Evet! Kelimelerin duygularla raksı! Ya da (H)er Kişi Niyetine!..
Hummalı bir koşuşturmanın içinde kalabalıklar! Zaman hiç durmaksızın ömürleri tırnakları ile biçmekte… Her şey bir ‘karar’ içinde var olup yolculuğunu sürdürmekte… Ne var ki bize sunulan, bize göre, bize özel biçilmiş bu ‘karar’ı ‘olması gereken’ bir anlayış ve kabul ile bir türlü kabullenemiyoruz. Kantarımızın topuzunu kaçırıyoruz maalesef!
Odamızın ölçüsü, belimizin ölçüsü, yediğimiz ve içtiğimizin ölçüsü, çalışma ve çalıştırma anlayışımızın ölçüsü… Çoğunlukla biteviye ihtirasa dönüşen beklentilerimizin, takdirimizin ve tekdirimizin ölçüsü, terazimizin başkalarınca belirlenen ölçüsü, her bir ilmiğinde hüzün yüklü, sabır yüklü örtümüzün ölçüsü, örfümüzün, görgümüzün ölçüsü..
Hece hece kelimelerimizin, pervasızca kullandığımız cümlelerimizin, şiirdeki dizelerimizin, dil’imizin ölçüsü!.. Aldığımızın, verdiğimizin, vicdanımızın, insafımızın ölçüsü! Ölçülerimizi olması gereken ‘karar’da tutmayı başaramamanın dayanılmaz sancılarını çekmekteyiz.
Ölçüyü bilmemek, umursamamak, ölçüyü kaçırmak, ölçüden kaçırmak, ölçünün dışına çıkmak, ne derseniz birlikte diyelim, kelimenin tam anlamı ile haddi aşmak değil midir?
Biz ne yapıyoruz?
Sürgünleri yaşatan düşüncelerin; kafesinde tutuklu oldukları anlayışlar, tercihlere bağlı olarak, günün tam orta yerinde geceleri yaşatabiliyor insana! Tercihlerimizin bize ve çevremize olan maliyetinin farkında olmamız, büyük bir zaruret haline gelmiştir.
Gecenin en derin ve karanlık vaktine inat, günün en aydınlık olan yüzüne kara çalan ince hesapların gerekliliğini yaşayan, etrafına kurduğu koza’nın bir türlü işe yaramadığı, bir alacakaranlık mahkûmu birey haline dönüşmek/dönüştürülmek acı vericidir.
Asude bir hayatın kıyısından geçmenin ne denli bir zorluk olduğunu ezberlemiş/ezberletilmiş heveslerin, maveradan uzak tutulduğu yönlendirmelerin sağanağından sırılsıklam olmuş topluluklar manzumesi…
Siyahın erdemine bile kara çalanların cirit attığı, yerden bitiveren dikenlerin üzerinde yürümenin rakstan sayıldığı, kimi yerinde aryalar eşliğinde; tütsülenmiş, salyası bol şarkıların söylendiği, kimi sokaklarında ise vakur ağıtların yakıldığı, öz vatanlarında paryaların çok olduğu bir dünya!
Yaşamı; ihtiras balçığının üstünde temelleri atılmış köprüler üzerinde ısrarla yapılan yürüyüşler ve kendini terk edişler ile sürdürme çabasındaki kalabalıklar…
Hayatları hep tüketmek üzerine kurgulanmış topluluklar...
Merhamet mutfağının en muhteşem argümanlarından biri olduğu halde; genellikle pervasızca, olabildiğince acıtıcı, yıpratıcı, kahredici ve hatta yok edici bir silah olarak kullanılan dil’ler...
Karaborsaya düşmüş değerlerin; değerini en güzel şekilde bulduğu ve en mümbit alanı durumunda olan yürekler..
Dışarısını kaskatı kesilmiş fırtınalar, amansız hortumlar, susuzluktan çatlamış kuraklıklar alıp götürürken, içten içe duygu ummanında birikerek çağlayan olup akan ‘yaş’lardan, dünyaları içinde boğacak kadar deryalar oluşan yürekler…
Yarın’ın sözlük anlamı dışında, sırtında yüklü olan alemleri ve enginliklere sığmayan sorumluluk duygularını bilmeden; ev, etiket ve eğlence üçgeninde boğuşturulan ve koşuşturulan bir gençlik…
Yıllardır süregelen ve bedelini çok ağır ödemekte olduğumuz yaşamımızın üzerinde söz sahibi olan karar vericilerimizin yanlış tahlilleri ve analizleri sonucunda; bir türlü düzen ve dinginliğe sahip olamayan vatandaşlar…
Devasa bir imtihan resmigeçidindeki insanlık!
Hatıraları kovalamaktan yorgun tecrübenin ve ileriye maraton koşacak gençlerin, süreli bir ömürle sınırlı yarıştaki tüm hayat verilmiş katılımcıların, hüzün kokan mevsimlik aşklar yerine; sonsuzluğa yelken açan, şaşmaz ve dosdoğru referansların yol göstericiliğinde, tercihlerini zaman yitirmeden yapmak zorundalar. Zaman üzerine düşeni yapmakta…
Zifiri karanlıkta bile gülümsemeyi unutmuş bir topluluk olmak çok ama çok acı vericidir!
İçinde duygudan eser olmayan ve bir tutam da olsa vicdandan mahrum bırakılmış öneriler yüzünden; yıllardır inim inim inleyen yüreklerin nalânına mutlaka kulak verilmelidir!
Geç kalmanın tarifini yapmak istemeyenlere tavsiyemdir..
Can yakıcı bir zaman aralığı, ya çok yakın bir canımızı, ya da sevdiğimiz bir insanımızın candan öte bir can ile aramızı araladığında, “yıldönümlerinde” hatırlanan realitemiz. Ruh ile beden arasındaki keskin bisturi..
Süreli bir yaşamın müdavimi olan bizler; eninde sonunda boyumuzun ölçüsünü aldırmak durumundayız. Hani derler ya sonsuzluğun yeni başlayan durağında: “ Padişah da olsan derler: Er kişi niyetine! ” Üzgünüm! (H)er kişi niyetine..
Kolay zora sokulmuş, zor ise kolaylarda!
Zihinler eteğinde bedenin sürünüyor!
Yankılanır çığlıklar gökteki saraylarda,
Billurdan düşünceler inim inim inliyor!
Uzun bir yazı gibi algılanmasın diye kısaltmak istememe rağmen kısaltamadığım, bir cümlesini bile kaldırmaya kıyamadığım, olduğu gibi sizlerle paylaştığım bir yazı..
Ne diyeyim dostlar?
Sevgi ile kalın..
akt