok derindir.
KAYBEDİŞLER ATEŞİNDE PİŞEN YAZAR
Sayın Okur, Bayındırlık İl Müdürlüğünden emekli olmuş bir inşaat mühendisidir. “Esasında klasik lise değil, sanat okulu mezunuyum. Okulumuzda sosyal dersler yoktu. Makine ve inşaat vardı. İnşaat mühendisi oldum. 1977 yılında Bayındırlık Müdürlüğü’nde işe başladım. Köylere ulaşım bu günkü kadar, olanaklı değildi. Bazı arkadaşlarımız, dağ köylerine ve uzak yerlere gitmekten imtina ederdi. Ben gönüllü olarak göreve talip olurdum. Hayatımda küçümsenmeyecek, ruhsal ve düşünsel zenginlikler edindim. Halkımızın derinliğini gördüm. İyiyi, kötüyü gördüm. Zaten var olan memleket sevgim bir tunç gibi gönlüme kazındı.
O zaman heves ettim kitap yazmaya.
Düşünün, insanlarla, doğayla, börtü böcek, ağaçlarla, yapraklarla, duygular, yalnızlıklar ve coşkuyla iç içesiniz. Satırların ruhumdan imbik imbik süzüldüğü ilk kitabımı yazdım. Yıl 1985’ti ve kitabımın adı “Yaz Bulutu” idi.
Kitap, kurduğum hayallerin merkezine oturdu: Şu kadar satarım, % şu kadardan elime geçen para bu olur, bu para bitene kadar ikincisini de yazarım… Ne güzel…
Evet, güzel olan sadece romanım ve hayallerimdi.
Bir çok yayınevine kitabımı gönderdim. Bazıları cevap bile vermedi. Bir yayınevi kitap ile ilgileneceğini söyledi. Umutla bekledim. Aradan bir yıl geçti. Tekrar görüştüğümde, “Biz artık bu türleri basmıyoruz” dedi. “Uçurtmam tele takılmıştı.” 10 yıl geçti aradan. Kitap 1995 yılında basıldı. Tabi sadece insanlar değil, hayaller ve umutlarda eskir veya yaşlanır. Hayalimiz yaşlanmıştı. Kitap bastırmak bana hayal kurmamayı öğretmişti. Haksızlık etmeyin, nasıl hayal kuracağımı öğretmişti. Böyle daha doğru... “
Sayın Okur, burada hüzünleniyor. Bir hayalin kaybediliş öyküsü ile yüzleşmek kolay değildir. Ayrıca benim yabancısı olmadığım bir kaybediş öyküsüdür. Orada Sayın Okur’a söylemedim ama, bu tür kaybedişler Ekmel Ali Okur’u, Ekmel Ali Okur yapan kaybedişlerdir. Her kaybediş, Ekmel Ali Okur’un değerine değer katmış ve bir anlamda, “hamlıktan, olgunluğa ve oradan da yanmaya” giden yolun kilometre taşını oluşturmuştur.
“Bütün bu sıkıntılardan sonra, “keşke” adında düşünsel bir çocuğum oldu. Evet, keşke çalıştığım ilk yıllarda biraz birikim yapıp şimdi bir yayınevi oluştursaydım. Hiç olmazsa bizim gibi hayal kırıklığı yaşadığını düşündüğüm bir çok insana katkım olurdu.
Eğer kitaplarımı yayınlama olanağım olsaydı, gece gündüz demeden yazmaya devam eder, yüzden fazla eser ortaya çıkarırdım. Ama birikim yapamadım. Bu mesleğin içerisinde olmama karşın “fakr-u Zaruret” yaşadım.”
Yine araya giriyorum. Syın Okur’u yıllardır tanırım. Ekonomik olarak, kimseye muhtaç olmadan yaşamıştır ama çektiği sıkıntılar, onu hayli pişirmiştir. Çevremde – şükürler olsun – ruhsal olarak zenginliğe ulaşmış öyle değerli insanlar var ki, Ekmel Ali Okur onlardan biridir.
“Ruhsal zenginlikte kendimi holding gibi hissediyorum…”
İRADESİ OLMAYAN KİŞİ EŞYADIR
Tabi Ekmel Ali Okur ile sanat, edebiyat, siyaset, yaşam konusunda derin sohbetlerimiz oldu. Söylediği her düşünce uyarıcı ve yol gösterici özellik taşıyordu.
Suriyeliler ile ilgili görüşlerini paylaşmak istiyorum.
“Öncelikle biz insanız… Bırakın, savaş mağduru olmuş kişileri, bir kuşun dahi zarar görmesini istemeyiz. Her canlının acısını kendi acımız sayarız. Bu hayat görüşümün temeline vardır. Bunu bir kenara yazalım. Şimdi. Suriyeliler konusu açılınca iki düşünceyi zihnimden atamıyorum. Birincisi, bunlar vatan savunması yapmadan ülkemize gelmişlerdir. İkincisi de yetkililer diyorlar ki; nitelikli insanları vatandaşlığa alacağız.
Düşünüyorum; nitelikli insan vatanı tehdit halinde iken kaçar mı? Sadece kendini kurtaran ve gücü olmayan diğerlerini geride bırakan insan ne kadar nitelikli olabilir.
Vatan savunması yapmadan gelmişlerdir. Nedir vatan?
“KİŞİLİK, KİMLİKTEN DEĞERLİDİR...”
Vatan insanın aşkıdır. Onuru, ailesi, geçmişi, ortak anıları, ilk sevdası, aldanışları, sevinçleri, gözyaşları, umudu özetle hayatıdır. Vatan sadece kuru toprak değildir.
Aslında onlar kendilerini, onurlarını, kişiliklerini terk etmişlerdir.
Üstelik bu bir hicret değildir. Hicret, geri dönmek üzere yapılan bir yolculuktur. Bunlar geri dönmemek üzere gelmişlerdir. Bunlar asimilasyona, değişime hazırlar.
Burada “nitelik” nerede? İrade nerede?
Kişinin iradesi yoksa eşyadır.
Kişilik sahibi olmak, “kimlik” sahibi olmaktan değerlidir. Kişilik, bir emek harcayarak elde ettiğimiz ve kazandığımız değerlerdir. Kimliği bir başkası verir.
*
Biz başkasının evine müdahale edenlerle birlikte evlere girdik. Bu yanlıştır. Böyle yaptık. Evlerin onuru ile oynamaya hakkımız yoktu.
Maalesef bir trajedi yaşadık ve bundan rahatsız olmadık. Sadece acıma duygusu hissettik. Acıma duygusu ise her tarafa zarar vermekten başka işe yaramaz.
*
NAKİLCİLER, AKILCILAR
Sayın Ekmal Ali Okur’a sordum: Müslüman ülkelerinde sıkıntıya düşenler neden Batı’yı tercih ediyor?”
“İslam dünyasındaki aydın ve siyaset adamları, sıkışıp darda kaldıkları zaman hayatları boyunca küfür ile andıkları Batı’ya koşuyorlar. Burada da bir sıkıntı olursa Suudi Arabistan’a giden olmayacaktır.
Dinde iki türlü anlayış vardır. Birincisi nakilciler, diğeri ise akılcılardır.
Nakilciler, kalıp insanlarıdır. Onların özgürlük anlayışları bile kalıp içerisinde değerlendirilir. Cemaatçilik, tarikatçılık böyle bir şeydir. Okyanuslar ve gökyüzü kadar geniş olan din anlayışına kalıp biçerek daraltır sonra bütün değerleri bu kalıba uydurmaya çalışırlar. Düşünme yok… Yorum yok… .
Akılcılar başkadır tabi. Onlar Kur’an temelinde aklıele alır ve her şeyi akılla değerlendirir.
Kılcı, Batı’ya düşman değildir ama Batı’ya kaçmaz. Batı’nın insanı temel alan düşüncelerini alır, yorumlar, uygunsa uygular. İnsan temelli olmayan anlayışlarını ise reddeder.
ALLAH KİMLİK SORMAZ
“Benim inandığım Allah, kelimelere asla bakmaz. Kavramlar kelimelerden oluşur.
Allah; sonsuz bilge, Sonsuz güç, Sonsuz ilahi kudret demektir.
Allah, kimlik sormaz.
Sen Kimsin? Kimin ümmetisin? Anan Baban Kim? Milliyetin ne? Mezhebin ne gib, sorular Allah’a ait değildir. O sadece Takva’ya bakar. İnsanın yapıp ettiği ve eserlerine bakar.
İnsanın eseri yaşanmaya değer şeyler mi ona bakar. O bütün alemlerin Rabbi, insanın ne Musevi olduğuna bakar ne de Hıristiyan olduğuna…”
Yaşamım boyu ruhumu en zenginleştiren sohbetlerden biri oldu.
Bazı değerli insanlarla aynı coğrafya ve zamanda yaşamak bir ayrıcalıktır. Ekmel Ali Okur onlardan biridir.
Not: Eserler yaşamı ve kendisi hakkında yazılmış konulara giremedim bile. Eh biz bir denizden sadece bir tas su aldık.